Saturday, June 20, 2009

Modern olmayan bir şey

Bir akademisyen dostum, Batı uygarlığının Doğu’dan radikal bir biçimde ayrışarak ezici bir üstünlük kurduğu modernite süreci hakkında konuşurken “kanserli doku” benzetmesini kullanmıştı bir keresinde.

Biliyorsunuz, kanserli dokular normal hücrelerden çok daha hızlı çoğalır.

Batı, tıpkı vücuttaki kanserli hücrelerde olduğu gibi gelişme ve yayılma hızını görülmemiş şekilde arttırarak vücudun tüm organlarını, Batı dışı dünyayı ele geçirmeye başlamıştı; Rönesans ve sonrasındaki Aydınlanma süreci ile.

Batı’nın gerçekleştirdiği bu bilinç sıçraması, tıpkı uzayda varolduğu söylenen solucan deliklerinde öngörülen yolculuk gibi, Batı’nın, belki binlerce yıl sürecek bir gelişim hikâyesini hızlı çekimle birkaç yüzyılda, hatta daha da az bir sürede gerçekleştirmesini mümkün kıldı.

Doğu, Batı’nın bu değişimini fark edebilmek için bile uzun yıllar beklemek durumunda kaldı. Değişimin gücü kendini tüm sarsıcılığıyla ortaya koyduğunda, Batı, modernitenin tüm teknolojileriyle Doğu’nun en mahrem bölgelerine çoktan yerleşmişti bile.

Evrenin merkezinden Tanrı’yı çekip, aklı ve onun türevleri olan Gelişim ve Zaman’ı koyan Batı, binlerce yıllık hantallığına tiksinerek baktığı modernöncesi tüm değerleri kategorik olarak hiçledi; hatta paket halinde kendi tarihinin çöplüğüne gömdü.

Lakin o kocaman paket içerisinde, hurafeler kadar, vicdan ve modernizmin ölçüp biçemediği, insana ve onun dahili yaşamına dair pek çok hayati değer de vardı.

Aklın, bilimin ölçüp tasnif edemediği tüm olguları kategorik olarak böyle dışlaması, “Radikal Aydınlanma” olarak tanımlandı; hatta, Aydınlanma’nın parlak zaferler elde ettiği en güçlü dönemlerinde bile eleştirildi.

Lakin, aklın zaferleri o kadar parlak, insana getirdiği yenilik ve kolaylıklar öylesine şaşaalıydı ki, bu eleştirinin etkin olması için soykırımlar çağının gelmesi gerekiyordu.

Aklın ve Yeni İnsan’ın yeryüzünü cennet kılacağına yönelik özgüven, iki büyük dünya savaşı ve milyonlarca insanın tarih boyunca görülmemiş bir kan gölünde boğulması ile yerle bir oldu.

Batı, bilimsellik adına vicdan ve etikten bağımsız kıldığı aklıyla, Doğu’nun toprağına, kanına girdi. Uygarlık götürmek adına gittiği Batı dışı dünyaya, gücünün ona verdiği cüretle müdahale etti, doğrusu, tarumar etti.

Batı dışı dünyanın Batı’yla mücadele etmek üzere kendi özgün taktiklerini üretme zamanı da, fırsatı da pek olmadı. Ya Türkiye, Japonya gibi Batılı olma çabasına girişip paradoksal bir kimlik bunalımına kendisini teslim etti, ya da daha edilgen bir pozisyonda kaderinin Batı tarafından çizilmesini izledi. Cetvelle çizilmiş Ortadoğu ve Afrika haritaları bunun en dramatik sembolüdür.

Peki, bugünler için daha fazla ne diyebiliriz? Batı kendi ilerlemesinin ve buna bağlı hegemonyasının kendi limitine ulaştı mı? Yine bir Batı paradigması olan küreselleşme, Batı’nın hegemonyasını bir yandan arttırırken, bir yandan da –yine paradoksal olarak- Doğu’nun yükselişine imkân sağlıyor mu?

Veyahut en can alıcı soru olarak, Doğu için Modernizm ve onun ardıl türevleri dışında, başka türlü bir dünya tasarlamak mümkün olabilecek mi?

Doğu kendi Rönensansını, kendi Aydınlanmasını yaratabilecek zihnî ve ekonomik düzeye ulaşabilecek mi?

Ya da sürekli Batı’ya öykünerek, Batı gibi olmaya çalışarak onu yeniden yeniden mi üretecek? Doğrusu, insanın kendini verili zaman dışında düşünememesi gibi, Batı’nın tanımları dışında kendimizi yeninden kurmanın diline, yöntemine ve aslında daha da önemlisi, bunun “hayali”ne ulaşmak mümkün mü?

Bunlar önemli sorular... Bugün Türkiye veya dünyanın herhangi bir bölgesinin sorunlarını konuşurken, bu hikâyenin damga vurduğu zeminin üzerinde tartışıyoruz. Filistin, Ermeni, Kürt, Tamil, Ruanda, Afganistan sorunları ya da çevre felaketlerinden bahsederken, yukarıda özetlenen hikâyeyi bilmeden anlamlı bir tespit yapmak pek mümkün değil.

Batı, “karanlık çağından” Antik Yunan’a kadar gerilip sonra da ileri zıplayarak kurmuştu kendini. Doğu da aynısını mı yapmalı? Geçmişte kendi altın çağını aramak, modernitenin damgasını vurmadığı özgün biçim ve özlere ulaşmak, sonra onun üzerinden yeni bir zihin ve düşünce dünyası kurmak mümkün mü?

Taklit olmayan bir şey, “modern olmayan bir şey” yapmak mümkün mü?

Açıkçası bilmiyorum. İliklerine kadar modern bir çağın ve yaşam biçiminin ürünüyüm çünkü. Tıpkı sizler gibi... Bugünkü varlığın üzerindeki modern katmanı kazıyarak yeni bir başlangıç yapmak olası görünmüyor bana. Ama insan uygarlığının girdiği çıkmazı aşmak için Doğu’nun katkısına dünyanın ciddi biçimde ihtiyacı var.

Modern olmayan bir şey?

Üzerinde düşünmek bile heyecan verici bence.

11.06.2009, Taraf

No comments:

Followers