Tuesday, November 03, 2009

Açılım üzerine açılım

Rahmetli sevdiklerimiz açılım enflasyonunun yaşandığı bu günleri görmeyi kim bilir ne kadar çok arzu ederdi. Şüphesiz henüz elimizde çok net bir kazanım yok, ancak hem Kürt, hem Ermeni, hem Kıbrıs, hem de azınlık sorunlarında dün olduğumuz yerden çok daha olumlu bir noktada olduğumuz da bir gerçek.

Adını zikrettiğimiz her bir sorun, onlarca, hatta yüzyılı aşkın zamanlarda çözülememişliği oranında kronikleşen, katmanlaşan, damar sertliğinden mustarip bir hal almış vaziyette.

Bu durum, tarafların kendi pozisyonlarını “tabii” ve “değişmez” olarak algılamalarına da yol açıyor, çözümü arzu edenlerde evvelki acı tecrübelerin neticesinde daha temkinli, hatta heyecanlı davranmalarını da getiriyor beraberinde.

Evvelki günkü Aysel Tuğluk’un “Tıkanma halinde ayrılmayı dahi tartışabiliriz” sözü gibi, Türkiye’de pek çoklarının tüylerini diken diken edecek açıklamalar da geliyor art arda.

Lakin bunlara soğukkanlılıkla yaklaşmak, anlayışlı ve itidalli olmak gerekiyor. Dediğim gibi, çok uzun yıllarda yaşanmış çok derin acıların yarattığı güvensizlik söz konusu. Hem zaten konuşmanın, tartışmanın da fikrî bir sınırı olmamalı. Herkes aklındakini söylemeli, yeter ki şiddeti kimse savunmasın, kutsamasın, tartışmayı siyaset zemininden ayırıp, dağları, sokakları işaret ederek tehlikeli mecralara taşımasın.

Her şeyden önce, birbirimize güveni yeniden tesis etmenin yolunu bulmak zorundayız. Birbirinden korkan ve birbirine şüpheyle bakanların ülkesinde nasıl barış konuşulabilir ki!

Pek bunun yolu ne mi?

Konuşmak, konuşmak, konuşmak...


Anlayacağınız, çenemizin acayip düşmesi gerekiyor. “Ağzı olan herkesin” konuşması gerekiyor. “Üzerine vazife olan, olmayan” herkes bu sürece kendi fikrini söyleyerek katılmalı. Tabuları kırmanın, şeytanları kaçırmanın tek yolu daha yüksek sesle konuşmak ve düne kadar dünya başımıza yıkılır diye söylemediğimiz, fısıltılara mahkûm ettiğimiz düşüncelerimizi ifade etmek.

Tıpkı geceleyin mezarlık içinden geçenlerin yüksek sesle şarkı söylemesi gibi...

İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bir aydır yaptığı görüşme maratonu bu manada Kürt sorununda hem toplumsal ve siyasi mutabakatın zeminini sağlıyor, hem de tüm taraflar açısından ciddi bir psikolojik rehabilitasyon işlevi görüyor.

Sayın Atalay’ın da zikrettiği gibi, vatandaş ilk defa devletinin kendisini dinlediğine, fikrini sorduğuna şahit oluyor. AKP’nin çözüm paketinin içinin boş olduğunu, bu süreç sonunda paketi hep birlikte dolduracağımızı ısrarla zikretmesi de bence şüphe değil, güven uyandırıcı bir unsur.

Gelelim Ermenistan açılımına...


Aynı şeyleri Türkiye-Ermenistan ilişkileri için de söyleyebiliriz. Birine güvensizlik ve düşmanlık üzerinde denge bulmuş bir ilişkisizlik, yeni hiçbir şey söylememenin, yapmamanın zelil konforuna da hapsedebilir bizi, bu hareketsizliğe isyan edip birbirimize doğru cesurca adımlar atmayı da sağlayabilir.

O adımı attığımızda, kendimize benzer insanlar göreceğiz çünkü. Düne kadar sadece nefret ettiğimiz kelimelerden ibaret olan cansız kavramlar, canlı kanlı insanlara dönüşecek.

Kafamızdaki önyargılardan kurtulmanın çaresi de ne mi?

Dinlemek, dinlemek, dinlemek...


Şimdi Ermenistan’la Türkiye arasında önemli bir adım daha atıldı. Parafe edilen iki protokol, taraflar arasında müzakerelerin bir takvim dahilinde sonuçlanmasını öngörüyor. İki ülke resmen konuşmak ve birbirini dinlemek için irade ortaya koyuyor. Temaslar kültürel, ekonomik, akademik, çevre, enerji ve siyasi mecralarda hız kazanacak. İki ülkenin siyaseti de, insanı da birbirine dokunma, tanıma şansı elde edecek.

Böylelikle hasar görmüş güven duyguları da tamir olacak, yavaş yavaş.

Bu iradenin iki ülke tarafından gösterilmesi heyecan verici. Tabii ki her iki ülkenin siyasetçileri de kendi kamuoyu hassasiyetlerine duyarlı olmak zorunda. Ermenistan Karabağ’ı bir önkoşul olarak protokole sokturmama maharetini gösterirken, Türkiye’de anlaşma maddelerinin Meclis’te onaylanmasıyla işlerlik kazanacağını açıklayarak inisiyatifi elinde tutma becerisini gösteriyor.

Ancak artık sınırların açılması, diplomatik ilişki kurulması, 1915 konusunda komisyonlar kurulması, sınırların tanınması ve karşılıklı büyükelçilik açılması konusunda hükümetler düzeyinde bir mutabakat var. Öngörülen altı haftalık çalışma süreci ise, iki ülkenin birbirleriyle müzakerelerinden ziyade, kendi kamuoyunu –zaten imzalanmış- bu anlaşma maddeleri üzerinde ikna etmekle geçecek.

Türkiye üç tarafı denizlerle, dört tarafı ise düşmanlarla çevrili, sürekli bölünme hezeyanları içerisinde yaşayan küçük bir ülke olduğu kompleksinden artık kurtuluyor. Kürt, Ermeni, Kıbrıs, azınlık, derin devlet gibi sorunlarını çözmek istiyor. Bunu engellemek isteyenlerin kıymet taşımayan inatlarının ise toplum nezdinde artık bir karşılığı yok.

Daha önümüzde uzun bir yol var. Ama gidişat hep daha iyiye olacak. Rüzgâr, güneş, felek hep barıştan yana. Taraf, 03.09.2009

No comments:

Followers