Tuesday, November 03, 2009

Arada değil, Tam orada

Uzun süre tatili ıskaladıktan, bu ihtiyacı yok saydıktan sonra, nihayet kendimi bir sayfiye yerine atma muvaffakiyetini gösterdim.

Nihayet ben de,

“Bu yazıyı size önümde deniz, arkamda çam ormanları olan rüya gibi bir yerden yazıyorum”,

ya da,

“Ülkemiz gerçekten bir cennet, keşke birbirimizi yemek yerine bu cennet vatanın kıymetini bilebilsek”,

ya da,

“Şimdi bu sakinlikte iyice bir sakinleşince, içinden çıktığım keşmekeşin, ülkenin içinde debelendiği karmaşanın aslında bir hayal olduğuna inanmaya başladım”

türünden klişeler yazabileceğim.

Ne güzel!

Yaşasın!

***

Kim bilir, belki ben de içinde bulunduğum keşmekeş ve kavgadan nedamet getirip, şu on günlük tatilimde bol bol Ertuğrul Özkök okuyup, Özkök gibilerini gerçekten, ama gerçekten anlamaya çalışır, bu türden bir kepazeliğin içindeki erdemi damıtıp bir Kehre des Denkens geçirir, ya da bir Gestalt kayması yaşar ve her şeyin aslında ne kadar boş olduğuna ikna olabilirim. Mesela ani gibi görünen, ama aslında, altında bir ömürlük bir kendinden kaçış, pardon bilgelik barındıran bir kararla, köşemin ismini “Arada” değil de, “Tam Orada”ya çevirebilirim.

Olur ya, böylelikle belki içimde beni yiyip bitiren kifayetsizlik hissini bertaraf eder, işte o baş harfi büyük Pipi’ye sahip olmanın, en çok arzulanan, en iyi yazıları yazan, en çok okunan, en uzağa işeyen, en parlak kişi olmanın dayanılmaz mesuliyetinden kurtulur, biraz olsun huzura ererim.

Oysa, Faust’un, onca kepazelik yaptıktan sonra o son anda nedamet getirip Mefisto’ya “Ben oynamıyorum, vazgeçtim” demesi gibidir böyle güdük gel-gitler.

Tövbenizde samimi değilseniz, maskara eder sizi, kabul görmez. Ya da siz zaten birinci sınıf bir maskarasınızdır da, o suni hamleniz sizi bir an görünür kılar, gecenin karanlığında otobanın tam ortasında size doğru son sürat gelen arabanın güçlü far ışıklarıyla, bir tavşan gibi hareketsiz, donar kalırsınız öyle...

Ya da, tüm bunları boş verip...

Önümde uzanan şu altın kumsaldan bir kuş gibi havalanıp, denizin derinliğine koşut türlü türlü yansıma oyunlarıyla yeşilin ve mavinin sayısız rengini yeni evlenen çiftlerin üzerine bereket pirinçleri saçan nedimeler gibi –gözlerime- serpiştiren o denizin üzerinde bir süre seyrettikten sonra, hani o roller-coaster tarzı yere inmelerde yaşandığı türden bir mide kasılması, yürek daralması yaşayarak ani bir yükselişle karşımda dikilen çam ormanı kaplı dağın zirvesindeki o ulu ağacın o en tepesindeki en körpe son dal göğsümü sıyırdıktan sonra, O hissi tanımlayabilirim.

Yücelme!

Yücelme. Kendini kendinden en çok boşalttığın anda gelir...

O anda bir şey daha olur.

Eşzamanlıdır adeta. Sen kendinden dışarı akarken, o gerçekleşir, ÖLÜM’ü unutursun.

İnsan zorunlu olmadan ne yapar?

İnsan zorlanmadan ne yapar?

İnsan gerçekten ne zaman değişir?

İnsan ne zaman salt kendisi olur?

İnsan kendisiyle ne zaman yüzleşir?

Gerçekten ama gerçekten...

Tüm yapıp etmelerimiz, kendi bölgelerini tayin etmek için oraya buraya sidiklerini bırakan hayvanlardan gayrı değil, bakmayın. Kendi yerimiz... Onunla kifayet etseydik bir de.

O dostum söylemişti: “Tahakküm etmek istemeyen tahakküm olmaz” diye.

Ben hep böyle yaşadım. Özgürlüğümü buna borçluyum.

On günlük bir tatildeyim. Gerçekten cennet gibi bir yerdeyim. İnsana ölümü de, dünyanın ne kepaze bir yer olduğunu da bir an için de olsa unutturabilecek kadar güzel bir yer. Ama unutmayın, her insan dünyayı sadece kendi gözü kadar görür.

Size tatilde bir hayatı boşa harcayıp kendinden o kadar kaçtıktan sonra, kendisi üzerine düşünmeye çalışan klişelerle dolu bir yarı entelektüel yazısı yazmaya çalıştım.

Sürçülisan ettiysem, affola...
Taraf, 07.09.2009

No comments:

Followers