Thursday, December 30, 2010

Cehennemlik yazardan yılbaşı yazısı

Yarın yılın son günü...

Yeni yılı karşılama telaşı en azından benim gibi Türkiye’nin en büyük metropolünde yaşayanları içine alacak bir çekim alanı yaratıyor.

Yılbaşı kutlamalarının karşı konamaz ihtişamı ve cazibesi, bunun Batı ve aslında bir Hıristiyan geleneği olduğunu düşünen ‘mütedeyyin’ kesimlerce ihtiyat ve hatta öfkeyle karşılanıyor.

Mütedeyyin kelimesini tırnak içinde yazdım, çünkü aklı başında bir Müslüman’ın böyle kaçınılmaz karşılaşmalarda inancını tehlikede hissetmesi çok mümkün değil, hatta bana sorarsanız bu, inancını dinin kabuğunda yaşayanların bir hezeyanı olarak kalır sadece...

İnternette, yılbaşında eğlenmenin, ağaç süslemenin, hindi yemenin, içki içmenin vs. insanı dinden çıkaracağını, gâvur edeceğine dair Allah’ın sopasını elinde tutan mailler dolaşır senenin son günlerinde...

Bu maillerde haliyle dert Hıristiyanlık olduğu için, bol bol aşağılama ve hakaret de olur.

Son yıllarda ise, ülkedeki şiddet ve ötekileştirici dilin söylem gücünü yitirmesiyle, bu tür karşı propagandalarda ‘akıl ve üslup’ biraz daha ön plana çıkıyor gibi. Ama biraz, hâlâ metinler çok kötü ve inandırıcılıktan uzak.

Mesela doğrudan Hıristiyan veya Batı ırkçılığı yapmak yerine, bugünlerde tam bir hindi soykırımı yapıldığı, çam ağaçlarının ise bir günlük zevk için kesildiği, bir gecede Afrika’da açların bir sene doyacağı kadar yemek zayi edildiği gibi modern argümanlar kullanılıyor.

Bunlara lafım yok, çoğuna da katılırım. Ama bu estetize edilmiş argümanların asıl dert olmadığını biliyoruz değil mi? Beni daha rahatsız eden, bu türden ‘mütedeyyinlerin’ Hıristiyan medeniyetine karşı duydukları kompleks.

Noel kültürü gerçekten tüketim sanayii tarafından ne kadar iğfal edilirse edilsin çok çekici ve çok köklü. Bir Noel Baba figürünün kuşatıcılığı ve sempatisi bile karşı tüm argümanları bir fiske ile etkisizleştiriyor.

Noel’de tepe yapan bu köklü ve kuşatıcı kültür, evet Hıristiyan değer ve sembolleriyle dolu. Ama buna direnmenin yolu Hıristiyanlara ve onların değerlerine savaş açmak mı, yoksa kendi özgün değerlerini estetik değeri yüksek bir şekilde yaşamla hemhal etmek mi olmalı?

Kaldı ki, cehalet de tam gaz gidiyor bu karşı propagandanın dilinde. Hıristiyanlar ve Museviler başarıyla seyreltildiği için, Müslüman komşularımız bu dinin ve kültürün yabancısı oldular. Hıristiyanlığı çoğunluk ‘şeytan Amerika’dan ve sömürgeci Batı’dan mürekkep dışarılıklı düşman bir fenomen olarak algıladılar.

Bunda Batı kolonyalizminde Avrupalı eli kanlı fatihleriyle dirsek temasında olan Batı Kilisesi’nin günahı çok büyük.

Ama küreselleşmenin tüm ırk ve inançları yan yana getirdiği bu melez süreçte taşları da yerli yerine oturtmak lazım artık. Özellikle dünyaya örnek olma potansiyeli bulunan ülkemiz için bu kaçınılmaz bir sorumluluk.

Her şeyden evvel, 31 aralık gecesi hiçbir Hıristiyan İsa Mesih’in doğumunu, yani Noel’i kutlamaz; bu gece, önce pagan ve sonradan laik bir alışkanlık olarak evrim geçiren yeni yıla girişin kutlandığı alelade bir gündür.

Nedeni basittir. Noel tüm dünyada 24 aralık ve 6 ocakta idrak edilir ve her iki tarih de senenin son gününe yakındır. Uzun Noel tatili senenin son gününü de içine alır, bir dönem haline gelir.

Bir bilgilendirme de biz Ermeniler için yapayım. Ermeniler Doğu Ortodoks’tur. İsa Mesih’in doğumunu birtakım Doğu kiliseleri ile birlikte 6 ocakta kutlarlar.

Özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde paganlıktan Hıristiyanlığa geçiş daha uzun sürmüş ve meşakkatli olmuştur. 24 aralık tarihinde güneş tanrısının doğum gününde yapılan büyük şenliklerde Hıristiyan olmuş kişiler imandan düşmektedirler. Kiliseler bu ciddi soruna çare olarak o zamana kadar 6 ocakta kutlanan İsa’nın doğumunu 24 aralıka çekerek bu tehlikeyi bertaraf etmek ister ve bu tarih değişikliğini yaparlar.

Ermeni Kilisesi kendi ülkesinde böyle bir sorun olmadığı için bu kararı uygulamaz. Böylelikle İsa’nın doğumu 24 aralık ve 6 ocakta kutlanır olur.

