Tuesday, November 03, 2009

‘Hem suçlu hem güçlü ordu’ mu

Olacak olan oldu. Öngörülen kaza gerçekleşti. TSK’nın politikasına hâkim olan aklın “Kol kırılır, yen içinde kalır” geleneği duvara tosladı. Türkiye, gerçeklerin önünde yoğun bir sis görevi gören kırmızı çizgilerini “şeffaflık” marka silgiyle silmeye başladıkça, buna koşut kırılmalar da yaşanmaya başladı. TSK’ya dün hâkim olan, bugünlerde de hâkimiyetini sürdürmeye çalışan İttihat ve Terakki, daha doğrusu Enver ve Talat “aklıyla” iş bu keyifsiz noktaya kadar geldi.

Belgeyi ilk kez 12 haziranda yayımlayan Taraf’a o zaman ateş püsküren Hürriyet başyazarı Oktay Ekşi’nin son gelişmeler üzerine yazdıklarını hatırlayalım: “Artık Enver Paşa’nın 70-80 bin askeri Sarıkamış dağlarına gömmesine rağmen hesap vermediği dönemde değiliz...”

Yazarın notu: Evet, Enver, Talat gibilere o günlerde hesap sorulabilseydi, kim bilir ölen milyonlarca başka masumun yanında, Ermenileri kırıp geçiren 1915 katliamları da yaşanmayacaktı.

Ama bugün, yarınlar için bir şansımız var.

Açıkçası demokratikleşmeyi sürekli savunan bir yazar olarak, ordunun bugün içinde düştüğü bunalımı keyifle karşılıyor değilim. İçimde bir zafer duygusu da yok. Bu hiç iyi değil çünkü. Ama tarih de gösteriyor ki halkıyla ve değişimle intibak sorunu yaşayan her yapı, önünde sonunda aynı kadere mahkûm oluyor. Kendi değişmediği için, zamanın müdahalesine uğruyor. Bu müdahale şüphesiz “demokrat” güçlerle “totaliter” zihniyetin türlü yerlerdeki tezahürleri arasında bir bilek güreşi, bir iktidar mücadelesi halinde vuku buluyor.

Her şerden bir hayır doğar demekten başka ne diyebiliriz ki!

Oysa vaziyetin bu noktaya varacağı ne kadar da belliydi! Geçmişte yaşanan darbe ve siyasete müdahalelerin yanlışlığına dair toplumda oluşan güçlü uzlaşının verdiği mesaj okunabilseydi keşke. Halbuki 2003-2004 yıllarındaki Ayışığı ve Sarıkız darbe girişimlerini kadük kılan dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün duruşu kişisel kalmayıp kurum içinde bir özeleştiri ve yeniden yapılanmaya dönüşebilseydi, ordu bugün bu vahim noktada olmayabilirdi.

TSK’daki cuntayı kabak gibi ortaya seren “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı”nın ıslak imzalı aslının Adlî Tıp raporuyla da belgelenmesi üzerine belge üzerine daha fazla yorumu lüzumsuz buluyorum. Kamuoyunda son yıllarda yaşadığı güven kaybına yönelik TSK’nın son imaj çalışması “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” sloganının “Hem Suçlu, Hem de Güçlü Ordu”ya dönüşmemesi için, TSK’nın bu şerden acilen bir hayır çıkarması lazım. Yoksa yukarıda söylediğim gibi bunu “Güçlü Türkiye” onun yerine yapacak.

Lakin yazıyı yazarken öğrendiğime göre, cunta belgesi hakkında –hedefinin hâlâ ne olduğunu tam bilmediğimiz- bir soruşturma açan Genelkurmay, şimdi ise bu belgeyi kimin sızdırdığına dair ikinci bir soruşturma başlatmış.

Eh, iki günde bir mucize, ani bir aydınlanma beklemiyorduk ama, bu kadarına da pes doğrusu!

Peki, bu ne demek?

Bu bir paradoks; izah edeyim: Şayet siz sivil savcılığın ve hadi diyelim paralel yönde hareket eden askerî savcılığın soruşturma sonucunu beklemeden, cuntayı ele veren subaya yönelik bir soruşturma başlatıyorsanız, daha en baştan güvenilirliğinize darbe vuruyorsunuz demektir. Çünkü ancak ilk soruşturma TSK’daki cuntayı ele veren bu ihbar mektubu ve ekli belgelerin düzmece ve gerçekdışı olduğunu kanıtlarsa o subay –kanımca bir grup bu- yönünden bir suç unsuru oluşur ve ikinci soruşturmayı açmanın mantığı ortaya çıkar.

Ama bu yapılan, “İhbarcı subay-lar-ı önce kim bulacak” telaşıdır, örtbas etme gayretidir. Yani bu zihniyet için hâlâ cuntanın varlığından ziyade, onu faş eden yapı önemlidir.

Bir Türkiye’de Oktay Ekşi, Ertuğrul Özkök, Necati Doğru, Hikmet Çetinkaya, Fikret Bila bile TSK’ya eleştiri getiriyor, ondan cunta hesabı bekliyorsa, bence TSK bu durumun vahametini daha iyi anlamalıdır.

Bakınız, bu işin şaka kaldırır bir yanı yok. Ergenekon savcılarına gönderilen “Bilgi Destek Planı”nda 22 Temmuz seçimlerinden sonra Meclis’e giren DTP ile ilgili 9. maddede “Bölge halkının terörle mücadele bağlamında rahatsız edilmesi” gibi önlemler var. Bu “önlem” şüphesiz Kürtlerin kapı zillerini çalıp kaçmayı ima etmiyor. Mesela yeni bulgular üzerine özel yetkili savcılıkça soruşturulan 29 Eylül 2007’deki Beşağaç katliamı, 7 ekimdeki Şırnak’ta 15 askerin şehit olduğu gezici birlik katliamı ve 21 ekimde 16 askerin şehit olduğu, Taraf’ın yayınları sayesinde PKK tarafından kaçırılıp sonra salınan sekiz askerin üzerine kalması önlenen Dağlıca baskını ve şüphesiz yineTaraf’tan haberdar olduğunuz Aktütün baskınının arka planı...

Kürtlerde yönelik uygulanacak önlemler acaba bunlar mı? Ve eğer böyleyse, TSK’nın her şeyden önce bunları araştırması gerekmez mi?

Kanımca TSK’nın ciddi bir “U” dönüşü yapması gerekiyor. O “U” dönüşü şüphesiz onurlu istifaları da talep ediyor.

Gerçekten büyük ve güçlü olmanın gereği olarak...
Taraf, 29.10.2009

No comments:

Followers