Monday, August 31, 2009

Haklısınız Sayın Arınç bizler onurlu insanlarız

Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç özellikle “laik” kesimin tüylerini diken diken eden isimlerden biri. Sivri diye nitelenen dili genellikle doğru tespitleri içeriyor. Söylediklerine inandığı, inandığına göre de yaşadığı için de “tehlikeli” addedilen insanlar grubuna giriyor. İnandıkları üzerinde uzlaşma, yamulma kabul etmeyen kişiler, ‘ehlileştirilme’ imkânları pek az olduğundan ‘tehlike’ arz ederler. Arınç’ın “Kral çıplak” türünden açıklamalarını, bir devlet adamı olarak ve arkasında ciddi bir halk desteği olduğunu da bilerek sarf ettiğinden kemalist ve ulusalcı kesimlerde ciddi nefret uyandırıyor. Açıkçası ben keyif alıyorum Arınç’ın sözlerinden. Geçenlerde Büyükada’da Başbakan’la azınlık temsilcilerini buluşturan toplantıda Kezban Hatemi Başbakan’la kendisini, metruk Rum Yetimhanesi’ni gezdirmişti. Biliyorsunuz, bu yetimhane 1960’ların Yunan-Rum karşıtı yüz kızartıcı uygulamalarının süregeldiği bir ortamında, “yangın” bahanesiyle tahliye edilmiş ve kapatılmıştı. Öyle ki, yetimhaneyi yıllar sonra gezenler, birkaç dakika içinde yuvalarından olan bu çocukların eskimiş, yılların sıcağı ve soğuğu ile kavrulmuş ayakkabılarıyla karşılaşacaklardı. Merak etmeyiniz, o minik ayakkabılar çuval çuval toplandı ve karanlıkta kalan mazimizin bir ibret vesikası olarak ileride belki bir müzede sergilenecekleri günü bekliyor. Daha da önemlisi bu hikâyeyi duyan Başbakan Erdoğan ve Arınç’ın verdiği tepki olsa gerek. O sivri dilli diye eleştirilen Sayın Arınç, yetimhaneyi daha fazla gezmeye yüreği elvermediğinden nemli gözlerle binadan ayrılmak zorunda kalmış. Tanıklar Erdoğan’ın da çok duygulandığını söylüyorlar. Burada amacım ne Erdoğan’a ne de Arınç’a methiye düzmek değil. İsteyen istediği kadar yanlış anlasın, o da umurumda değil zaten. Ben sadece bu yaklaşımı kendi vatandaşlarının malına devletçe el koymayı meşrulaştıran Vakıflar Yasası’nı iyileştirme görüşmelerinde CHP’li Onur Öymen ve Bayram Meral’in “Azınlıklar istiyor diye Agop’un mallarını mı vereceksiniz!” açıklamalarıyla mukayese ediyorum. Hani Hrant’ın “Ali şu topu bir de Agop’a atsa ya” dediği Agop’a bakışlarındaki o fark... Aradaki vicdan ve akıl farkı beni derinden etkiliyor. Ben uzun yıllar kendi ülkesinde tutsak ve rehine gibi yaşayan bir Ermeni olarak bu ‘fark’ı önemsiyorum. Yine hatırlıyorum; Şişli Belediye Başkanı Gülay Atığ’ın belediye kasasını boşaltıp İngiltere’ye kaçtığı günlerden sonraki ilk seçimlerdi. CHP’li başkan adayı ile bir vesileyle yan yana gelmiştik. Kendisine Şişli’de işgal altındaki Karagözyan Ermeni Yetimhanesi’nin arsası hakkında ne düşündüğünü sormuştum. Bu paha biçilmez arsa bizzat “devlet” görevlilerinin iştahını kabartmıştı. Bana verdiği cevap şu olmuştu: “Her iki tarafı da tatmin edecek bir orta yol bulunur elbet.” Bahsettiğimiz, vakfın işgal altındaki tapulu malıydı. Vakıf bunu değerlendirmek istiyor, ama başkan adayının bir seçim vaadi olarak önerdiği çözüm “malı paylaşmak” oluyordu. Şimdi o yerde bir gökdelenin inşaatı yapılıyor. Tüm bu gelişmelerin ne mana ifade ettiğini, ancak bizim gibi simsiyah ‘Türk’ler, yani ötekiler bilebilir. Tuzu kuru olanların ise, o tuzu kurutmak için onlarca yıldır üflenen havanın, bizim gibilerin kursağından çalınan oksijen olduğunu görmeleri lazım. Sayın Arınç, gazetecilerin Ankara temsilcileriyle Kürt meselesi üzerine yaptığı görüşmede şunu söylüyor: “Kimsenin üniter yapıyla, Türkçeyle derdi yok. Ama Kürtler onurlu insanlar. Onlara ‘daha çok hizmet edeceğim’ demek lazım. Dağdaki de “pişmanlık’la inmek istemiyor.” Ve Başbakan’ı tekrar ederek ekliyor “Bedeli ne olursa olsun bu işten dönmeyeceğiz...” 22 Temmuz seçimlerinde azınlıkların çok önemli bir kısmı AKP’ye oy verdi. O oyların sayısı hiç önemli değil. Ama muhafazakâr, İslami hassasiyetleri olan bir partiye, üstelik bunca şeriat geliyor propagandasının ortasında laiklik hassasiyeti güçlü olan gayrımüslimlerin oy akıtmış olmasını kemalistler de, solcular da, sahibinin sesi merkez sağ partiler de iyi okumalı. AKP, demokratik açılımla, Büyükada buluşması gibi azınlık açılımlarıyla bugüne kadar kendisine kemalist, çağdaş, ilerici diyen iktidarlardan dayak yemiş vatandaşlarının onurunu ve gasp edilmiş haklarını iade etmeye çalışıyor. Ama bu açılımlar sadece birer vicdani refleksle yapılıyor da değil. Çünkü AKP, devletin bunları yapmaya mecbur olduğunu da iyi biliyor. Çünkü tüm bu utanç verici politikalar, bizzat bölünmeye giden yolda derin yaralar açtı bu ülkede. Evet, Kürtler onurlu insanlar. Çünkü seksen küsur yıldır kendi devletlerinden dayak yedikleri halde ayrılık değil, sadece eşitlik istiyorlar. Diyarbakır’da çırılçıplak soyularak işkence gören bir Ahmet Türk “17.500 faili meçhulü unutmaya hazırız” diyebiliyor. Hepimiz bu ülkenin iyi olmasını, güzel ve barış dolu bir yurt olmasını istiyoruz. Çünkü hepimiz de onurlu insanlarız. O zaman bu son şansı hor gören MHP ve CHP türünden siyaseti, hükümetin attığı cesur adımlardan ayırt etmek de bizlere düşüyor.