Türkiye’de de Hıristiyan topluluklarının en büyüğü olan Ermeniler 6 ocakta bu yortuyu idrak ediyorlar, kendi örf ve ananelerine göre ibadetlerini yapıp aile büyüklerini, mezarlıkları ziyaret ediyor, evde Dzununt (Noel) yemeği yiyor ve Allah’a şükrediyorlar.

Gerçi Cübbeli Ahmet Hoca’ya göre tüm bu ibadetleri nafile yapıyorlar, çünkü Hıristiyan ve Yahudiler ağızlarıyla kuş tutsalar, Müslüman olmadıkları için cehennemde yanacaklarmış. “Onlar da cennete gidebilir” diyen Müslüman hocalar yalan söylüyorlarmış. Bu nedenle Müslümanları Hıristiyan ediyorlarmış.

Teolog, rahip, hoca değilim. Ama bir insanın Müslüman olması veya kalmasını gayrımüslimlerin cehenneme gitmesine endeksleyen bir anlayış bana pek ikna edici gelmiyor doğrusu. Siz ne dersiniz?

Yeni yılınızı en içten duygularımla kutlarım.

Cehennemlik bir zımmi ne kadar içten olabilirse tabii...

Taraf, 29.12.2010

markaresayan@hotmail.com

Wednesday, December 29, 2010

Opposing both Kurdism and Turkism

Bringing Kurdish society, which was semi-independent/autonomous until the early 19th century, under the discipline and order of the Ottoman Empire with the modernization of the administrative and military structure can also be regarded as the beginning of the Kurdish problem.

The period between the Tanzimat (Reorganization) Decree of 1839 and the Islahat (Reform) Decree of 1856, which Foreign Minister Ahmet Davutoğlu described as the first restoration period, created serious unrest in predominantly Kurdish regions. These reforms were essential for the Ottoman sultans, who had seen Europe and received a Western education. The empire had already lost too much time against the West’s rapid rise. The state needed to modernize quickly. In order for the Ottoman Empire to continue, the state needed to successfully implement reforms, which had the modernization of the army at its heart. Both in the Ottoman Empire and during the Committee of Union and Progress period, Westernization mainly meant modernizing the army.

The resistance of the military tutelage system in Turkey today stems from this historical reality and this alone can be the topic of another discussion.

Like with all actions that are taken too late, this tardy attempt had consequences as well. The reform efforts in the Ottoman Empire created unrest for Kurds, who faced the risk of losing their social-economic benefits, particularly compared to Christians, as they were forced to submit to state discipline. This unrest did not result simply in disappointment in the state. Bloody confrontations took place in six major provinces known as the Vilayat-ı Sitte, where Kurds, Armenians, Syriacs and Chaldeans lived in close proximity to each other. The process that began with the Zeitun rebellions led to a disaster, which with Russia’s victory over the Ottomans in 1828 and 1878 and its official patronage of Orthodox Christians, and became known as the Orient Problem.

A love-hate relationship

This is how the Ottomans’ relations with the West, which became the Republic of Turkey, developed into a dichotomous love-hate, suspicion-admiration relationship. As the Ottoman Empire tried to modernize its system it became susceptible to both its blessings and its dangers. The 30-year reign of Sultan Abdülhamid II was marked by defense due to suspicions. Meanwhile, Abdülhamid II decided to use the Hamidiye Regiment and Kurdish bashibazouk soldiers (soldiers that are part of an irregular military unit) against the Armenians to solve the Orient Problem.

As a result, during this process, in which Kurdish collaboration against the Armenians was key, Kurds became part of the new republic without suffering much loss. The articles in the Constitution of 1921 that recommended self-government gave hope to many Kurds. Mustafa Kemal did not pursue any policy changes until he was convinced that there would be no heavy repercussions from the West both because of the 1915 issue and because Turkey was an ally of imperialist Germany, which started World War I. The disregarding of the Sevres Treaty and the signing of the Lausanne Treaty, which entailed giving up Mosul in contrast to the desire of Kurds, was an importing breaking point. The decision to abolish the caliphate in 1924 (Law Number 431) was another trauma for Kurds, who until then felt connected to the Ottomans due to a common Muslim identity. Immediately after this, the Constitution of 1921, which mentions “the peoples of Turkey,” which includes references to Kurds, was changed. Article 88 of the Constitution, which was adopted on April 20, 1924, read, “The people of Turkey, regardless of religion and race, are Turks as regards citizenship.”

Kurdish rebellions quickly erupted. The leading rebellion was the rebellion led by Sheikh Said. The second president, İsmet İnönü, delivered a speech in which he said: “The Kurds were aware of the Armenian danger. They cooperated with us heart and soul during the National Struggle. The Kurds stood by Turks as patriots during the Lausanne Treaty. We defended and won our case at Lausanne as ‘Turks and Kurds.’ The Sheikh Said Rebellion is a deviation from this general attitude of Kurds.” It is also known that İnönü complained to his journalist son-in-law, Metin Toker, that they had been contemplating how to deal with the Kurds ever since the founding of the republic. Then the Dersim Massacres occurred between 1937 and 1939.

The pro-Kurdish movement, which became connected to the leftist movement in Turkey in the 1960s, decided to remain silent due to the belief that a general revolution was necessary to solve the problem. But when the bloody coup on Sept. 12, 1980 caused leftist movements to crumble, the pro-Apo movement, which thrives on Kurdish nationalism, stepped up its operations. The bloody attacks of the Kurdistan Workers’ Party (PKK) carried out in Şemdinli and Eruh in 1984 marked the beginning of the final episode, which we are still in.

