Saturday, June 13, 2009

Yaşam ve ölüme dair

Dün mezarlıktaydım...

Tam 104 yaşını görebilme şansına erişmiş bir akrabam, yaşadığı gibi, sessiz, soylu, ardında bıraktığı yılları, yaşamı adeta kutsayarak son nefesini verdi.

Hep babası gibi ölmeyi, yani son nefesini aklı başında, lakin acı çekmeden vermeyi dilerdi. Bunu da sık sık yinelerdi.

İster inançlı olun, ister inançsız, sık sık yinelediğiniz sözlerin duyulduğunu hesaba katın derim ben.

Dua yerine geçer, dilek yerine geçer, duyulur.

Tam 104 yıl yaşamıştı. O dünyaya geldiğinde Abdülhamid henüz tahttaydı. O da zengin bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğmuştu.

Evlerinde verilen partilerde onun ve kız kardeşinin piyano çalıp, aryalar seslendirdiklerini anlatırdı mesela.

Sonra 2. Meşrutiyet, Balkan Savaşı, Birinci Cihan Harbi ve tehcirli yıllar...

İstanbul’daki sürek avından uzak kalmışlar, ama servetlerini yitirmişlerdi.

Uzun hikâye...

Hayata tutunmanın bir abidesi gibiydi. Tek sevdiği adam onu kilisenin mihrabı önünde yalnız bırakıp da gelmeyince, bir daha aile kurmaya girişmemiş, bekâr kalmıştı.

Altmış yaşında Amerika’ya hayat kurmaya gitmiş, seksen yaşına dek burada çocuk bakıcılığı yaparak yaşamıştı.

Ülkesine döndükten sonra da yirmi dört yıl daha yaşadı.

Bir ömre iki, üç, belki dört yaşam sığdırmıştı.

Son birkaç ayı netameliydi. Ama her zaman bakımlı olmuştu. Kuaförünü aksatmaz, kendine özen gösterir, şık giyinirdi.

O temiz İstanbul Ermenicesinden hiç taviz vermedi, tabii Ermeniliğinden ve geleneklerinden de...

Onunla Türkçe konuşan Ermeniler, nereden kaynaklandığını bilmedikleri bir rahatsızlık duydular hep. Türkler ise, o aksanlı Türkçesi, pembe yanakları ile ona hayranlık besler, görmek için sıkça eve gelirlerdi.

En iyi anlaştığı kişilerden biri yeğeninin torunuydu.

Aralarında tam yüz yıl fark vardı.

Onları birlikte oynarken seyrederken duygulanmamak, yaşama dair bir şeyler düşünmemek elde değildi. Aynı hisleri, günleri sayılı derecede hasta olan babamın yeni doğmuş torununu kucağına aldığı o sahneyi izlerken hissetmiştim.

İkisi de konuşamıyordu işte.

Yaşama ve ölüme bu kadar yakın iki insan!

Tüm dramımızı özetler gibi...

***

Ölüm hakkında, o sadece çok yakınlarıma geldiğinde düşünenlerden olmadım hiç. Küçüklüğümden beri, evrendeki çürüme prensibi dikkatimi çekmişti. Çevreme baktığımda, bu prensibin yaşama vurduğu damgayı görmemek mümkün değildi. Sonra, insanların tüm yapıp etmelerinin altındaki sebebin bu prensibe dayalı olduğunu fark ettim. Herkes aslında o son lahza ile ilgili eyliyordu. Ya içlerindeki ölümcül saatin tiktaklarından kaçmak, ya da bilakis, ona meydan okurcasına sonsuzluğa öykünen kalıcı işler bırakabilmek için.

Bir de yücelme hissi vardı.

Uzun süre bu hisse takıntılı kaldım. Beni benden alan bir müzik dinlediğim, sözünü ve duygusunu tam membaından bulmuş iyi bir şiiri yazarken, açılışını yaptığım bir hikâyenin basit bir öznesi olmayı başardığım anda veya sevişirken yaşadığım o hissin sırrı neydi acaba diye...

İstesem başkasına sorabilir, kısa yoldan bulabilirdim aradığımı.

Sonra buldum, sizin de tahmin ettiğiniz o cevabı.

Ölüm ve kifayetsizlik...

O korkudan en uzak kaldığınız anlardı onlar.

Sonra bir şey daha anladım.

En yüce insan seven insandır. En mükemmel yücelme hissi, insanın kendi endişesini aşıp, yüreğini başkasının varlığına, iyiliğine açtığı andadır.

En anlamlı yaşam da, böyle değerlendirilmiş bir hayattır.

Sevgiyi tek düstur yapmak. Birbirine sahip çıkmak. İyi şeyler düşünmek, iyi şeyler yapmak, iyi olmak, kendinle cebelleşmekten hiç vazgeçmemek.

Ve öylesine mümkün ki...

Taraf, 21.05.2009

No comments:

Followers