Taraf, 31.08.2009

Thursday, August 27, 2009

Kardeş kardeşi öldürmedikçe savaş asla savaş değildir

Emir Kusturica’nın elli milyon insanın hayatına mal olan İkinci Dünya Savaşı’ndan başlayarak Yugoslavya’nın bölünmesi ve kardeşin kardeşi kırdığı iç savaşa kadarki dönemi anlattığı o efsanevi destanı Underground filminin finalinde, savaş taciri Marko son nefesini verirken sevgilisi Natalija’ya şu sözleri fısıldar:

“Kardeş kardeşi öldürmedikçe, savaş asla savaş değildir.”

Savaş hakkında söylenecek her sözü anlamsız kılacak kısa, sade, destansı bir sözdür bu.

Her savaş aslında kardeşin kardeşi öldürmesidir. İnsan öldürmek kendini öldürmektir. Bu gerçek ısrarla görülmediği, insanlar bunu görmekten imtina ettiği için savaşların yıkımı da görmezden gelinir. Savaşlar, ‘hak arama,’ ‘barışı tesis etme,’ ‘özgürlük mücadelesi,’ ‘başka yol kalmadığından son çare” türünden savlarla meşruiyet, kutsallık ve dokunulmazlık kazanır.

Savaş, her yıkımda kelepçesini bir tırnak daha daraltır, daraltır, daraltır...

Savaşın gerçek yüzü, iki kardeşi boğaz boğaza getirecek denli yaşamı “bitirdiğinde” ortaya çıkar. Vücudu tümüyle sarmış kanserin o güne değin sakladığı emarelerini dışarı birden boca etmesi gibi, çoğunlukla her şey için çok geç olur. Savaşın insanın aslında “kendini” yok ettiği bir yıkım olduğu, Marko gibi ekseriyetle son nefeslerde kabul görür.

Bazen bu bile olmaz.

Kaybettiğini bile bile, kana ve ölüme boylu boyunca gömülmüşken bile, çevresinde bunca yıkıma neden olduktan sonra dahi, kazandığını düşündürtecek zehirli bir diken vardır insan evladının yüreğinde.

O dikeni söküp atmak kavgasıdır insanlaşma süreci. O süreç sadece bireyin değil, dünyanın kaderini de belirler.

Siyasi, dinî liderler bu yüzden önemlidir. Bir şeyin öyle ve böyle olmasına karar verme gücü onların elindedir çünkü. Düşünsenize, eğer iki uğursuz Bush dönemi yaşanmış olmasaydı, bugün Irak’ta bir buçuk milyon insan yaşıyor olacaktı. Afganistan ve diğer yerlerdeki devasa kayıplar ha keza...

***

Aklım bu aralar Kürt meselesi ile meşgul olduğundan böyle bir girizgâh yaptım. Son ayaklanma olarak kabul gören PKK ile devletin savaşı, aslında kardeşin kardeşi öldürmesi değil miydi? Dersim gibi önceki felaketleri hesaba katmıyorum bile...

Otuz yıl boyunca kardeş kardeşi öldürdü. Aynı aileden on binlerce kardeş öldü. Çok daha fazlası ruhen öldü. Aileler bölündü. Milyonlarca insan evini terk etti; gurbete, fakirliğin, düşkünlüğün, ayrımcılığın ve hatta suçun eline düştü. Dostluk, kardeşlik, sevgi öldü.

Devlet kirlendi. Suça bulaştı. Faili meçhulleri çare gördü. Ayırımcılığı çare gördü. BüyükDevlet’i felç eden küçükdevlet, istediği gibi at oynattı.

Biz düşmanla savaştığımızı düşündük. Ordu ülkeyi bölmeye ant içmiş hainleri öldürüyordu. PKK da Kürtlere zulmü ve fakirliği reva gören TC’ye karşı özgürlük savaşı veriyordu.

Şimdi bana “Bugün böyle konuşmak kolay tabii” demeyin sakın. “Seçeneğimiz yoktu” demeyin. Bugünün dünden ne farkı var?

Şayet “Kardeş kardeşi öldürüyor” diyebilseydik dün, tıpkı bugün gibi...

“Ölüp öldürmek çare değil, bu insanların derdini dinlemek lazım,” “Haksızlığa karşı mücadele etmenin tek yolu silaha sarılmak değil” diyebilseydik...

Söyleyin, savaşı durdurmanın önünde başka nasıl bir engel var, zihniyetimizden başka?

***

Şimdi Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan ve hatta MGK, diğer “tarafta” da DTP, Kürt kanaat liderleri ve hatta PKK düzeyinde bunun anlamsız, korkunç bir kardeş kavgası olduğu telaffuz ediliyor. Yani bunun düşmanla değil, kardeşler arasındaki bir savaş olduğu kabul edilmiş durumda.

Yani, hadi bugüne değin düşmanla savaştığımızı düşünüyorduk. Artık kardeşimize kurşun sıktığımızı fark ettiğimize göre, önümüzdeki barış fırsatını değerlendirmez, yeniden silaha sarılırsak...

Savaşı devam ettirmek adına, her şeyi unutup kardeşi yeniden düşmana çevirirsek bu bizi ne yapar?

Açık değil mi, ahlaksız ve savaş taciri olduğu kadar kardeş katili yapar...

O vakit, şu andan itibaren Türkler ve Kürtler olarak kardeş öldürmenin bütün sorumluluğunu birlikte yüklenmiş oluyoruz. Günahları başkasının sırtına yükleyip kenara çekilme konforumuz yok artık.

Cumhurbaşkanı Gül ve AKP hükümetini vatan hainliği ile suçlayan Sayın Bahçeli gibiler de, “Bu kadar savaştık, göz boyamalık birkaç iane karşılığında silahı bırakmamalıyız” diyen bir kısım Kürtler de, atıp tutarken bu son şansın sonrasını iyi hesap etmeliler.

Öyle zannediyorum ki, bu son şansımız zira...

24.08.2009, Taraf

Kürt sorununda karından konuşmalar

AKP gecikmiş ve zorunlu olanı, hem iç, hem de dış şartları doğru okuyarak yapmaya çalışıyor.

Kürt sorununun artık ihmal edilebilir bir “negatif dinamik” olmadığını gördüğü gibi, bu negatif dinamikten siyaseten faydalanma ahlaksızlığına da düşmüyor.

AKP, meselenin Irak’taki Amerikan işgali ile şekillenen yeni dengelerle bir bölge sorunu haline geldiğinin farkında.