Around 40,000 people have died in this last stage. The number of people who have been physically and mentally injured is unknown. The loss of property is estimated to be around $1 trillion.

The first real initiative to solve the Kurdish problem

Today, however, a political party is for the first time in the history of Turkey taking the initiative to solve this problem. The biggest service the Justice and Development Party (AK Party) has done for this country is to abandon dirty policies that were used during the Dersim massacres and the period between 1993 and 1997 and to refuse to resort to committing crimes to solve the problem of violence. Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan, who acknowledges the problem and speaks of unsolved murders and the Dersim massacre while standing behind the parliamentary podium, has ended this state tradition.

This sparked substantial optimism among Kurds, who had lacked trust, especially in the state. But as I expressed in the beginning of this article, the delay in taking action comes with a price. Now, the Turkish people must pay this price.

The Kurdish problem, which had been abandoned into a state of violence for a very long time, gave birth to the Ergenekon organization in the state and to a massive killing machine like the PKK with the Kurds. What we have is an organization that has been fighting for 30 years and which the Kurdish population, which has been oppressed by the state, perceives as having ensured recognition of the Kurdish reality. More important, a large portion of these people are young and citizens of Turkey.

The opposition believes its survival virtually depends on the continuation of the war. This sentiment was apparent during the Sept. 12 referendum period. But the supporters of war were confronted by the people’s common sense, which accounted for 58 percent of “yes” votes in the referendum.

However, it is obvious that we are still at the beginning of the road that leads to a solution of this problem. The cease-fire that has been declared until the elections is still very fragile. Even though the hesitation of the AK Party, which is pursuing the peace process by itself, to take large steps is understandable, it is not convincing for Kurds. The phase of promises is over. It seems unlikely that the AK Party will take steps on issues like equal citizenship, which implies drafting a new civilian constitution, removing all obstacles to speaking Kurdish and reducing the election threshold before the elections. But according to Iraqi President Jalal Talabani, the state is seriously planning to solve these problems within the next five years.

However the Peace and Democracy Party (BDP) and PKK line are not satisfied with this schedule, which the AK Party has not made public. By bringing up the dual language issue and democratic autonomy, they are trying to push the AK Party to take action.

As expressed by Ömer Çelik, the AK Party categorizes attempts to bring up such topics or debates as conspiracies. But Kurds from the BDP line, which are an important group involved in this problem, cannot be expected to adhere to the AK Party’s schedule. Saying silence all arms, voice your demands through politics and, when that fails, through civil disobedience and then assessing such attempts (civil disobedience, etc.) as conspiracy and sabotage will only make the sides ineffective and force citizens to become polarized.

The AK Party is a party that is “by itself” in the state. It derives its sole legitimacy from the people -- from votes. It is for this reason that the AK Party’s desire to remain in power by winning maximum public support in the June elections is understandable. Another point that has been overlooked is that the AK Party does not feel that winning the minimum number of votes that is necessary to set up a government and to continue reforms is enough. The party wants to win above 45 percent of the vote in order to feel emboldened against the Ergenekon powers and the tutelage-supported opposition.

This is not just about morale. It is essential in political terms as well.

It would have been better if, as parties involved in this problem, the AK Party and the BDP, cooperated more with each other, if they did not see each other as rivals and forgot about votes until the Kurdish problem was solved. But this is not a very realistic. In fact, the Democratic Society Congress (DTK), which Ahmet Türk and Aysel Tuğluk are a part of, released and introduced the draft on Democratic Autonomy into the debate in Diyarbakır last weekend.

An older draft on democratic autonomy has been up on the BDP’s website for five years. I carefully examined the older draft and the draft presented in Diyarbakır and compared them to each other. I would like to reiterate that is a great blessing that we can debate this problem today without attacks that leave young Turkish and Kurdish people dead. It is for this reason that we must be more calm and rational today than ever before, even if it conflicts with our opinions. In fact, this is an obligation.

The most recent draft is much more speculative, populist, vague, aimless and agitating than the one posted on the BDP’s website.

It is a model of a broken down, outdated, vertical structure that is similar to the Libyan “Jamahiriya.” At a time when the world is abandoning the vertical-totalitarian structure, the draft foresees centralizing everything in society from the individual, family and delegation of elders to the representatives to be sent to the central Parliament. It covers all aspects of people’s lives, down to the sex lives of young people, and considers restructuring the family. It talks about rewriting the history of Kurds. It foresees setting up a Kurdish History Society. It is more backward than the Constitution of 1921 and the first BDP draft. It is Kurdish Kemalism.

I got goose bumps while reading it. “I wouldn’t want to live in a country like that,” I said to myself. It is like going back to the Turkey of the 1940s.

It is known that the idea of self-defense described in the draft belongs to Abdullah Öcalan. This draft was probably presented at the last minute and imposed on the DTK.

When debates on the draft erupted, certain media outlets expected the prime minister to make harsh statements. If you excuse Çelik’s assassination remarks, then Erdoğan, who spoke at the end of the parliamentary session on the budget, had a positive attitude. The remarks that impressed me the most were: “I defend the Kurdish issue. But I am against both Kurdism and Turkism.” I would like to congratulate him. This is an important change in mentality. It is a step that makes the separatist-unionist paradigm history.

The prime minister said the official language is Turkish. No Kurd rejects this anyway. When it comes to the issues of autonomy, self-defense and a dual flag, a large portion of the Kurdish population outside of the BDP-PKK line are more cautious and explicitly criticize such plans.

Erdoğan’s non-aggressive speech and new tone is a very important sign. It gives hope for the future.

