Thursday, August 27, 2009

Aram Tigran, Dink, Norşên ve içimizdeki o yüzde yirmibeş

Geçen akşam bir süredir Ermenistan’da yaşayan çok değerli bir dostumla hasret giderdik. Ailesini görmek ve tatil için İstanbul’a gelmişti. Balık-rakı eşliğinde hem Ermenistan’dan, hem de Türkiye’den konuştuk. Ermenistan’da adettir, kadeh her ağza götürüldüğünde sırası gelen şahıs bir dilekte bulunur. Öyle bizim alıştığımız türden “şerefe, ya da “sağlığa” temennisiyle geçiştirilemez bu; uzunca bir konuşmak gerekir.

Sofra önemlidir. Yemek kutsaldır. Muhabbet temeldir.

Gündelik koşuşturmanın içinde, unuttuğumuz meseleler de, kişiler de böylelikle hatıra gelir. Herkese söz hakkı düşer, herkes hatırlanmış olur, herkes dinlenmiş, onurlandırılmış olur.

Herkes önemli olur; çünkü herkes aslında çok, ama çok önemlidir gerçekten, çok önemlidir.

Söz hakkı varlık hakkıdır. Söz’ü elinden alınmış olanın, varlığı da yadsınmıştır çünkü.

***

Memleketlerden konuşurken, tabii Hrant’ı da, Aram Dikran’ı da, son günlerin flaş konusu Norşên’i (eski ismiyle Güroymak:)) de konuştuk...

Dostum bana Ermenistan ve Türkiye’deki kendini mukayese ederken şöyle dedi:

Ben Ermeniyim, ama ne kadar inkâr edersem edeyim yüzde yirmibeşim Türktür. Türkiye’nin de ne kadar inkâr edilirse edilsin yüzde yirmibeşi Ermenidir. Kimse değiştiremez bunu. Bizdeki bu kökü kimse söküp atamaz...

Ne ilginçtir, Norşên ismi Ermenicedir Ermenice olmasına amma, Norşên aslında bir Ermeni yerleşim bölgesi değildir, oldum olası Kürttür.

Bu nasıl bir iç içe geçmişliktir böyle!

Hrant kadar Anadoluluğu böylesi hazmeden kaç kişi vardır ki mesela?..

Öldürüldükten sonraki günlerde Agos’a yüzlerce, hatta binlerce kişi akın etmişti de, ben de elimden geldiğince ev sahipliği yapmıştım. Bir tane anımı ise hiç unutmam.

İki köylü vatandaş gelmişti. Ortalık ana baba günü. Bir büyükelçi geliyor, bir Orhan Pamuk gidiyor. Bana “Bir ilgileniver ne olursun” dediler. “Hay hay” dedim. Oturttum, çay söyledim, sohbete koyulduk. Dediler ki bana, “Söyleyecek fazla bir şeyimiz yok. Biz fukara köylüleriz. Duyduk ki hemşerimizi vurmuşlar. Borçlandık harçlandık yola düştük Malatya’dan. Onun düştüğü yeri görelim, ruhuna bir fatiha okuyalım dedik. Hemşerimizin toprağı bol olsun...”

Size hiç oldu mu böyle? Yasın tam kucağındayken, tesellilerin en büyüğüyle onurlandınız mı böyle?

Kendi ülkemizde hepimiz gurbete düştük. Yıllardır gurbetin en zalimiyle kamçılanıyoruz işte. Kendi evimizde tutsak ve yabancılarız. İsimsizleriz, yalnızlarız, söz’süzleriz biz.

Oysa ne kadar zenginiz bir görebilsek, ne kadar çoğuz, ne kadar güçlüyüz, ne kadar değerliyiz.

Kendi kendimize savaş açmışız. Kendi varlığımızla didişiyoruz. İçimizdeki Türk’e, Kürt’e, Ermeni’ye, Rum’a, Süryani’ye, Müslüman’a, Musevi’ye, Hıristiyan’a “Defol git!” diyoruz. Kendi kendimizin ırkçısı olmuşuz.

Artık bu savaş bitiyor olabilir mi?

Hayal ettiğim çok şey de değil aslında. Gurbetim, gurbetlerimiz bitsin istiyorum. Tüm parçalarımızla barışalım. Şu Ahtamar’ın haçını dikebilecek kadar, Anadolu’da kaderine terk edilmiş, pavyona, samanlığa dönüşmüş kiliseleri onarabilecek kadar kendine güvenli, barışık olsun benim ülkem. Başörtülü kardeşlerim üniversiteye gidebilsin, saçı uzun, küpeli gençler her yerde güvenle dolaşsın, inançlı askerler üstleri evlerine teftişe gelecek diye hiç içmeyecekleri rakıları buzdolabına koymak zorunda kalmasın, kimse korktuğundan oruç tutmasın, devlet eliyle faili meçhul edilmesin kimse...

Birbirinin arasına karışsın bunca zenginlik, bunca renk, bunca dil, türkü, yemek, ama en önemlisi, insanlar biraraya gelsin yeniden, korkmadan, değişmek, saklanmak zorunda kalmadan.

Polisten, askerden, imtiyazlı komşudan ürkmeden yaşayalım artık; kıt kanaat da olsa geçinecek kadar bir gelirimiz olsun, hastalanınca ortada kalmayalım, öldüğümüzde bir avuç toprak çok görülmesin kimseye.

Aram Tigran, nam-ı diğer Aram Dikran Melikyan, ulu bir ozan, sapına kadar Anadolulu... Son vasiyeti toprağına, memleketine gömülmek. Bu ülke bu kadar zavallı olmasın. Kendi evladının ölüsünden bile korkacak kadar küçülmesin.

Sırf Ermeniymiş diye...

***

Başbakan Erdoğan bir süredir çok önemli mesajlar veriyor. Açıkçası mukayese edildiği Menderes ve Özal’dan çok daha önemli işlere imza atıyor. Yanlışları görecek kadar akıllı. Vicdanının tartısı da yerinde.

Evvelki gün Büyükada’da Kezban Hatemi’nin öncülüğünü yaptığı bir kısım “kötü insan”ların girişimiyle gayrımüslim cemaat liderleri ve temsilcileriyle yemekli bir toplantıda bulundu.

Az ama öz konuştu. Özlemini duyduğumuz akıl ve vicdan dolu cümleler sarf etti. Ermenilerin, Hıristiyanların da bu ülkenin eşit vatandaşları olduğunu, tüm toplumsal kesimlere eşit mesafede olduklarını, azınlıkların sorunlarıyla yakından ilgilendiğini, uygulamadaki bazı yanlışların da giderileceğini söyledi.

Kusura bakmayın; kendi ülkemce yağmalanan, dövülen, 1915’teki derin acısı görmezden gelinen bir kesimden geliyorum. Ben bu sözleri daha önce hiç duymadım.

Şimdi ihtiyatlı lakin kıpır kıpır bir merak ve heyecan içindeyim.

Bu ülke gerçekten değişiyor mu?

Kendi yurdumdaki gurbetliğim sona eriyor mu?

17.08.2008, Taraf

No comments:

Followers