Paneldeki tüm uyarı ışıkları alarm halinde, “Çöz, çöz, çöz!” sinyali veriyor.

Adımlar, her halükârda doğru yöne giden ahlaki bir ana yolda atıldığı için, şu an siyasette çıkan çatlak seslerin fazlaca bir ehemmiyeti yok.

Hem çatlak da olsa, o sesler de sestir en nihayetinde. Sessizlik bana daha tehlikeli gelir hep. Sevgili Bejan Matur bu sesler için, “Eğer çatışma olasılığı hâlâ devam ediyor olmasaydı, MHP ve CHP’nin açılıma sert çıkışlarını siyasi zeminde değerlendirebilirdik” diyordu haklı olarak.

Yani mevzubahis akan kanı durdurmaksa, kışkırtıcı açıklamalardan imtina etmek gerekire getiriyordu.

Doğru, doğru olmasına ama, ben Bahçeli’nin –“12 kötü adam” gibi hedef gösterenleri hariç- sert üslubunu yine de siyaset içinde görüyorum. MHP’nin oy tabanı AKP’den çok da farklı değil; süreç güçlü ilerlerse MHP tornistan edecektir, görürsünüz.

Hem her mal tezgâha dizilsin derim ben; bodrumda için için çürüyüp zehirlemesin bizi. Kimse böyle önemli bir geçiş ânında desteğinin de, öfkesinin de temsil edilmediğini düşünmesin.

Asıl tehlike halkın tepkisi değil çünkü. Kürt sorununu var eden halk olmadığı gibi, onun çözülmesine mani olacak olan da halk değil.

Kimler mi olabilir? Akla ilk gelen devletin alter egosu Ergenekon oluyor tabii. Bugün Türkiye’de Kürt sorunu gibi, hal yoluna girme eğiliminde olan bir sürü problemde varlık bulan Ergenekon’u hesap dışında tutmak doğru olmaz tabii.

Amma velâkin, neredeyse tüm parametreler Türkiye’de barışı dayatıyor artık. Ergenekon gibi yapıların ise pabucu şimdilik dama atılmış vaziyette. Ülkeyi iklimlendirecek kadar güçlü üfüremiyorlar artık. Başlarında da ciddi bir dava baskısı var hem.

***

Bana kalırsa orta vadede asıl sıkıntı Kürt sorununun çözülmesini ilkesel olarak arzulayan ittifakta yaşanacak. Dedik ya, hepimizi en azından ahlaki olarak yan yana getiren bir anayolda ufak ufak ilerliyoruz şu anda. Kürt sorununun bitmesi, PKK’nın silah bırakması, akan kanın durdurulması, Kürt vatandaşlara yönelik ayırımcılığın sona erdirilmesini isteyen geniş ittifak bu tartışmanın ileriki safhalarında tel tel ayrılacak gibi geliyor bana, ne dersiniz?

Peki, bu bir tehlike midir?

Çoğuna göre öyle. Bana göreyse olabilir de, olmayabilir de...

Nasuhi Güngör, Star’da 17 ağustostaki “Her öneri çözüm değildir” adlı makalesinde sürecin bir şans olduğunu söylüyor, lakin yazısını liberal görüşleriyle tanınan asker kökenli psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan’dan yaptığı şu alıntıyla bitiriyordu: “Bugünkü tehlike demokratik açılımın ortak değerleri güçlendirmek yerine ortak kimlik değerlerini değil, farklı kimlik değerlerini güçlendirecek şekilde yönetilmesidir. Kültürel bağları güçlendirmeden yapılan özgürleşme ayrışma ile sonlanır. Tıpkı ailelerde olduğu gibi. Şimdi baktığımızda hükümet demokratik açılım gibi kulağa hoş gelen sloganların cazibesi ile Türk-Kürt diyalogunu Türk-Kürt ayrışmasına götürecek bir yola girmek üzeredir. Sorunları çözmeyi ikinci plana alan tarihsel özgeçmişteki bağları güçlendiren ortak eylemler için işbirliği planı yapılmalıdır. Psikanaliz ekolünün negatifi düzeltme çabası yerine pozitif psikolojinin olumluyu güçlendirme ekolü bize daha uygundur.

Belli ki bizim “anayol” diye tabir ettiğimiz sürecin ahlaki parametrelerini dahi riskli bulanlar var. Çoğunlukla karından konuşma olarak başlayan bu uyarılar, yakında daha kreşendo haline gelecek.

Yukarıdaki alıntıda zararlı bulunan açılımlar, Kürtçe eğitim hakkı, yer isimlerinde otantik hallere dönüş, Kürtçe bilen memurların bölgeye atanması vb. gibi uygulamalar belli ki. “Kültürel bağlar” güçlendirilmeden atılacak bu gibi adımların ülkeyi bölünmeye götüreceği korkusu var. Güngör de belli ki bu kadarını kendisi söyleyememiş, Tarhan’a söyletmiş yazısında.

Aynı yazıda Metin Heper’in “Müşterek 600 yıllık tarihleri boyunca ve bugün, genel olarak Kürtler ve Türkler birbirlerine karşı yaygın bir husumet duygusu beslememişlerdir” alıntısı da yer almış.

İlginç...

Yani, 600 yıldır birbirine husumet beslememiş iki halk, aynı sürede kültürel bağlarını güçlendirmekte muvaffak olamamışlar. Kürt sorununu çözmeyi bölünmeden başarmak için demek bu kadar uzun süreler daha beklemek tavsiye ediliyor bize.

Bunlar karından konuşmalar gerçekten. Bu sözlerin tercümesi şu: Kürtlere kültürel haklarının verilmesi dahi bölünme getirir. Hazır değiliz, o zaman Kürtler yeteri kadar Tükleşene kadar eziyete devam!

Kendimizi kandırmayalım: Güçlendirilmesi önerilen “Ortak kimlik değerleri”nden kasıt statükonun devamı anlamına geliyor. Bütün sorun, tüm halklara aynı etnik kimliği, yani Türklüğü dayatmaktan, zorla asimile etme politikasından çıkmadı mı zaten?

O zaman, farklı ve yeni ne söylüyorsunuz ki!



20.08.2009, Taraf

Aram Tigran, Dink, Norşên ve içimizdeki o yüzde yirmibeş

Geçen akşam bir süredir Ermenistan’da yaşayan çok değerli bir dostumla hasret giderdik. Ailesini görmek ve tatil için İstanbul’a gelmişti. Balık-rakı eşliğinde hem Ermenistan’dan, hem de Türkiye’den konuştuk. Ermenistan’da adettir, kadeh her ağza götürüldüğünde sırası gelen şahıs bir dilekte bulunur. Öyle bizim alıştığımız türden “şerefe, ya da “sağlığa” temennisiyle geçiştirilemez bu; uzunca bir konuşmak gerekir.