Todays Zaman, 29.12.2010

Monday, December 27, 2010

Kürt sorunu için cilaların dökülme vakti

Geçenlerde Yasemin Çongar önemli bir tesbit yaptı ve “AK Parti’nin takvimi, hayatın takvimi” başlıklı yazısında, Kürt sorunu üzerine iktidar partisinin kendine ait bir çözüm takvimi olduğunu, ama hayatın ritminin bunu beklemeyeceğini söyledi.

Nitekim BDP tarafından çift dilli hayatın de facto olarak Kürt coğrafyasının rutininin daha fazla içine girmesi atağı, buna DTK’nın Diyarbakır’da topladığı kongrede demokratik özerklik taslağını tartışmaya açması kendine dair bir açılım gündemi olan AK Parti’nin sinir uçlarında sızlama yaptı.

Erken manevralarla BDP’nin barış sürecini sabote etmeyi ve partilerini zor durumda bırakmayı amaçladığını söylediler.

Bizim gazetede yer alan habere göre, devlet yetkilileri beş sene içerisinde Kürtçe’nin anadil olarak okutulması dahil birçok reformun hazırlığı içerisinde olduklarını iletmişler Talabani’ye. Erbil’de Kürtçe öğretim yapacak öğretmenler hazırlanıyormuş.

Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani böyle diyor. Apo’ya “sabırlı ol, savaşı yeniden başlatma, Hükümet’i seçim öncesi zor durumda bırakma” mesajları gönderiyor.


***

Beş yıllık süreyi duyduğumda “Bu çok uzun bir zaman” dedim içimden.
Ateşkesleri altı ay altı ay bin bir meşakkat ve kayıpla uzattığımız bu dik yamaçta, nasıl olur da bu kadar rahat bir takvim işletebiliriz?

Ama belli ki, AK Parti böyle düşünüyor. Seçimlere kadar milliyetçi oyları kaybetmemek, MHP’yi barajın gerisinde tutmak, mümkün olduğunca da Kürt ve kıyı oylarını toparlamak istiyor.

AK Parti gibi meşruiyetini halktan alan ‘devlette yalnız bir siyasi parti’ için anlaşılmayacak şey değil bu.

Gözden kaçırmamak gereken bir ayrıntı var: AK Parti, şu an için rakiplerinden iki kat daha fazla oy toplamak zorundadır. Yüzde 47 yerine yüzde 37 ile iktidar olan eğer AK Parti ise, bunun moral anlamından öte, meşruiyetle ilgili bir etkisi olur.

Çünkü AK Parti bir siyasi partidir, diğerleri ise vesayetin TBMM şubeleri…

AK Parti’nin pragmatik siyasi geleneği kadar, takvim sendromunun altında bu unsur yatıyor. Ama bu açıklamalar hayatı durdurmaya, ya da AK Parti’nin başarısına yeter mi?
Ya da AK Parti ve Türkiye’nin kaderini birleştiren bu anlayış ne kadar doğru?

Birileri sizin takviminizin tıkır tıkır işlemesine sizce çomak sokan siyaset ürettiğinde, onlara “Suikastçı, sabotajcı” diyemezsiniz.

BDP ile ortak bir çözüm ajandanız var da, kalleşlik ediyorlarsa bilemem, açıkça söyleyiniz.

***

DTK’nın demokratik özerklik taslağına gelince…

Benim BDP, DTK ve PKK’yi merkez alan tüm yapılanmalarda gözlemlediğim ciddi bir özensizlik ve acemiliğin olduğu.

Taslak BDP’nin sitesindeki versiyonundan çok daha spekülatif, popülist, muğlak, hedefsiz.

Libya Arap Cemahiriyesi benzeri bitik, köhne bir dikey yapılanma modeli bu.
Dikey-totaliter örgütlenme dünyada terk ediliyorken, toplumu bireyden, aileden, ihtiyarlar heyetinden merkezi parlamentoya gönderilecek temsilciye kadar tek elden örgütlüyor.
Gençlerin cinselliğinden girmiş, ailenin yeniden yapılandırılmasından çıkmış.
Kürt tarihini yeniden yazmaktan bahsediyor. Yani bildiğin Kürt Tarih Kurumu kuruyor.
1921 Anayasası’ndan, BDP taslağından daha geri, tam bir Kürt Kemalizmi.
Okurken içim ürperdi, “böyle bir ülkede yaşamak istemezdim” dedim.
1940 Türkiyesi’ne dönmek gibi.
Taslak, son dakikada hazırlanmış ve sokuşturulmuş kongreye sanki…

***

Geçen Perşembe gecesi konuk olduğum NTV’deki Çiğdem Anad’ın programında Sayın Gültan Kışanak’tan bir türlü köşeli cevaplar alamadım bu konuda. Sağolsun tam bir siyasetçi kıvraklığında çok konuştu ama hiçbir şey söylemedi.

Taslak hakkında sadece “İyi yazılmamış, doğru” diyebildi Kışanak.
Diğer Eşbaşkan Selahattin Demirtaş ise, Galip Ensarioğlu’nun “Özerklik Kürtlerin asıl talebi değil” sözüne “Müsaade etsinler de Kürtler adına siyasi temsilcileri konuşsun” buyurmuş.
Galip Ensarioğlu Diyarbakır Ticaret Odası Başkanı, 10 bin kişilik bir aşiretin önde geleni…

E, peki nasıl tartışacağız biz bunları? Bir yanda AK Parti’nin takvimi, diğer yanda PKK’nin vesayeti…
Özerklik ya da federasyon bütün Kürtlerin talebi değil.

