Saturday, June 13, 2009

Oya Baydar’ın ardından

Açıkçası sevgili dostum Gökhan Özgün Taraf’taki harikulade yazılarına ara verdiğinde ona da biraz kırılmadım değil. Lakin veda yazısındaki gerekçeleri o kadar geçerli ve insaniydi ki, ona karşı kırgınlığım hemen uçup gitti. Üstelik o ayrılırken pılısını pırtısını toplamadan, çekmeceleri açık ve boş bırakmadan gitmiş, kısa bir süre ayrı kalacağı evinden, işte ancak o kısa süre idare edecek kadar eşya alıp götürmüştü yanında. Hatta, gerektiğinde kendine “dur” diyebilmenin, Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut örneklerinde olduğu gibi, kendini fetişleştirmeye kurban giden nice gazeteci-yazar için nasıl bir emniyet supabı olabileceğini uygulamalı olarak göstermiş olmasına da müthiş saygı duydum, daha sonraları.

Ama itiraf etmeliyim ki Oya Baydar’a biraz kırgınım...

Oya Baydar’la bir iki telefon görüşmesi dışında pek sohbetimiz olmadı. Lakin kendini, yazdığı çok kıymetli romanlardan, verdiği demokrasi mücadelesinden ve bu yolda ödediği bedelden ötürü çok iyi tanır ve saygı duyarım. Taraf’ta yazmaya başlaması gazetede mutluluk vesilesi olmuştur. Nitekim yazılarına son vermesi de o oranda bizi üzmüştür. Çünkü Oya Baydar olması gerektiği yerden vakitsizce ayrılmıştır. Bu şekilde tam da ayrılmasına vesile olan itirazların tartışma yaratma ve hepimizin bundan yeni fikirler üretebilme şansımız da heba olmuştur.

Kırgınlığım da tamamen bundandır.

Oya Baydar’ın bu gazetede cevap hakkını kullanacağı bir köşesi artık olmadığı için benim de onun yazılarında ileri sürdüğü fikirlere cevap verme özgürlüğüm kısıtlanmış oldu böylelikle. Bu kısıtlılığı aşmak adına, eğer cevap verme ihtiyacı hissederse, ona kendi köşemi istediği zaman sonuna kadar açacağımı bilmesini isterim.

Bu ülkede Oya Baydarlar ve Ahmet Altanlar kolay yetişmiyor. Ben onlardan daha gencim; ama bir Ermeni ve edebiyatçı duyarlığına sahip olmakla bu ülkenin gerçeklerini çok küçük yaşımda gördüm, veya görmek durumunda kaldım. Çok ama çok uzun yıllar, bugün onların yazdığı gerçeklerin bile bile sümenaltı edilmesinin acısını çektim. Bu acının, Ahmet Altan’ın köşesinde yer verdiği Kürt gencinin mailinde kendini ortaya koyduğu gibi ne kadar isyan ettirici olduğunu, yürekleri nasıl acılaştırdığını da iyi bilirim.

Bir de şunu gördüm. İnsan doğru bildiklerini tekrarlamakla değil, kendindeki yanlışları ayıkladığında değişiyor. Değişim başladığında darlıkların nasıl genişlediğine, şifanın nasıl geldiğine şahit oldum. İnsanın kendini yıktıkça, korktuğunun aksine kimliğinden, kendine yapıldığını düşündüğü adaletsizliklere adalet talep etme hakkından hiçbir şey yitirmediğini, sadece ümidinin çoğaldığını fark ettim.

Uzun yıllar bu ülkeden iyi bir şey çıkmayacağına inandım. Böyle inandığım için de, kendimi bu ülkeye dair her şeyden uzak tuttum, soyutladım. Türklüğe, Kürtlüğe, Müslümanlığa bakışım çoğunlukla ikircikli ve menfi oldu. Milli maçlarda spikerin ırkçılığı ve dışlayıcı diline koşut olarak karşı takımı tuttuğum çok zamanlar oldu mesela. Bu ülke madem benim canımı yakmış, madem beni yabancı saymış ve dışlamıştı, ben de onu yabancı ve zararlı saydım. Dolayısıyla bu “yabancı” ülkede sadece konaklıyor olma statüsüyle, olan her menfi gelişme benim önyargılarımın bir ispatı, yaşanan müspet gelişmeler de, altındaki daha menfi şeytanları saklayan bir kılıf gibi gözüktü gözüme.

Ve maalesef, çoğunlukla da önyargılarımı destekleyen çok şey yaşandı bu ülkede; benden önce de, benimle birlikte de...

Bunlar gerçekti. 1915 gerçekti, 6-7 Eylül gerçekti, Hrant’ın katli gerçekti...

Bendeki kırılma, içimde bizzat bana ait olan önyargılarıma karşı isyanı, onlara karşı çıkan iç sesi beslemekten imtina etmemekle mümkün oldu. Kendimi önyargılarımın panzehirlerine kapatmamayı seçerek, insana dair en önemli erdeme de sahip çıktım. Bütün maharetim budur. Gerisi...

Gerisi işte Hrant Dink, Ahmet Altan, Yasemin Çongar, Oya Baydar, Murat Belge, Gökhan Özgün (parantezin içini sizler doldurun, yerim dar) gibiler sayesinde gerçekleşti. Tüm insani zaafları da, rekabeti de içinde barındıran, ancak değişmez olarak genellemeleri, toptancılığı, adaletsizliği, eşitsizliği, hırsızlığı, ayrıcalıkları reddeden ahlaklı ve cesur yazılar, benim için panzehir oldu.

Sizin için olmadı mı?

Şimdi Oya Baydar Taraf’ı bıraktı. Doğru mu yaptı? Hayır, yanlış yaptı. Köşesini boş bıraktı. Ondan öğreneceklerimizi, onun bizden öğreneceklerini yarım bıraktı.

Son yazılarında katılmadığım fikirleri vardı.

Bunların hepsini etraflıca, Taraf’lıca tartışabilirdik.

Yazık oldu.

Taraf, 11.05.2009

No comments:

Followers