Sofra önemlidir. Yemek kutsaldır. Muhabbet temeldir.

Gündelik koşuşturmanın içinde, unuttuğumuz meseleler de, kişiler de böylelikle hatıra gelir. Herkese söz hakkı düşer, herkes hatırlanmış olur, herkes dinlenmiş, onurlandırılmış olur.

Herkes önemli olur; çünkü herkes aslında çok, ama çok önemlidir gerçekten, çok önemlidir.

Söz hakkı varlık hakkıdır. Söz’ü elinden alınmış olanın, varlığı da yadsınmıştır çünkü.

***

Memleketlerden konuşurken, tabii Hrant’ı da, Aram Dikran’ı da, son günlerin flaş konusu Norşên’i (eski ismiyle Güroymak:)) de konuştuk...

Dostum bana Ermenistan ve Türkiye’deki kendini mukayese ederken şöyle dedi:

Ben Ermeniyim, ama ne kadar inkâr edersem edeyim yüzde yirmibeşim Türktür. Türkiye’nin de ne kadar inkâr edilirse edilsin yüzde yirmibeşi Ermenidir. Kimse değiştiremez bunu. Bizdeki bu kökü kimse söküp atamaz...

Ne ilginçtir, Norşên ismi Ermenicedir Ermenice olmasına amma, Norşên aslında bir Ermeni yerleşim bölgesi değildir, oldum olası Kürttür.

Bu nasıl bir iç içe geçmişliktir böyle!

Hrant kadar Anadoluluğu böylesi hazmeden kaç kişi vardır ki mesela?..

Öldürüldükten sonraki günlerde Agos’a yüzlerce, hatta binlerce kişi akın etmişti de, ben de elimden geldiğince ev sahipliği yapmıştım. Bir tane anımı ise hiç unutmam.

İki köylü vatandaş gelmişti. Ortalık ana baba günü. Bir büyükelçi geliyor, bir Orhan Pamuk gidiyor. Bana “Bir ilgileniver ne olursun” dediler. “Hay hay” dedim. Oturttum, çay söyledim, sohbete koyulduk. Dediler ki bana, “Söyleyecek fazla bir şeyimiz yok. Biz fukara köylüleriz. Duyduk ki hemşerimizi vurmuşlar. Borçlandık harçlandık yola düştük Malatya’dan. Onun düştüğü yeri görelim, ruhuna bir fatiha okuyalım dedik. Hemşerimizin toprağı bol olsun...”

Size hiç oldu mu böyle? Yasın tam kucağındayken, tesellilerin en büyüğüyle onurlandınız mı böyle?

Kendi ülkemizde hepimiz gurbete düştük. Yıllardır gurbetin en zalimiyle kamçılanıyoruz işte. Kendi evimizde tutsak ve yabancılarız. İsimsizleriz, yalnızlarız, söz’süzleriz biz.

Oysa ne kadar zenginiz bir görebilsek, ne kadar çoğuz, ne kadar güçlüyüz, ne kadar değerliyiz.

Kendi kendimize savaş açmışız. Kendi varlığımızla didişiyoruz. İçimizdeki Türk’e, Kürt’e, Ermeni’ye, Rum’a, Süryani’ye, Müslüman’a, Musevi’ye, Hıristiyan’a “Defol git!” diyoruz. Kendi kendimizin ırkçısı olmuşuz.

Artık bu savaş bitiyor olabilir mi?

Hayal ettiğim çok şey de değil aslında. Gurbetim, gurbetlerimiz bitsin istiyorum. Tüm parçalarımızla barışalım. Şu Ahtamar’ın haçını dikebilecek kadar, Anadolu’da kaderine terk edilmiş, pavyona, samanlığa dönüşmüş kiliseleri onarabilecek kadar kendine güvenli, barışık olsun benim ülkem. Başörtülü kardeşlerim üniversiteye gidebilsin, saçı uzun, küpeli gençler her yerde güvenle dolaşsın, inançlı askerler üstleri evlerine teftişe gelecek diye hiç içmeyecekleri rakıları buzdolabına koymak zorunda kalmasın, kimse korktuğundan oruç tutmasın, devlet eliyle faili meçhul edilmesin kimse...

Birbirinin arasına karışsın bunca zenginlik, bunca renk, bunca dil, türkü, yemek, ama en önemlisi, insanlar biraraya gelsin yeniden, korkmadan, değişmek, saklanmak zorunda kalmadan.

Polisten, askerden, imtiyazlı komşudan ürkmeden yaşayalım artık; kıt kanaat da olsa geçinecek kadar bir gelirimiz olsun, hastalanınca ortada kalmayalım, öldüğümüzde bir avuç toprak çok görülmesin kimseye.

Aram Tigran, nam-ı diğer Aram Dikran Melikyan, ulu bir ozan, sapına kadar Anadolulu... Son vasiyeti toprağına, memleketine gömülmek. Bu ülke bu kadar zavallı olmasın. Kendi evladının ölüsünden bile korkacak kadar küçülmesin.

Sırf Ermeniymiş diye...

***

Başbakan Erdoğan bir süredir çok önemli mesajlar veriyor. Açıkçası mukayese edildiği Menderes ve Özal’dan çok daha önemli işlere imza atıyor. Yanlışları görecek kadar akıllı. Vicdanının tartısı da yerinde.

Evvelki gün Büyükada’da Kezban Hatemi’nin öncülüğünü yaptığı bir kısım “kötü insan”ların girişimiyle gayrımüslim cemaat liderleri ve temsilcileriyle yemekli bir toplantıda bulundu.

Az ama öz konuştu. Özlemini duyduğumuz akıl ve vicdan dolu cümleler sarf etti. Ermenilerin, Hıristiyanların da bu ülkenin eşit vatandaşları olduğunu, tüm toplumsal kesimlere eşit mesafede olduklarını, azınlıkların sorunlarıyla yakından ilgilendiğini, uygulamadaki bazı yanlışların da giderileceğini söyledi.

Kusura bakmayın; kendi ülkemce yağmalanan, dövülen, 1915’teki derin acısı görmezden gelinen bir kesimden geliyorum. Ben bu sözleri daha önce hiç duymadım.

Şimdi ihtiyatlı lakin kıpır kıpır bir merak ve heyecan içindeyim.

Bu ülke gerçekten değişiyor mu?

Kendi yurdumdaki gurbetliğim sona eriyor mu?

17.08.2008, Taraf

Friday, August 14, 2009

Her halükarda yaşasın barış

Başbakan Erdoğan evvelki gün Kürt sorunu üzerine tarihi bir konuşma yaptı.