AK Parti’nin sadece kendi takvimini önemseyen kibri ile, PKK’nin ‘bu kasabanın şerifi benim’ efelenmesi arasında mı kalacak Kürt açılımı?

AK Parti kendine mahsus bir çözüm takvimi ve oy peşinde koşarken, PKK de demokratik özerklik adı altında farklı düşünen diğer tüm Kürtleri dışlayan bir egemenlik kurma niyetinde.
Çoğulculuk, demokrasi, özgürlük laflarıyla bezenmiş taslak ve söylemlerin içinden bu zihniyet sırıtıyor.
Bugün Emin Aktar’ın Neşe Düzel’e dediği gibi, birlikte samimi bir biçimde çalışarak çoğulcu bir demokrasi ile tüm kibrimizle iki ayrı faşist devlete varacağımız bir yol ayrımındayız.

Tüm cilaların döküleceği zorlu bir sınav doğrusu.

Taraf, 27.12.2010

Sunday, December 26, 2010

Comprachico’nu tanı belki çok geç değildir

İktidar hiçbir zaman halkları doğrudan karşısına aldığında muvaffak olamadı.
Roma her isyanda, kentten dışarı çıkan anayolların kenarlarında on metrede bir, bir isyancıyı çarmıha gererdi. Elektrik direği gibi, kilometrelerce uzardı o çarmıhlar dizisi. Kentleri kentlere bağlardı.
Yine de yıkılmaktan kurtulamadı.

***

Zorbalık ve güç, ince bir dal gibi kırılıverir, eğer kendini iyi kamufle etmemişse.
Nitekim iktidar teknolojileri de bu önemli bilgiyi modern çağlarda keşfetti.
İktidarı insanın içine bir saatli bomba gibi koymayı...
İktidarın arzularını kendi arzusu, kendi kararı sanmayı...
Halkın, kitlelerin en biriciklerini bizzat kendi elleriyle boğazlamalarını...
Bunu da bizzat yine modern ve yeni birşey olan “ideolojilerle” yaptı.
Milliyetçilik, ulus devletin sıvası olarak icat edilip dinin yerine monte edilince, bıçağın diğer keskin ucu zayıfları, hamisiz kalanları doğramaya başladı.

***

Michel Foucault tarihi kazan bir arkeolog gibi, insanı bir robot haline getiren, onu köle etmek için ruhuna yerleşen iktidar teknolojilerini çok iyi anlatır eserlerinde, deşifre eder.
Deliliğin Tarihi’nde buna direnenlerin, nevi şahsına münhasır olanların, krak çıplak diyerek içlerine saatli bomba konmasına müsade etmeyenlerin nasıl “deli” diye akıl hastanelerine kapatıldıklarını anlatır.

İnancın karşısında modern zamanların mesihi gibi yerleşen bilim ve bilimadamlarının, bizzat bir iktidar aygıtı olarak kitlelerin vahşi ama üretken tüm muhalif potansiyelinin traş edilmesinde zelil bir görev üstlendiklerini bilmek gerekir.

Akıl hastalığı kodeksi ince bir kitaptan, kısa sürede Kutsal Kitabı sollayan bir kalınlığa ulaşır. Akıl hastalığı çeşitleri allahın her günü artar da artar. Bilimadamları halkta yeni arazlar keşfettikçe, kitle kendi kendine teslim eder hırçınlarını, asilerini, seyrelir muhalif düşünce.

***

Geçenlerde dostum Serdar Kaya’nın “Endoktrinasyon ve Türkiye’de Toplum Mühendisliği” kitabını okurken, epeydir unuttuğum bir sürü önemli bilgiyi hatırlama imkanı da buldum. Böyle ezber bozucu kitaplar, tıpkı antivirüs programları gibi, içinize sızmış iktidar virüslerini yakalamanız için enfes bir imkan sağlıyor.

Öncellikle kapakta kullanılan 60’lı yılların Hara Kiri dergisinin “Ordu size bir iş bulur” adlı sayısı enfes olmuş. Karanlık görünümlü, fötr şapkalı orta yaşı geçkin bir erkek, mengeneye sıkıştırılmış bir genç elini büyük bir eğe ile törpülüyor. Parmaklar, ilk boğumlarına kadar törpülenmiş, kanlar akıyor. Müthiş.

Bizim 68 kuşağı orduyla kırıştırıp sivil Meclis’e karşı darbe yapma peşinde koşarken, gerçek 68 ruhu Fransa’da böyle yekten, kökten bir iktidar hiçlemesini gerçekleştiriyordu.

Yahu, bir memlekette her şey mi bu kadar sahte olur? Neyse...

Kaya, yukarıda biraz anlatmaya çalıştığım toplum ve birey mühendisliğini incelerken, Victor Hugo’nun Gülen Adam (The Man Who Laughs) adlı romanından bir parça aktarıyor.
Hugo kitabında Comprachico adını verdiği 17. yüzyılda çocuk ticareti yapan kişileri anlatıyor. Comprachico’lar, aslında çok ama çok uzun zamanlar önce Çin’de icra edilen bir “sanat”ı taklit etmektedirler.
Hugo’nun ağzından aktaralım:

“... Bir çocuk iki ya da üç yaşında alınır ve az çok grotesk bir şekle sahip olan bir porselen vazoya konur. Vazonun altı ve üstü açıktır ki, çocuğun kafa ve bacakları dışarı çıkabilsin. Vazo, gündüzleri dikey olarak tutulur, geceleri ise çocukların uyuyabilmesi için yatay hale getirilir. Bu şekilde çocuk gelişemeden büyümeye ve sıkıştırılmış et ve çarpılmış kemikleriyle yavaş yavaş vazonun dış kıvrımlarını doldurmaya devam eder. Bu şişelenmiş gelişim birkaç yıl sürer. Bir noktadan sonra bedeni hasar düzeltilemez hale gelir. Bu aşama geçildiğine ve bir canavar üretildiğine kanaat getirildiğinde, vazo kırılır ve çocuk dışarı çıkar. Artık ortada kap şeklinde bir çocuk vardır.”


