Friday, August 14, 2009

Her halükarda yaşasın barış

Başbakan Erdoğan evvelki gün Kürt sorunu üzerine tarihi bir konuşma yaptı.

Çok önemli sorular sordu Erdoğan.

“Türkiye 25 yılını çatışmayla, faili meçhullerle, boşaltılan köylerle heba etmeseydi,

mesele on binlerce insan ölmeden barışla çözülseydi,

Türkiye bugün nerede olurdu?” dedi.

“Milletçe sormamızı istiyorum” diyerek soruları millet adına da sormayı seçti Erdoğan.

İyi de, bu soruların muhatabı kimdi ki!

Herhalde bu çözümsüzlüğün mesulu olan iradeydi o.

Yani “devlet.”

Kendi vatandaşını Türk, Kürt, Ermeni diye ayıran o tür zorba “devlet”in, yani, yine Erdoğan’ın deyimiyle o tür faşist “devlet”in işlediği suçların ve işletmediği adaletin muhasebesi yapılıyor bugün Türkiye’de, hem de Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakan düzeyinde…

Ankara’da, Meclis’te, Çankaya’da…

Tavuk su içer Allah’a bakar.

Heyecan, ümit, cesaret verici doğrusu.

O tür zelil “devlet”in toplam devlet içindeki oranı gün geçtikçe azalıyor.

Kendi ayrıcalıklarını bu “devlet”in zorbalığına dayamış halka da her gün biraz daha deşifre oluyor. Ağırlık merkezini kaybediyor, çepere savruluyorlar; oradan da tarihin çöplüğüne gidecekler.

Onlar için üzülemeyeceğim doğrusu…

***

Gelelim son gelişmelere ve Kürt sorununa…

Yazının girişinde gevşemişseniz, lütfen toparlanın, biraz irtifa kaybedeceğiz çünkü.

Bana göre, her iki konuşma arasında bir mukayese yapılırsa, İçişleri Bakanı Atalay’ın konuşması, Başbakan Erdoğan’ınkinden daha önemli ipuçları içeriyordu.

Tabii ki, her ikisinin de bölüştüğü, üstlendiği fonksiyon farklı. Erdoğan, giriştiği bu zor işin partisinin siyasi sonu olabileceğini, o tür “devlet”in yaralı aslan gibi son derece tehlikeli hamleler yapabileceğini biliyor.

Bu işi başarmak için ciddi bir kamuoyu ve medya desteğine ihtiyacı olduğunu da biliyor.

Bu türden konuşmalar toplumsal çatlakları, yılların getirdiği güvensizliği iyileştirmek için çok ama çok faydalıdır. Bugüne değin dövülmüş vatandaşın iade-i itibarı yolunda atılmış güzel bir adımdır.

Lakin eğer Kürt meselesini konuşuyorsak, İçişleri Bakanı Atalay sorunun karmaşıklığı ve zorluğuna münasip daha önemli bir ipucunu yansıtmıştır.

Atalay, dünkü TOBB ziyaretinde de yinelediği gibi öncellikle üslup ve sükunet telkin etmiş, bu işin kısa sürede hallolamayacağını, hazır bir paketin olmadığını, mümkün olan en geniş toplumsal mutabakatla, yavaş ve emin adımlarla yürünmesi gerektiği mesajını vermiştir.

Öyleyse, kısa sürede hallolacak olan nedir?

Dağdaki savaşın bitmesi, akan kanın durdurulmasıdır.

Bu az şey mi, haşa! Ama Kürt sorunu da, çözümü de, daha başka bir şeydir.

Doğru, PKK Kürt sorunun bir parçasıdır, ama Kürt sorunun kendisi değildir. Hükümetin bu açılıma Kürt değil de, “demokratik açılım” adını vermesi de son derece isabetli bu açıdan.

Çünkü tek bir Kürt sorunu olmadığı gibi, kısa ve orta vadede topyekun bir “çözüm” de yoktur.

Çünkü devletin seksen yıllık Türkleştirme politikaları kısmen başarılı olmuş, Kürtler, -aç parantez- Türkleşen Kürtler, Türkleşmekte olan Kürtler, Kürt etnik kimliğine sıkı sıkıya tutunan Kürtler, Müslümanlık zeminindeki ortaklaşmayı kafi bulan Kürtler gibi -kapa parantez- bin bir parçaya bölünmüşlerdir.

Bu her bir kesim milyonlarca kişiye tekabül eder.

Her bir kesimin Kürt sorunu tanımı farklı olduğu gibi, çözüm algıları da farklıdır.

Devletin “Artık seni faili meçhul etmeyeceğim, seni de ancak diğer vatandaşlarım kadar döveceğim, birkaç kasabanın ismini eski haline getirebilirsin, Güneydoğu’daki fakirliği de Marmara’dakine eşitleyeceğim, TRT Şeş’te Kürtçe dinleyebilirsin, bölgedeki valileri de Jitemci’lerden, özel harekatçılardan değil, bildiğin sıradan bürokratlardan seçeceğim, en nihayetinde hepimiz Müslümanız, Yozgat’taki anneyle, Hakkari’deki annenin evladı öldüğünde aynı kıbleye dönüyoruz” demek, zaten insan olmanın en temel gereklerinin yıllarca esirgendiği bu insanlara bir lütuf değildir, lakin eyvallah, çok önemli bir adımdır.

Demokratik Açılım’ın vaadettiği çözüm –bakalım ne kadar estetize edebileceğim- Kürtlerin demokratik haklarını teslim edip, din birliğinin de altını çizerek tek bir üst kimlikte buluşmaktır. Devletin bugüne değin kötekle yaptığını, bundan sonra iyilikle yapmaktır yani.

Böyle asimilasyona can kurban, razıyız diyen Kürtler de oldukça çok bu ülkede.

Lakin Kürtlerin Kürt olarak kalmasını isteyen, yani etnik ayrışmadan yana olan Kürtler de var ve oldukça çoklar. Bu yol, güçlü yerel yönetimleri, Kürtçe’nin resmi dil olması gibi talepleri de ima ediyor ki, AKP’nin böyle taleplere en az CHP ve MHP kadar soğuk bakacağını öngörebiliriz.

Kürtlerimizi kesmemeyi başardıktan sonra sorun çözüldü zannedip sükut-u hayale uğramayın diye yazıyorum bunları. Çünkü sorunun şiddet köpüğüyle çevrelenmiş derinlerdeki çekirdeğinde Kürtlerin ulusal ve etnik taleplerinin kendisi var.

Dün “Önce silah sesi sussun ki birbirimizi duyabilelim” demiş Dengir Mir Fırat.

Ne güzel demiş.

Her halükarda “Yaşasın barış!”

Taraf, 13.08.2009

No comments:

Followers