Saturday, June 20, 2009

İttifaklar çatırdarken körlük analizi

Söylemek istediğim tam da buydu.

Üstelik Agos’u da kapsayan on yıllık köşe yazarlığı serüvenimde de, romanlarımda da, ana tema olarak bunu sürekli yazdım.

Geçmişin hayaletleri günümüzü nasıl da rehin alıyor. Tam unuttuk, geçmişe gömdük, önümüzde yeni temiz bir sayfa açtık derken...

Meclise bir mayın yasa tasarısı geliyor.

Başbakan “farklı kimlikleri ülkeden kovmak faşizanlıktı” diyor.

Alevi açılımı, Ermeni açılımı, Kürt açılımı derken...

Hoop, birdenbire kendimizi 1915’te, 1955’te, 1964’te, 1977’de, 1993’te buluveriyoruz.

Sadece Suriye sınırına değil, tarihimizin bütün bir hikâyesine de nasıl görünmez mayınlar döşenmiş, yeni yeni anlıyoruz. Şaşkın haldeyiz. Bu hesaplar nasıl denk gelecek, yüzleşme başladığında adaletin terazisi nasıl dengede kalacak diye.

Bu duygularda hiç haklılık payı yok mu? Var elbette. Şöyle ki...

Geçenlerde Bilgi Üniversitesi İletişim Bölümü’nde konuk hoca olarak davetli gittiğim derste, Ermeni konusunu anlattıktan sonra, öğrencilerden biri sordu.

“Bizim ailemiz de Balkan Harbi döneminde Arnavutluk’tan sürgün gelmiş. Çok zengin olan ailemizin her şeyine el konmuş. Peki, bizim gasp edilmiş haklarımız ne olacak?”

Ona dedim ki, “İşte tam da bu! Herkesi bu zihniyet mahvetti. Aynı zihniyetin mağduruyuz. Bunu fark etsek yeter zaten. İnsanı da, acıları da bir görsek, yeter.”

Açıkçası, geçmişte olanların tazmini yönünde kişisel bir beklentim yok. Benim tek isteğim, bu ülkede, ya da dünyanın herhangi bir yerinde bir daha o acıların yaşanmaması.

O Ermeni bilge kadının 1915 için dediği gibi “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin.”

Keşke buradan giden gayrımüslimlerin tüm malları Balkan Harbi’nden, Kafkaslarda Rus faşizminden tokat yemiş, kendini can havliyle Türkiye’ye atmış milyonlarca Müslüman göçmene yâr olsaydı. Düşünün, sadece Türk-Yunan mübadelesinde göçen bir milyon iki yüz bin Rum’a karşılık, Yunanistan’dan sadece dört yüz bin Müslüman geldi Türkiye’ye.

Giden Rumların mallarının çok azı bu garibanlara gitti. Onlar bu ülkede çok acılar, perişanlıklar çektiler. Üstelik Cumhuriyet tarihi boyunca ciddi bir asimilasyona uğradılar. Yeni bir hayat kurmanın bedelini, kimliklerinden vazgeçmekle ödediler.

Benim babam Ermeni, annem Çerkes. Çerkesler böyle yazmama kızmasınlar, hangi boydan olduğunu bilmiyoruz çünkü. Annem de bilmedi hiç, anadilini bilmediği, öğrenemediği gibi...

Tüm o mallar ayrıcalıklı bir kesimin bilançosunda şu an. Türkiye halklarının sırtına soykırımın, mübadelelerin, 1955’in, Alevilere, Kürtlere yapılan zulmün utanç küfesini yüklemeye çalışanlar da onlar.

Ben hiçbir halkın, bile isteye bu adaletsizliklere, kime ve kim tarafından yapılırsa yapılsın destek çıkacağını kabul etmem, edemem.

Sorun, bu tarihî olayların nasıl anlatıldığı, ya da tabiri caizse halka nasıl yutturulduğu ile ilgilidir. Siz Ermeniyi, Rumu seksen yıl boyunca hain diye yaftalar, tarihte yapılan insanlık suçlarını da vatan hizmeti, mümessillerini de kahraman ecdat diye yüceltirseniz, halk buna inanır.

Bir de şu olur: Suç güncellemiş, bugüne taşınmış, bizim sırtımıza yüklenmiş olur.

***

Başbakan’ın faşizm açıklaması ile başlayan kafa karışıklığına bir de bu dezenformasyon kaynaklı körlükle birlikte düşünmek lazım. Doğru, Türkiye’de geçmişle ilgili her tartışmayı başlamadan boğmaya çalışan kör edici zihniyet, güçlerini ve varsıllıklarını tam da tarihin bu kırılmalarında devşirdikleri için bunu yapıyorlar.

Peki ya geri kalan milyonlar?

İhsan Dağı’nın iki gün önceki “Gâvursuz memleket olur mu” yazısında “Dürüst olalım, kim aklından; ‘İyi ki de şimdi İstanbul’un 70 milletvekilinin tümü Müslüman’ diye geçirmiyor? Neredeyse herkes memnun şimdiki ‘arılık-duruluk’tan... Çünkü derinliklerde hepsi de Türkçü” derken, körlükleri gideren böyle bir yüzleşmenin şartlarının geçmişte oluşmamış olduğunu, insanların kendilerine anlatılan hikâyeye göre hissedip düşündüklerini hesaba katıyordu umarım.

İsa Mesih, Hıristiyanların “tahrif edilmiş” İncil’inde “Kör olsaydınız, günahınız olmazdı, ama şimdi ‘Görüyoruz’ dediğiniz için günahınız duruyor” der.

“Görüyoruz” diyenleri, gerçeklere bile isteye kör kalanlar olarak tespit ediyor bu sözler. İnkârcılığı bile isteye kendi menfaatleri için seçenleri.

Gerçeklerin tüm arılığı ile önümüze serildiği tarihî günler yaşıyoruz. Körlüğün mazeretinin kalmayacağı önemli günler bunlar. Başbakan’ın bir sözü bakın nasıl da alışıldık ittifakları darmadağın ediyor.

Eğer bir gün başarır da geçmişin tüm hayaletleriyle yüzleşirsek, hep beraber ve hâlâ aynı ahlaksızlığa sahip çıkıldığını görürsem, bu memlekette bir gün bile durmam, duramam.

Ama ülkem ve insanları için hâlâ ümitliyim ben.



28.05.2009, Taraf

No comments:

Followers