Hugo, konuyu analiz ederken şunları söylüyor: “İnsandan bir oyuncağın başarılı olabilmesi için ona erkenden el atmak gerekir. Bir cüce henüz küçük iken şekle sokulmalıdır. (...) Bu nedenle de böyle bir sanat doğdu. Bir insanı alıp canavar haline getiren terbiyeciler ortaya çıktı. (...) Terbiyeciler, Tanrı’nın ahenk koyduğu yere, biçimsizlik, mükemmel bir resim koyduğu yere ise bir karikatür koyuyorlardı. Ancak uzmanların gözünde mükemmel olan karikatürdü.”

Günümüzde insan terbiyecileri açıktan açığa bu yöntemi kullanmıyorlar. Bizi çocuk halimizle alıp bir vazonun içine yerleştirip bedenimizi şekillendirmiyorlar. Tıpkı emperyalistlerin ordularını sömürgelerin üzerinde salmaktan vazgeçtikleri, onları çokuluslu şirketler ve onursuz siyasilerini satın alarak uzaktan sıfır maliyetle yönettikleri gibi.

Ay Rand, çocuk tacirlerinin yerini alan eğitim sistemine velilerin artık kendi elleriyle teslim ettiklerini söylüyor. Artık hedef beden değil, ruhları, zihinleri ele geçirmek. Onlar terbiyeciler gibi suç işleyen yaratıklar değil, işlerini açıktan yapıyorlar.

Artık vazolar yok, ordular, okullar, hastaneler, hapishaneler var. Çocukları vazoya değil, itaat eden topluma uyduruyorlar.

Taraf, 26.12.2010

Thursday, December 23, 2010

Kürt sorunu ve Millet-i Hakime kibri

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, 15 Aralık’ta İnsan Hakları Haftası kapsamında İHD Diyarbakır Şubesi’ne yaptığı ziyarette şu ifadeleri kullanmıştı:
“Devletin yasal ve anayasal düzenlemelerini beklemeyeceğiz. Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde ve yaşamın tüm alanlarında iki dilli hayat olacaktır. Bugün BDP’lilerin bir kısmı anadilini bilmiyorsa bu onların değil, devletin utancıdır”.

Tanınmış haklara sahip çıkılması ve antidemokratik hak ihlallerine de şiddetten arınmış bir tepki verilmesini ima eden ve itici gücü "sivil itaatsizlik" olan bir makas değişimine gidiyordu BDP.

Bu açık bir siyasi tavır değişikliğiydi aslında.

Ardından Meclis”te Kürtçe konuşan BDP’liler ve Diyarbakır’da DTK tarafından Demokratik Özerklik taslak metninin tartışmaya açılması geldi. Tartışma gerçekten başladı. Meclis Başkanı Şahin’in “Bedeline katlanırlar” türünden 1991 yılında yeminlerini Kürtçe yapan SHP’li Kürt vekillere gösterilen tepkiyi anımsatan bu kibir, Demirtaş’la yapılan görüşme ile giderildi.

Doğrusu Şahin de, Demirtaş da ciddi bir olgunluk sergilediler.

Hata zannederim anlaşılmıştı. AK Parti ise tartışmaların olgunlaşmasını, kamuoyunun vereceği tepkiyi gözleyen bir sessizlik içindeydi.

Genelkurmay’ın muhtırası, hemen onun yanında hizalanan Bahçeli ve CHP de kendilerinden bekleneni yaptılar.

Ama dün, mesela Fatih Altaylı, Erdoğan’dan BDP’ye okkalı bir şamar beklediğini ve bunun her an olacağını muştulayan-temenni eden, Erdoğan’ı etki altına almayı amaçlayan “özel” bir yazı yazdı.

Bu gazeteler bunun için varlar. Kritik anlarda, kritik müdahaleler…

Yeni Şafak Gazetesi ise “BDP Tahammül Sınırını Zorluyor” gibi bir manşetle çıktı.

Çok sembolik olduğu için bu hemen ortaklaşıveren zihniyet üzerinden Kürt sorununu nasıl çözmek istediğimizi veya istemediğimizi anlatmaya çalışacağım.

Haber niteliği taşımayan, tamamen okura seslenen bir tavır manşetiydi Yeni Şafak’ınki.

İki dilli hayat ve demokratik özerklik tartışmaları ile BDP Kürt sorununda kamuoyunda oluşan olumlu havayı dört koldan yok etmeye çalışıyormuş.

Hasılı BDP’liler (Herhalde bu partiyi destekleyen milyonlarca Kürt de) tahammül sınırlarını zorlamaya başlamışlar.

Sormak istiyorum…

Ne olurmuş!

Yani BDP bu yeni siyasetinde –ki muhtemelen- direnirse, TSK, Fatih Altaylı, Devlet Bahçeli, Yeni Şafak ne yaparlarmış?