Çok önemli sorular sordu Erdoğan.

“Türkiye 25 yılını çatışmayla, faili meçhullerle, boşaltılan köylerle heba etmeseydi,

mesele on binlerce insan ölmeden barışla çözülseydi,

Türkiye bugün nerede olurdu?” dedi.

“Milletçe sormamızı istiyorum” diyerek soruları millet adına da sormayı seçti Erdoğan.

İyi de, bu soruların muhatabı kimdi ki!

Herhalde bu çözümsüzlüğün mesulu olan iradeydi o.

Yani “devlet.”

Kendi vatandaşını Türk, Kürt, Ermeni diye ayıran o tür zorba “devlet”in, yani, yine Erdoğan’ın deyimiyle o tür faşist “devlet”in işlediği suçların ve işletmediği adaletin muhasebesi yapılıyor bugün Türkiye’de, hem de Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakan düzeyinde…

Ankara’da, Meclis’te, Çankaya’da…

Tavuk su içer Allah’a bakar.

Heyecan, ümit, cesaret verici doğrusu.

O tür zelil “devlet”in toplam devlet içindeki oranı gün geçtikçe azalıyor.

Kendi ayrıcalıklarını bu “devlet”in zorbalığına dayamış halka da her gün biraz daha deşifre oluyor. Ağırlık merkezini kaybediyor, çepere savruluyorlar; oradan da tarihin çöplüğüne gidecekler.

Onlar için üzülemeyeceğim doğrusu…

***

Gelelim son gelişmelere ve Kürt sorununa…

Yazının girişinde gevşemişseniz, lütfen toparlanın, biraz irtifa kaybedeceğiz çünkü.

Bana göre, her iki konuşma arasında bir mukayese yapılırsa, İçişleri Bakanı Atalay’ın konuşması, Başbakan Erdoğan’ınkinden daha önemli ipuçları içeriyordu.

Tabii ki, her ikisinin de bölüştüğü, üstlendiği fonksiyon farklı. Erdoğan, giriştiği bu zor işin partisinin siyasi sonu olabileceğini, o tür “devlet”in yaralı aslan gibi son derece tehlikeli hamleler yapabileceğini biliyor.

Bu işi başarmak için ciddi bir kamuoyu ve medya desteğine ihtiyacı olduğunu da biliyor.

Bu türden konuşmalar toplumsal çatlakları, yılların getirdiği güvensizliği iyileştirmek için çok ama çok faydalıdır. Bugüne değin dövülmüş vatandaşın iade-i itibarı yolunda atılmış güzel bir adımdır.

Lakin eğer Kürt meselesini konuşuyorsak, İçişleri Bakanı Atalay sorunun karmaşıklığı ve zorluğuna münasip daha önemli bir ipucunu yansıtmıştır.

Atalay, dünkü TOBB ziyaretinde de yinelediği gibi öncellikle üslup ve sükunet telkin etmiş, bu işin kısa sürede hallolamayacağını, hazır bir paketin olmadığını, mümkün olan en geniş toplumsal mutabakatla, yavaş ve emin adımlarla yürünmesi gerektiği mesajını vermiştir.

Öyleyse, kısa sürede hallolacak olan nedir?

Dağdaki savaşın bitmesi, akan kanın durdurulmasıdır.

Bu az şey mi, haşa! Ama Kürt sorunu da, çözümü de, daha başka bir şeydir.

Doğru, PKK Kürt sorunun bir parçasıdır, ama Kürt sorunun kendisi değildir. Hükümetin bu açılıma Kürt değil de, “demokratik açılım” adını vermesi de son derece isabetli bu açıdan.

Çünkü tek bir Kürt sorunu olmadığı gibi, kısa ve orta vadede topyekun bir “çözüm” de yoktur.

Çünkü devletin seksen yıllık Türkleştirme politikaları kısmen başarılı olmuş, Kürtler, -aç parantez- Türkleşen Kürtler, Türkleşmekte olan Kürtler, Kürt etnik kimliğine sıkı sıkıya tutunan Kürtler, Müslümanlık zeminindeki ortaklaşmayı kafi bulan Kürtler gibi -kapa parantez- bin bir parçaya bölünmüşlerdir.

Bu her bir kesim milyonlarca kişiye tekabül eder.

Her bir kesimin Kürt sorunu tanımı farklı olduğu gibi, çözüm algıları da farklıdır.

Devletin “Artık seni faili meçhul etmeyeceğim, seni de ancak diğer vatandaşlarım kadar döveceğim, birkaç kasabanın ismini eski haline getirebilirsin, Güneydoğu’daki fakirliği de Marmara’dakine eşitleyeceğim, TRT Şeş’te Kürtçe dinleyebilirsin, bölgedeki valileri de Jitemci’lerden, özel harekatçılardan değil, bildiğin sıradan bürokratlardan seçeceğim, en nihayetinde hepimiz Müslümanız, Yozgat’taki anneyle, Hakkari’deki annenin evladı öldüğünde aynı kıbleye dönüyoruz” demek, zaten insan olmanın en temel gereklerinin yıllarca esirgendiği bu insanlara bir lütuf değildir, lakin eyvallah, çok önemli bir adımdır.

Demokratik Açılım’ın vaadettiği çözüm –bakalım ne kadar estetize edebileceğim- Kürtlerin demokratik haklarını teslim edip, din birliğinin de altını çizerek tek bir üst kimlikte buluşmaktır. Devletin bugüne değin kötekle yaptığını, bundan sonra iyilikle yapmaktır yani.

Böyle asimilasyona can kurban, razıyız diyen Kürtler de oldukça çok bu ülkede.

Lakin Kürtlerin Kürt olarak kalmasını isteyen, yani etnik ayrışmadan yana olan Kürtler de var ve oldukça çoklar. Bu yol, güçlü yerel yönetimleri, Kürtçe’nin resmi dil olması gibi talepleri de ima ediyor ki, AKP’nin böyle taleplere en az CHP ve MHP kadar soğuk bakacağını öngörebiliriz.

Kürtlerimizi kesmemeyi başardıktan sonra sorun çözüldü zannedip sükut-u hayale uğramayın diye yazıyorum bunları. Çünkü sorunun şiddet köpüğüyle çevrelenmiş derinlerdeki çekirdeğinde Kürtlerin ulusal ve etnik taleplerinin kendisi var.

Dün “Önce silah sesi sussun ki birbirimizi duyabilelim” demiş Dengir Mir Fırat.

Ne güzel demiş.

Her halükarda “Yaşasın barış!”

