Tuesday, November 03, 2009

Ermenistan’la yeni bir dönem, yeni bir ahlak

Türkiye ve Ermenistan’ın yüzyıllık yalnızlığını bitirecek yolun en önemli resmî adımıydı protokollerin imzalanması. Açıkçası, içimde her zaman bir ihtiyat payı bırakmış olmakla birlikte, temeli 2005’te atılmış ve büyük bir başarıyla gizli tutularak “dış etkilerden” korunmuş olan müzakere sürecinin herhangi bir kazaya uğramayacağını ümit ediyordum. İmza töreniyle aynı anda canlı yayınlanan CNN TÜRK’teki Şirin Payzın’ın sunduğu özel haber programında imza saatine kadar yaptığımız değerlendirmelerde de, son dakika krizini ne ben, ne Kadri Gürsel, ne de tecrübeli diplomat Yalım Eralp tahmin etmiştik.

Ancak iki ülkenin konuşma metinlerine yaptıkları itiraz, ciddi bir krize yol açtı. Türkiye tarafının metninde yer alan “Bu yol çok zorlu bir yol, Ancak bu yol çıkılmaya değer bir yoldur. Bu yolculuk ancak burada bulunan ortaklarımızla ve Kafkasların bütün halklarıyla el ele yapılabilir” ve “Tarihin iyi anlaşılması” ifadeleri, Ermenistan’ın vetosuyla karşılaştı. Ermenistan tarafı ise “Bu sürecin başka süreçlerle bağlantısı yoktur” ifadesini kendi konuşma metnine sokmuştu. Bu da Türkiye’nin itirazına yol açtı.

Yüreğimizi ağzımıza getiren bu kriz çok şükür ki aşıldı. Hayırlısı olsun. Son dakikalara dek yapılan diplomatik cinlikler her iki ülkenin hükümetleri üzerindeki kamuoyu baskısının ne kadar etkili olduğunu ortaya koyuyor. Protokollerde yer almadığı halde, Türkiye’nin Yukarı Karabağ sorununu ilişkilerin normalleşmesinde “fiilen” önkoşul olarak sürekli dayatması, Erdoğan’ın sürekli sarf ettiği “Karabağ sorunu çözülmeden sınırları açmayız” söylemi, belki iç kamuoyunu ve Azerbaycan’ı belli ölçülerde tatmin edebilir; ancak yeni dünya düzeninde ve uluslararası diplomasi kurallarında bunun bir karşılığı yok. Belki de her iki ülke, kendi kamuoylarını sürece entegre etmek, baskıyı emmek için böyle bir uzlaşıya gitmiş olabilir. Protokole sokamadıkları ve kendi ülkelerinde onları zor durumda bırakacağından korkulan soykırım ve Karabağ konusunda sert açıklamaların danışıklı dövüş olması bile mümkün.

Ama eğer öyle değilse, Ermenistan açılımında Türkiye’nin paradoks ima eden Karabağ tavrı normalleşmenin tıkanmasına ve sürecin Türkiye aleyhine işlemesine yol açabilir. Avrupa’nın son kapalı sınırına sahip olmakla Türkiye’nin AB’ye üye olması mümkün olmadığı gibi, 2010 yılıyla birlikte soykırımın 100. yılı atmosferinin hâkim olmaya başlaması, sıfır ilişkiden yana olan şahinlerin güçlenmesine, uygun momentumun kaybedilmesine yol açabilir. Türkiye’nin 1993 yılında sınırları kapatarak kendi kendini soktuğu bu cendereden mutlaka çıkması lazım. Demirel yönetiminin doksanlı yıllarda Türkiye ile önkoşulsuz ilişki kurmaktan yana olan Petrosyan’ı yalnız bırakması nerdeyse yirmi yıllık bir zamanın heba olmasına, en önemlisi de, bağımsızlığını yeni kazanmış genç Ermenistan’ın Türkiye’siz yaşamayı öğrenmesine yol açtı. Bölgedeki bu boşluğu Rusya ve İran Türkiye aleyhine doldurdu. Ancak Obama’nın ABD Başkanı olmasıyla birlikte dünyada yönetsel paradigma değişti. Artık –Erdoğan’ın Princeton Üniversitesi’nde de söylediği gibi- savaşa değil, istikrar ve kazan-kazan yöntemine dayalı bir dünya algısı geçerli. Geçen yüzyıldan miras kalmış yıllanmış sorunların artık tedavülden kaldırılacağı, bunu iyi yöneten ülkelerin de yeni dünya düzeninde daha ön sıralarda yer alacağını öngörebiliriz.

Gelelim diaspora heyulasına... Özellikle 1960’larda Uruguay’la başlayan parlamentolarda alınan soykırım kararları, 17 büyük ülkeyi içine alarak, Amerika’ya dayandı ve normalleşmesinin tavsamasına bağlı olarak Obama’nın telaffuzuna kaldı. Osmanlı vatandaşı yüzbinlerce insanın 1915’te İttihat ve Terakki Hükümeti’nin zelil siyaseti sonucu yaşadığı katliamlar ne Türklere, ne Kürtlere, ne de bir ülkenin tamamına mal edilebilir. Soykırım kararlarına Türkiye’nin gösterdiği tepki, onurlu bir duruştur. Ancak 1915 felaketine yönelik sürdürülen muhatabı aşağılayıcı, acıyı yok sayan, hatta mağduru suçlu gösteren inkârcı tutumun diasporanın bu yönde acılaşmasındaki katkısı unutulmamalıdır. Buna paralel olarak içeride ise Cumhuriyet tarihi boyunca azınlıklara karşı uygulanan utanç verici ayırımcı politikalar da hatırlandığında, Türkiye’nin Ermeni politikası artık yeni bir ahlakı talep etmektedir. Hep söylediğim gibi, diaspora çok parçalı bir yapıdır. İçlerinde benim ailemin yarısının da olduğu bir topluluktan bahsediyorum. Onların Türkler ve Ermeniler arasındaki bu kan davasının bitmesini ne kadar arzu ettiklerini, artık ölülerini gömerek yaslarını tutmak ve hayatlarına kaldıkları yerden devam etmek istediklerini çok iyi biliyorum.

Hrant Dink büyük çaba harcadığı Türk-Ermeni barışında bugün gelinen noktayı görmeyi en çok hak eden kişiydi. Bugün “anonim” bir cinayet olan Hrant Dink suikastının 11. duruşması yapılıyor. Çok önemli bir tanık, gizli tanık odası yapılmadığı için dinlenemeyecek. 11 duruşmadır bir arpa boyu yol da kat edilmiş değil.

Adaletsizlik en büyük ahlaksızlık değil mi zaten!
Taraf, 12.10.2009

No comments:

Followers