Sizin tahammül sınırlarınız zorlandığında, o sınır Kürtler tarafından aşıldığında “Rutin dışına” mı çıkacaksınız? Savaşa devam mı edeceksiniz, ne demeye getiriyorsunuz?

Kötü haberi Mesut Yeğen verdi. Kürtler bundan çok daha kötüsüne de hazırlar. Onlar ölmeye, aç kalmaya, geceleri korkuyla uyumaya bizden daha alışıklar, biraz daha dişlerini sıkarlar, yani sizin onlara yüzyıllardır layık gördüğünüz tek dilli “normal” hayatlarına devam ederler.

İstediğiniz bu mu?

Biz değil miydik Kürtlere, eller tetikten çekilsin, siyasete yönelin, siyasi taleplerle gelin, tartışa tartışa çözüm bulalım diyen?

Ben bu köşede Kürtlere, Apo’ya, Kürtlere hitaben defalarca yazdım, artık bu süreçte –bence hep öyleydi- can almak vampirliktir, siyaset, o da yetmediğinde sivil itaatsizlikle yola devam edilmeli diye. Bu gün Apo’nun Talabani’yi gönderdiği “Silah bırakmak istiyoruz” mesajını haybeye mi önemseyip manşet yapıyoruz biz?

Şimdi Kürtler siyaset yapıyorlar.
Doğruları ve yanlışlarıyla…
Demokratik özerklik taslağını tartışmaya açıyorlar. Arkadaşım Kurtuluş Tayiz’in geçende yazdığı ve Fatih Altaylı’nın dün alıntıladığı gibi, bu art niyetle mi yapılıyor, PKK’nin bölge üzerinde kurmak istediği antidemokratik diktatörlüğün bir manivelası olarak mı kullanılıyor?

Diyelim ki öyle…
Silahların susmasından ileri bir durum değil mu bu?

Ne bekliyorduk peki?
Kırk bin ölüden sonra bölgenin aniden Norveç tipi bir demokrasiye geçmesini mi? PKK’nin buharlaşıp yok olmasını mı? “Siz nasıl uygun görürseniz öyle olsun, bize lütfettiğiniz kırıntılara razıyız” demelerini mi? Silahı bırakın derken temcit pilavı gibi sürekli verdiğimiz İrlanda, İspanya örneklerinde nasıl ilerlemişti ki bu süreç? Sinn Fein neydi peki? Gerry Adams kimdi?

İmralı’nın muhataplığını kutsuyor, bunun savaşı bitirmek için büyük bir şans olduğunu, devletin tabi ki Öcalan’la görüşmesi gerektiğini, Öcalan olmazsa Kürt muhataplığının parçalanacağını biz söylemiyor muyduk?


PKK’ye ateşkes çağrısı yapar, seçimlere kadar silahlar susar, zaman su gibi akarken, bu zamanı doğru kullanmak adına Kürt siyasetine, sizin hassas sinir uçlarınızı uf etmeyecek, ama bir yandan da barışı getirecek önerileriniz varsa lütfen lütfedip söyleyiniz, kendinize saklamayınız.

Kürtler size sormadan bir işe kalkışmışlar. Şimdi zamanı mı değil mi demeden hem de…
Birkaç on yıl daha sizin keyfinizin yerine gelmesini beklemeden, bir hatadır etmişler.

Affetmek büyüğe yakışır.
Hele siz bu kadar büyükken...
Taraf, 23.12.2010

Monday, December 20, 2010

‘Yeni’ CHP’nin siyasete mahkumiyeti

CHP bir devlet partisi, 70’li yılların Karaoğlan’lı ve onun kontgerillayı telaffuz ettiği dönemini ihmal ederseniz, günümüze kadar bu gerçek hiç değişmedi.

CHP bir devlet partisi olarak tepede kuruldu, bugün de yine tepeden format yiyor.

Artık belli ekonomik güç odakları mı, Ergenekon’un darbeden ümidi kesmiş son halkası mı, yoksa gavur işi mi bilinmez, bir Baykal kasetiyle, iktidara yürüyen bir “yeni” CHP yaratılmak isteniyor.

Bu çok doğal, CHP’nin kimyası gereği, bu bürokrat, vesayet partisinin başka türlü yeniden dizayn edilmesi zaten mümkün değildi.

AK Parti’nin halka dayalı güçlü ve başarılı iktidarı karşısında “Hükümet etme ile iktidar olma”nın makası cumhuriyet tarihi görülmemiş biçimde kapandı.

O makas Ak Parti’nin “askerle aramı iyi tutayım, kendimi kabul ettireyim” anlayışı yüzünden tam kapanmasa da, bu gün iktidar halkın yarattığı bir siyasi partiye, yani sivillere geçmiştir.

Bunu tersinden okuduğunuzda, vesayet gerçek, gizli, son sözü söyleyen makamından kovulmuştur.

O gerçek, gizli iktidarın TBMM’deki temsilcisi CHP olmuştur. Nasıl ki, “1. Dünya Savaşı’nda Almanya yenilince biz de yenilmiş” sayıldıysak, CHP de vesayetin iktidardan kovulması ile muhalefet görünümlü daimi iktidarından kovulmuş, bu sefer hakikaten “muhalefet”e geçmiştir.

CHP, Kemalist elitlerin kurduğu 87 yıllık “cennet”ten, gerçek dünyaya düşmüştür.

Baykal operasyonu ile olan bitenin Türkçesi budur.