Taraf, 13.08.2009

Sunday, August 09, 2009

Bozuk düşüncede samimiyet kurmak

Hükümete ve Ergenekon davasına şüpheyle bakanların önemli bir kısmı, Kürt meselesi, AB üyeliği, dış politika, kısmen kadük olsa da Ermeni açılımı, demokratikleşme ve diğer reformları AKP’yi atlayarak açıklama gayreti içerisinde. İşi biraz daha ileri götürenler resmin tamamına bakıldığında AKP’nin sadece bir figüran olduğunu, aslında konjonktür ve dış güçlerin bu işi kendi menfaatleri ve karanlık emelleri için peydahladığı ve işin sonunda ise ülkeyi büyük bir kaosun beklediğini düşünüyorlar.

Böyle düşünenler arasında samimi olanlar ve olmayanlar ayırımına gidersek...

Samimi olmayanların gerçekte AKP’den kurtulmak için bu korkuları, çoğunun temelsiz olduğunu bile bile fişteklediğini söyleyebiliriz. Ayrıcalıkların ve söz konusu büyük menfaatin tekelini yitirmeme mücadelesinde her türlü yol mubah çünkü. Devleti devlet yapan en önemli unsurlardan biri olan “Şiddet kullanma tekeli”ni, demokratikleşme yönündeki her türlü girişimi ve sesi kısmak için zalimce kullanan bu kesim, artık bu zelil konfora büyük oranda sahip değil bugün. Üçüncü Ergenekon iddianamesinde örgütün gerçekleştirdiği kanlı eylemler arasında Danıştay cinayeti başta olmak üzere, Cumhuriyet Gazetesi bombalamaları ve hatta Madımak faciası da mevcut. Savcılar, Madımak katliamı ile ilgili yeni görüntülerin ele geçtiği ve iddianamenin eklerinde bu görüntülerin yer aldığını notlamışlar.

Örgütün planlayıp, çok şükür ki gerçekleştirmedikleri eylemlere bakıldığında, kötücül bir zekânın hesap ettiği bir provokasyonun tüm inceliklerini görebilirsiniz. Yargıtay’a, Başbakan Erdoğan’a, Ermeni Patriği Mutafyan ve azınlık hedeflerine, Alevi liderlere, DTP’lilere, NATO tesisine, dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’a, Fehmi Koru’ya, Orhan Pamuk’a ve en nihayetinde alışveriş merkezleri, yani halkın doğrudan kendisine...

Hedeflerin temsil ettikleri toplumsal kesimleri birleştirdiğinizde ortaya ne çıkıyor biliyor musunuz?

Türkiye!

Türkiye’nin tüm kesimlerini huzursuz edecek, içe kapanmalarına ve birbirlerine daha da düşman olmalarına yol açacak, tüm ülkeyi paralize ederek, sadece bu vicdansız eylemlerin müsebbiplerini güçlü ve özgür kılacak eylemler bunlar. Bu nedenle, ister taraftarı, ister muhalifi olalım, tercihlerini bu karanlığın aydınlatılması ve oy hesabını aşarak Kürt meselesi gibi konularda çözüm için risk alan AKP’ye hakkını vermek gerekir.

Dünya küreselleşmeseydi, değişen enerji stratejileri barışı dayatmasaydı, tüm bu gelişmeler ABD’nin, AB’nin işine gelmeseydi AKP tüm bunları başarabilir miydi diye sorarsanız...

Muhtemeldir ki, başaramazdı.

Lakin yiğidi öldürün ama hakkını verin. Eğer tüm bu unsurlar güçlü bir akıntıysa, AKP’nin kaptanları bu akıntıyı arkalarına alma zekâ ve cesaretini gösterdiler. Hem siz değişimi denen olguyu ne menem bir şey zannediyordunuz ki!

Değişim birbirinden asla bağımsız olmayan sayısız parametrenin ortaya çıkardığı organik birresimdir. O resimde nasıl yer alacağınızı ise, elinizdeki parametreleri iyi yöneterek aklınız ve cesaretinizle siz belirlersiniz.


***

Bu coğrafyanın Batılılaşma hikâyesi ta I. Abdülhamit’ten başlar. Sultan’ın Batılılaşmadan
anladığı yönetsel reformlar değil, ordunun modernleşmesidir. III. Selim de aynı mantıktadır. Her ikisi de reformlar konusunda sağlam duramaz, ciddi hatalar yapar, karşı reformculara önemli tavizler verirler. III. Selim 1807’deki ayaklanmadaki gevşek duruşuyla bunu hayatıyla öder. Ardından gelen IV. Mustafa tamamen muhafazakârlara teslim olur. Anlamlı adımların atılacağı dönem II. Mahmut’un dönemidir.

Dikkati çeken husus, sultanların reformlar konusunda, değişen iktisadi ve siyasi şartları anlayamamaktan dolayı içine düştükleri kafa karışıklığıdır. Hâlâ dünyayı 16.-17. yüzyılın zihniyetiyle okumaktadırlar. Üstelik, kaybedilmiş iki asırlık koskoca bir süre söz konusudur. Osmanlı devlet adamları bunu bir türlü doğru okuyamaz. Aslında Osmanlı’yı yıkan Batı’nın orduları değil, Kolomb, Macellan, Gutenberg, Kant ve diğerleridir.

Son yıllarda yaşadığımız değişimin Türkiye’nin sonu olacağı korkusunda samimi olanları ise, işte Osmanlı’nın o dönemlerinde reformlar konusunda bir ileri, bir geri yapanlara benzetiyorum. Türkiye’yi en az elli yıl, hatta birkaç asır öncesinin işlevsiz parametreleriyle okuyorlar. Yani okuyamıyorlar. Türkiye, Kürtlerin eşit vatandaş olmaları, Ermeni, Kıbrıs sorunlarının çözülmesi, AB’ye üyelik ile bölünecek denli zayıf ve küçük bir ülke onlara göre. Oysa asıl felaket, Türkiye’nin gerçek gücü fark edilmez ve bu sorunlar çözülmezse yaşanacak. AKP, bunu görebilen bir parti oldu. Halkın teveccühünü bu nedenle aldı. Kısa sürede elde ettikleri başarı da zamanın ruhuyla önemli bir ritm tutturmalarından kaynaklanıyor. Kürt meselesinin çözümüne de gözardı edilmeyecek bir katkı sunuyorlar.

Kanımca AKP’den hazzetmeyen ve siyasette temsil edilmediğini düşünenlerin yapması gereken ilk iş, zaman makinesine binip günümüzde yerlerini almak olmalı.

Bozuk düşüncede samimiyet kurmak, erdem değildir zira...

