Sunday, August 09, 2009

Bozuk düşüncede samimiyet kurmak

Hükümete ve Ergenekon davasına şüpheyle bakanların önemli bir kısmı, Kürt meselesi, AB üyeliği, dış politika, kısmen kadük olsa da Ermeni açılımı, demokratikleşme ve diğer reformları AKP’yi atlayarak açıklama gayreti içerisinde. İşi biraz daha ileri götürenler resmin tamamına bakıldığında AKP’nin sadece bir figüran olduğunu, aslında konjonktür ve dış güçlerin bu işi kendi menfaatleri ve karanlık emelleri için peydahladığı ve işin sonunda ise ülkeyi büyük bir kaosun beklediğini düşünüyorlar.

Böyle düşünenler arasında samimi olanlar ve olmayanlar ayırımına gidersek...

Samimi olmayanların gerçekte AKP’den kurtulmak için bu korkuları, çoğunun temelsiz olduğunu bile bile fişteklediğini söyleyebiliriz. Ayrıcalıkların ve söz konusu büyük menfaatin tekelini yitirmeme mücadelesinde her türlü yol mubah çünkü. Devleti devlet yapan en önemli unsurlardan biri olan “Şiddet kullanma tekeli”ni, demokratikleşme yönündeki her türlü girişimi ve sesi kısmak için zalimce kullanan bu kesim, artık bu zelil konfora büyük oranda sahip değil bugün. Üçüncü Ergenekon iddianamesinde örgütün gerçekleştirdiği kanlı eylemler arasında Danıştay cinayeti başta olmak üzere, Cumhuriyet Gazetesi bombalamaları ve hatta Madımak faciası da mevcut. Savcılar, Madımak katliamı ile ilgili yeni görüntülerin ele geçtiği ve iddianamenin eklerinde bu görüntülerin yer aldığını notlamışlar.

Örgütün planlayıp, çok şükür ki gerçekleştirmedikleri eylemlere bakıldığında, kötücül bir zekânın hesap ettiği bir provokasyonun tüm inceliklerini görebilirsiniz. Yargıtay’a, Başbakan Erdoğan’a, Ermeni Patriği Mutafyan ve azınlık hedeflerine, Alevi liderlere, DTP’lilere, NATO tesisine, dönemin Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’a, Fehmi Koru’ya, Orhan Pamuk’a ve en nihayetinde alışveriş merkezleri, yani halkın doğrudan kendisine...

Hedeflerin temsil ettikleri toplumsal kesimleri birleştirdiğinizde ortaya ne çıkıyor biliyor musunuz?

Türkiye!

Türkiye’nin tüm kesimlerini huzursuz edecek, içe kapanmalarına ve birbirlerine daha da düşman olmalarına yol açacak, tüm ülkeyi paralize ederek, sadece bu vicdansız eylemlerin müsebbiplerini güçlü ve özgür kılacak eylemler bunlar. Bu nedenle, ister taraftarı, ister muhalifi olalım, tercihlerini bu karanlığın aydınlatılması ve oy hesabını aşarak Kürt meselesi gibi konularda çözüm için risk alan AKP’ye hakkını vermek gerekir.

Dünya küreselleşmeseydi, değişen enerji stratejileri barışı dayatmasaydı, tüm bu gelişmeler ABD’nin, AB’nin işine gelmeseydi AKP tüm bunları başarabilir miydi diye sorarsanız...

Muhtemeldir ki, başaramazdı.

Lakin yiğidi öldürün ama hakkını verin. Eğer tüm bu unsurlar güçlü bir akıntıysa, AKP’nin kaptanları bu akıntıyı arkalarına alma zekâ ve cesaretini gösterdiler. Hem siz değişimi denen olguyu ne menem bir şey zannediyordunuz ki!

Değişim birbirinden asla bağımsız olmayan sayısız parametrenin ortaya çıkardığı organik birresimdir. O resimde nasıl yer alacağınızı ise, elinizdeki parametreleri iyi yöneterek aklınız ve cesaretinizle siz belirlersiniz.


***

Bu coğrafyanın Batılılaşma hikâyesi ta I. Abdülhamit’ten başlar. Sultan’ın Batılılaşmadan
anladığı yönetsel reformlar değil, ordunun modernleşmesidir. III. Selim de aynı mantıktadır. Her ikisi de reformlar konusunda sağlam duramaz, ciddi hatalar yapar, karşı reformculara önemli tavizler verirler. III. Selim 1807’deki ayaklanmadaki gevşek duruşuyla bunu hayatıyla öder. Ardından gelen IV. Mustafa tamamen muhafazakârlara teslim olur. Anlamlı adımların atılacağı dönem II. Mahmut’un dönemidir.

Dikkati çeken husus, sultanların reformlar konusunda, değişen iktisadi ve siyasi şartları anlayamamaktan dolayı içine düştükleri kafa karışıklığıdır. Hâlâ dünyayı 16.-17. yüzyılın zihniyetiyle okumaktadırlar. Üstelik, kaybedilmiş iki asırlık koskoca bir süre söz konusudur. Osmanlı devlet adamları bunu bir türlü doğru okuyamaz. Aslında Osmanlı’yı yıkan Batı’nın orduları değil, Kolomb, Macellan, Gutenberg, Kant ve diğerleridir.

Son yıllarda yaşadığımız değişimin Türkiye’nin sonu olacağı korkusunda samimi olanları ise, işte Osmanlı’nın o dönemlerinde reformlar konusunda bir ileri, bir geri yapanlara benzetiyorum. Türkiye’yi en az elli yıl, hatta birkaç asır öncesinin işlevsiz parametreleriyle okuyorlar. Yani okuyamıyorlar. Türkiye, Kürtlerin eşit vatandaş olmaları, Ermeni, Kıbrıs sorunlarının çözülmesi, AB’ye üyelik ile bölünecek denli zayıf ve küçük bir ülke onlara göre. Oysa asıl felaket, Türkiye’nin gerçek gücü fark edilmez ve bu sorunlar çözülmezse yaşanacak. AKP, bunu görebilen bir parti oldu. Halkın teveccühünü bu nedenle aldı. Kısa sürede elde ettikleri başarı da zamanın ruhuyla önemli bir ritm tutturmalarından kaynaklanıyor. Kürt meselesinin çözümüne de gözardı edilmeyecek bir katkı sunuyorlar.

Kanımca AKP’den hazzetmeyen ve siyasette temsil edilmediğini düşünenlerin yapması gereken ilk iş, zaman makinesine binip günümüzde yerlerini almak olmalı.

Bozuk düşüncede samimiyet kurmak, erdem değildir zira...

Taraf, 09.08.2009

No comments:

Followers