Tuesday, November 03, 2009

O eski açılımların kaderi ne olmuştu

Geçen yazıdan devamla...

Gerçekten de Kürt ve Ermeni sorunu bir kısım yönleriyle birbirlerine paralellikler içeriyor. Öncelikle, her iki “belirtisiz” isim tamlaması da, Kürd’ün, Ermeni’nin sorunu değil, Türk’ün sorunu haline gelmişler zamanla. “Türklük” bu ülkenin çatısı değil, ayrıcalıklı sınıfı olunca, özellikle yönetenlerde böyle gönüllü bir algı kayması olmuş.

Oysa bunlar pek eskiden “belirtili isim tamlamaları”ydılar. Kürd’ün, Ermeni’nin, Rum’un, Süryani’nin epey bir sorunu vardı mesela. Osmanlı’nın ilk “demokratik açılımı” olan Tanzimat Fermanı’nı dünyaya duyuran Mustafa Reşit Paşa ve reformlar uğruna Abdülaziz’i yerinden edip II. Abdülhamit’i başa bela eden Mithat Paşa gibi reformcular da belli ki bu “eşitlik” meselesinin tesisini epey hafife almışlardı.

Herhalde iyi niyetliydiler. Osmanlı’nın üzerine gelen felaketi görüyorlardı. III. Selim’le başlayan modernleşme çabaları ordunun yeniden organize edilmesiyle kısıtlı kalmıştı. “Güçlü ordu, Güçlü Osmanlı” martavalı, belli ki o zamanlar da epey rağbet görmüştü.

Ama yanlıştı.

Osmanlı reformistlerinin en büyük hatası –tıpkı Kemalistler gibi- halkı bir gecede değiştirebileceklerine olan inançlarıydı. Dahası, reformları, güçlü, eşitlikçi, hürriyetçi bir düzen kurmak için değil, başlarındaki dağılma belasını bertaraf etmek üzere pragmatik bir yöntem olarak görüyorlardı. Yani şu asıl olması gereken, eşitliğe olan samimi inanç, pragmatizmin, Batı’yla kurulan aşk-nefret ilişkisinin sarhoşluğunda eriyip gidiyordu.

1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı çok ileri düzenlemeler içeriyordu. Bu fermanı gerekli kılan en önemli saiklerin arasında gayrımüslimlerin artan can güvenlik ve eşitlik taleplerini karşılamak, aslında bu yöndeki Batı baskısını da bertaraf etmekti. Ferman’da can ve mal güvenliğine yapılan şu atıf pek manidardı:

Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli bir şey yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve memlekete zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namustan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve milletine yararlı olur. Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise kimse devlet ve ulusuna ısınamaz, ülkesinin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yaşar. Buna karşılık, malından, mülkünden emin olduğu zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve millet gayreti, vatan sevgisi kendisinde her gün artar.

Zurnanın zırt dediği yer ise “Yüce devletimizin tabası Müslümanlarla öbür uluslar bu haklardan tam yararlanacaklardır” maddesi olur. Ferman şu sözlerle nihayetlenir:

Tanrı hepimizi başarılı kılsın; yasalara uymayanlar Tanrı’nın lanetine uğrasın ve ömürleri boyunca rahat yüzü görmesin. Amin.

Yasa koyucunun bedduası tutmuştu, ama tersinden. Özellikle de Doğu’da gayrımüslimlerle iç içe yaşayan eşraf bu eşitliği kabullenememişti. Yüzyıllardır alıştıkları üstünlükleri böyle gâvur işi usulle kaybetmek istemiyorlardı. Devlet ricali arasında da yeni düzenden hazzetmeyenler çoktu. Özellikle Abdülhamit dönemindeki Ermeni kıyımlarının genel özelliği bu minvaldedir. Bu katliamların cezasız kalması, İttihat ve Terakki’nin sosyal Darwinci liderlerinin kafalarındaki kötücül nihai çözümün de ilham kaynağı olacaktır.

1915’e gelince...

Ermenilerin başına gelen felaketin asıl nedeni resmî tezin iddiasının aksine dış desteğin varlığı değil, bilakis, yokluğudur. Ermeni siyasi önderleri Avrupalı milletlerin özgürleşme hareketlerinden etkilenmişlerse de, çok geç kalmışlardır. Ermenilerin kolayca yararlanmaya açık zayıflıklarının farkında olan İttihatçılar koca imparatorluğun yıkılmasının tüm hıncını Millet-i Sadıka’dan çıkarırlar. Ermenilerin etkisiz reform hareketi, eşitlik talepleri ve bölgesel direnişleri yok edilmeleri için bir manivela olarak kullanılır. Tıpkı bugün Kürt sorunundan ötürü Kürt halkının mesuliyeti olamayacağı gibi, çoğu Anadolu’nun ücra mezralarında bin bir zulüm ve çileyle yaşayan o günkü Ermenilerin ne bir kabahati, ne de o kabahati işleyecek güçleri vardır halbuki. Bunu en iyi İttihatçı paşalar bilmektedir.

Çoğu kez soruyorum kendime; Ermeniler bu felaketten kurtulabilirler miydi diye. Zannediyorum öyle kanlı bir geçiş döneminde Ermeniler gibi zayıf ve korunmasız bir halkın kaybetmekten başkaca bir şansı yoktu. Ama çağlar değişti. O karanlık günlerde Ermeniler imha edilirken, buna pek yakından, ama katliamlara direnerek, ama bizzat katılarak tanıklık eden Kürtlerin bugünkü torunlarının, Ermenilerden çok daha fazla şansı var bugün. Yeter ki karşılıklı güven yeniden kurulsun. Bu da, geçmişin kazalarının –ki başında 1915 gelmektedir- karakutularını cesaretle açmakla mümkün.

Dedim ya geçen yazımda, kendim için bir şey istiyorsam namerdim. Ermenilerin başına gelen Kürtlerin başına gelmesin, başka bir şey istemem.

Vallahi istemem.
Taraf, 21.09.2009

No comments:

Followers