Taraf, 09.08.2009

Özkök’e inat, 21. Kolay Adım

Ertuğrul Özkök, gazetecilik piyasasını ve hitap ettiği okuyucu profilini iyi bilen, akıllı bir genel yayın müdürü. Her devrin adamı olmak çok meşakkatli bir iştir. İşte Özkök bu yorucu mesaiden de bıkmayan birisi. Her pozisyon değiştirdiğinde, geçmişte neden öyle, bugün de neden böyle davrandığını –kah çocukluğundan örnekler vererek, kah ailesinin etnik kökenlerini faş ederek- öyle nahifçe anlatır ki, ondaki bu kişisel gelişim çizgisine imrenmemek mümkün olmaz. Özkök öylesine empatik, öylesine sterildir ki, lüzum hissettiğinde vahiy tadında çiziktirdiği kendisiyle yüzleşme yazılarıyla deri yeniler, kabuk değiştirir adeta. Kozasından rengarenk bir kelebek gibi taptaze çıkıverir karşımıza.

Lakin bu arada ülkenin en çok satar, en çok etkiler gazetelerinden birinin müdürü olarak attırdığı manşetler çoktan vazifesini görmüş olur.

Ama olsun, dün dündür, bugünse bugün.

***
Bu tür yazılar yazmaktan hazzettiğimden değil, Özkök böyle “etkili” bir zat olduğu için arada köşeme konuk ediyorum kendisini. 4 ağustos tarihli “Belediye Başkanı’na açık mektup” başlıklı yazısını okuduğumda, kırmızı alarm lambaları beynimde çalmaya başladı çünkü.

“İşte” dedim, “O meşhur Özkök yazılarından birisi daha!”

Özkök’ün, Özalp’ın DTP’li Belediye Başkanı’na “kardeşim” diye seslendiği yazısı, 1943’te öldürülen 33 suçsuz köylü için yapılması planlanan anıt hakkında.

Biliyorsunuz, Kürtlerle adeta alay edercesine ilçedeki Jandarma Garnizonu’na 2003 yılında Mustafa Muğlalı Paşa’nın adı verilmişti.

Sürpriz değil, 2003-2004 dönemi ordu içindeki cuntanın AKP’ye karşı darbe hazırlığı içinde olduğu en civcivli yıllar. Bu zalim girişim AKP’de de bir karşılık bulmamıştı maalesef.

Peki Mustafa Muğlalı Paşa kim? 33 köylünün kurşuna dizilmesi hadisesindeki rolü ne?

Olay, Kürt sorunu denen şeyin, devletin hastalıklı bir suç makinasına dönüşmesiyle nasıl bir ilişkisi olduğunu da ortaya koymakta özel bir öneme sahip.

Söz konusu yılarda Türkiye-İran sınırındaki sıkça yaşanan hayvan hırsızlığı olaylarını önlemek için devlet önlem almak ister.
O önlem ne mi olur? İran’daki aşiret reislerine misilleme yapılacaktır. Devlet, olur a, suçüstü yakalanmasın diye İçişleri Bakanı Recep Peker, Van Valiliği’ne Jandarma’nın kontrolünde eylem yapacak bir çete kurulması talimatı verir. Evet, bildiğiniz çete! Bu çete sınırı geçip suç işleyecektir. Aşiret reislerine ait binlerce hayvanın gasp edilmesiyle doğan zelil kar, kaymakam ve çete üyeleri arasında paylaşılmaya başlanır.

Yani bildiğiniz JİTEM, bildiğiniz kontrgerilla, ya da daha geriye giderseniz, bildiğiniz Teşkilat-ı Mahsusa, ya da Hamidiye Alayları… Güneydoğu’da yaşanan kirli savaşın uyuşturucu ve silah kaçakçılığı üzerinden yarattığı muazzam para.

Ammavelakin, iki bin koyununa el konan İran Kürdü Mehmedi Misto çetin ceviz çıkar. Türkiye dostudur. “Malımı verin, yoksa ben alırım, devletiniz rencide olur” diye haber gönderir. Kaymakam “Gelir koynundaki karını da alırım” diye cevap gönderince Misto baskın koyar, 500 koyun kaldırır.

Olayla ilgisiz Milalengiz köylülerinden 40 kadarı tutuklanır. Hadise büyüyünce telaşlanan Kaymakam, Van Valiliği’ne “Sınırdan Rus askeri girdi” raporu gönderir, Ankara da telaşlanır, bölgeye Mustafa Muğlalı Paşa’yı gönderir. Paşa serbest bırakılan 35 köylünün yeniden gözaltına alınmasını, sınıra götürülüp keşif yaptırılmasını, gerekirse silah kullanılmasını emreder.

Bu yarı açık bir infaz emridir. Gözaltına alınan 33 köylü 30 temmuz 1943 günü sınır taburu komutanlığına bağlı iki manga tarafından sınırda kurşuna dizilir. Muğlalı paşa ancak DP’nin güçlendiği ellili yıllara doğru yargılanır. İdama mahkum edilir. Yargıtay kararı bozar. Yirmi sene mahkumiyete çevirir. Paşa hapishanede 1951’de vefat eder.

***
İşte Özalp’ta DTP’li Belediye Başkanı Murat Durmaz’ın yapılmasını gündeme getirdiği 33 köylü anıtının hikayesi bu… Belediye Başkanı, anıtın yapımına engel olmak isteyen askerle ciddi bir mücadele içinde.

Ertuğrul Özkök “Kürt Açılımı’na zarar verir” diye bu anıta karşı çıkıyor. Diyor ki, “Arkadaş, bu gereksiz şovdan vazgeç. Eğer herkes kendi acısını, kendi kinini, kendi ıstırabını canlı tutmaya kalkarsa, biz bu barışı neyin üzerine kuracağız?”

Böyle sorulmuş bir soruya hangi yürek dayanır?

1949’un şartlarında dahi idama mahkum olmuş, 33 masum köylünün ölümünden birinci dereceden mesul şahsın adını garnizona veren zihniyetin provokasyonu orada dururken, Özkök, Kürt açılımının olası başarısızlığını, Belediye Başkanı’nın sırtına yükleyiveriyor.

Devleti arkasına alan yetkililerce öldürülmüş insanların anısına saygı göstermeyi “kin” olarak sunuyor. Cinayet ve adaletsizlikler hepimizin ortak meselesi değilmiş gibi, “Herkes kendi kinini, acısını canlı tutmaya çalışırsa” diyerek bilinçdışımıza “bizler, onlar” ayrımını sokuşturuyor.

Özkök’ün formülüne göre barış ancak unutmanın üzerine kurulabilir. Oysa biliyoruz ki, kalıcı barış, bilakis, karanlıkta kalan, göz yumulmuş ayıplarla yüzleşmekle mümkündür.

O zaman, Özkök’e inat, Taraf’ın Kürt sorununun çözümü için yapılmasını teklif ettiği “20 Kolay Adım”a bir yenisini de ben ekliyorum.

O garnizonun adı hemen değiştirilsin. Bu provokasyondan mesul olanlar adalete hesap versin ve o anıt devletin katkısıyla hemen inşa edilsin.

Ondan sonra unutmayan namerttir.

Taraf, 05.08.2009

Ermenistan’la futbol diplomasisi buraya kadar

Kaderin ne hoş bir tesadüfüydü.
Onlarca yıl sırtını birbirine dönmüş iki ülkenin futbol takımları, Dünya Kupası öne elemelerinde aynı gruba düşmüştü.
Ermenistan-Türkiye ön eleme maçı 6 eylül 2008’de Yerevan’da (Erivan) oynanacaktı.
İki ülke arasındaki en güncel ve aslında tek önemli sorun Karabağ meselesiydi.
Yani aslında Türkiye’nin Ermenistan’la değil, Ermenistan’ın Azerbaycan’la arasındaki bir meseleydi.

2007’deki AGİT-Madrid toplantısından beri Türk ve Ermeni dışişleri bürokratları -dikkat çekmemeye de özen göstererek- iki ülke arasında yeni ve ciddi bir açılımın zemin taşlarını döşemeye çalışmaktaydılar.
İki ülke de prensipte bu ilişkisizliğin artık “sürdürülebilir” olmadığının farkındaydı.
Dünyada sorun çözme veya sorunlardan büyük ülkelerin menfaat sağlama siyasetinde ciddi bir anlayış değişimi yaşanıyordu. Barış artık savaştan daha çok para ediyordu.

1993 yılından beri Türkiye, Azeri kardeşlerinin baskısına boyun eğerek Ermenistan’a ambargo uyguluyordu. Sınır kapatılmış, diplomatik ilişki kurulmamış, Ermenistan büyük enerji projelerinden sarfınazar edilmişti.
Petrosyan, “Soykırım ihtilafını donduralım, önkoşulsuz ilişki kuralım” diyerek Demirel’e uzattığı el havada kaldığı için 1998 yılında iktidarı kaybetti.

Korkulan olmadı. Yerine gelen Koçaryan yönetimi de Türkiye ile “önkoşulsuz” ilişki kurulması iradesini sık sık ortaya koydu. Sarkisyan da öyle…

Ancak Türkiye’nin özellikle 1915 felaketi üzerinden algıladığı ve kötücül bir dezenformasyonla yaratılmış “Ermeni” olgusunda yaşadığı travma, aşılması gereken asıl psikolojik eşiği ifade ediyordu.

Cumhurbaşkanı Gül’ün Yerevan ziyareti, bu psikolojik direncin kırılması üzerinde miladi bir tesir yaratması umuldu. Hatta, iki ülke arasındaki buzların erimesini isteyenlerce de belki gereğinden fazla anlam yüklemesi yapıldı.

İkinci maç ekim ayında Türkiye’de Gül’ün memleketi Kayseri’de yapılacaktı. Sarkisyan, Gül’ün daveti üzerine Türkiye’ye gelebileceğini ima etmişti.

Ancak Sarkisyan evvelki gün yaptığı açıklamada, Ankara, ilişkilerin düzelmesi yönünde adım atmadıkça bu ziyaretin mümkün olamayacağını söyledi.

On bir aylık süreçte, bu iyimser tablonun böylesine tersine dönmesindeki sebepler nelerdi peki?

***

Öncellikle Gül’ün ziyaretinden sonraki Ermeni açılımının izlediği seyir neticesinde Ermenistan’da Türkiye’ye duyulan güvensizlik çok ciddi oranda artmış durumda.

Başbakan Erdoğan’ın Azerbaycan ziyaretinde sarf ettiği “Karabağ işgali bitmeden sınırlar açılmaz, diplomatik ilişki kurulmaz” yönündeki net açıklaması, kırılmanın ana eksenini oluşturuyor.

Nitekim “Komşularla sıfır sorun” ilkesinin mimarı Dışişleri Bakanı Ahmet Davudoğlu’da, Karabağ’da barış sağlanmadan Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin sağlam zemine oturamayacağı yönündeki bilinen görüşünü tekrarladı yazarımız Amberin Zaman’a.

Yani, Türkiye, Azerbaycan’ın baskısına boyun eğerek, Ermenistan’la ilişkisini, bu üçüncü ülkeye endeksleme politikasına geri döndü. Türkiye’ye cesaret veren diğer bir husus ise Ermenistan’ın köşeye sıkışmış, anlaşmaya doğru güdüldüğü varsayımıydı.

Ermenistan’da bugün, Gül’ün Yerevan ziyaretiyle başlayan açılımın, 24 Nisan konuşması öncesi Obama’nın soykırım sözcüğünü telaffuz etmesini engellemek için tasarlanmış bir tuzak olduğu görüşü hakim.

Aramızda kalsın, bu konuda Ankara adım atmadıkça ABD’de bu kanaat güçlenecek, seneye 24 Nisan’da Obama rövanşı Türkiye’den alacaktır.

Yani Ermeniler kendilerini kandırılmış, Karabağ konusunda sıkışmış, Türkiye’yi de Azerbaycan’ın sözünden çıkmayan bir yalancı çoban olarak görüyorlar. Türkiye ile açılım ve Karabağ müzakereleri, Ermenistan’da Ermeni diplomasisinin bir yenilgisi olarak kullanılmaya başlandı bile.
G8 zirvesinden sonra Beyaz Saray’ın açıkladığı Madrid Çerçevesi, Karabağ’ın statüsünün belirlenmesi konusunu içermediği için Ermenistan tarafından reddedildi.

En son 17 temmuzda yapılan Aliyev-Sarkisyan görüşmesinden de bir sonuç çıkmadı. Aliyev zaten Karabağ’a özel statü verilmesinin telaffuz edilmesine bile karşı.

Pazarlık, pazarlığın olması gerektiği unsurlarla yürümüyor. Türkiye sınırları açmak, diplomatik ilişki kurmak gibi son derece basit, nahif, yol açacak adımları dahi atmaktan imtina ediyor. 1998’de Petrosyan’ın istifasıyla yaşanan talihsizlik, bu dönem de Sarkisyan’ın kellesini alabilir.
Ermenistan’dan istenen Karabağ konusunda savaştan önceki duruma geri dönmesi.
Böyle bir anlaşmayı Ermenistan’da hiçbir hükümet imzalayamaz.

Taraf, 29.07.2009

Followers