Bu tepede dönen dizayndan iyi bir şey çıkabilir mi diye sorduğunuzda, aklı başında kimse pek iyimser olamıyor.

Ama biliyorsunuz, lağım suyu bile işlemlerden geçirildiğinde Hamidiye kaynağı gibi içilebilir hale geliyor.

Peşin hükümlü olmamak lazım.

Baykal operasyonunu, dolayısıyla “yeni” CHP’nin perde arkasındaki gerçek reformcuları neler planlıyor bilemem, ama siyaset bir bilim dalıdır, falcı olmaya gerek yoktur.

CHP bu siyaset denkleminde sadece bir girdidir; yani denklemi büyücülere, WikiLeaks’in kriptolarına başvurmadan kurabilir, anlamlı tahliller yapabiliriz.

CHP’deki bu değişim, Ak Parti devriminin, onun canlı tabanının bir sonucudur.
“Yeni” CHP, aslında Ak Parti’nin eseridir…

Vesayet, Ak Parti karşısındaki çaresizliğinden siyasete soyunarak kurtulmaya, seçimle iktidar olmaya çalışacak gibi. Fırsatını bulursa muhtıralardan ve vesayet bürokrasisinden de faydalanmaya çalışacaktır. Yani AK Parti asker konusunda tökezlerse, merak etmeyin CHP şipşak eski haline döner.

Bu da Ak Parti’nin sorunu, ayık ve uyanık olsunlar, askerle flört etmeyi bıraksınlar.

Ama muhtemelen böyle bir durum olmayacak. CHP siyasete anlamlı katkılar yapma durumunda bulacak kendini. Üstelik bunu yapmak için proaktif olmasına bile lüzum yok, siyasete katkısı gölge etmeme, çözümleri elit Kemalist taban nezdinde meşru kılma şeklinde olacak umarım.

Nasıl mı?

Bizim gazete dahil son Kurultay üzerine değerlendirmeler –PM’ye Binnaz Toprak’ı sokan Radikal ve tabii ki malum medya dışında- oldukça kötümserdi.

Haziran seçimlerinde iktidara oynayan bir partiyi değerlendiriyorsanız, evet ben de bu kötümserlerdenim.

Ama yeni CHP’nin işlevi bu olmayacak. Yeni CHP Ak Parti’nin yolunu düzleyecek, ona sıkıştığı siyaset darlıklarında hayat öpücüğü üfleyecek.

Haberal’a gönderilen selamı, muhtırayı anmamasına, bir kez bile Kürt diyememesine bakmayın Kılıçdaroğlu’nun.

İçi dolmamış, tarif edilmemişliğine rağmen ağzından çıkan 41 vaat, önümüzdeki dönemde siyaseti rahatlatacaktır, Ak Parti’nin yükünü kısmen de olsa alacaktır.

Yeni bir Anayasa’dan, Askeri Danıştay’ın, YÖK’ün, seçim barajının kaldırılması, faili meçhullerin aydınlatılması, Kamu İhale Yasası’nın düzenlenmesinden bahsetti Kılıçdaroğlu.

Bunların bir devlet partisi lideri tarafından sadece telaffuz edilmesi bile değişimin gücünü gösterir, asla küçümsenmemeli.

Kılıçdaroğlu yumurta kapıya dayandığında yan çizse de fark etmez, normalleşme sağlanmıştır.

Bu durum Ak Parti’yi bir yandan rahatlatırken, bir yandan da mazeretlerinden azat edecektir. Kılıçdaroğlu vaatlerinin tüm sentetikliğine rağmen, Ak Parti’nin ileri hamle yapmasını zorlayacaktır.

Nitekim Başbakan’ın dünkü Bitlis konuşması Kurultay’dan güçlenerek çıkan Kılıçdaroğlu’na bir cevaptı.

Kurultay’da bir kez bile “Kürt” diyemeyen Kılıçdaroğlu’na nazire edercesine 8 kez Kürt dedi Erdoğan.

Bununla da kalmadı “Kürt halkı” sözünü telaffuz etti ilk kez.
CHP’nin katkısı da şimdilik bundan öte olamaz. Ben buna dünden razıyım.

Taraf, 20.12.2010

Sunday, December 19, 2010

Büyük kovuluş

Kovulmaktan bahsetmiştik geçen pazar.
İnsanın “kibir” şeklinde tezahür eden kovulmaya verdiği tepkiden.
Nereden kovulduğunu bile hatırlamayan esir hafızalarının onları hep rahatsız etmesinden.
“Evine dönmelisin, hakkını aramalısın” diyen o iç sesten.
Çarelerden hiç bahsetmedik.
Çünkü en zoru da o.
Çarelerden uzak durmak ve bir çarenin olduğunu bilmenin kurak sıkıntısı...
İnsanı hep kovulmuş tutar, hep yasta ve sürgün tutar.

***

İnsanoğlu bir kovulmayla düştü bu dünyaya.
Cennetten düştü.
Cenetten kovuluşun, pagan mitolojiler dahil üç dini de içeren benzer kurgusu, bize bir şey anlatmalı.
O da aslında hepimizin dönecek bir yeri olması gerektiği fikrine bu kadar ihtiyaç duyulması.
İnsanoğlu kovula kovula sürekli yer değiştiriyor bu dünyada.
Adem ve Havva’yla başlayan kötü kaderimiz hiç değişmedi.
Sürekli yer değiştirdik.
Nuh ve Lut’la kıyamete, Musa ile vaadedilen topraklara, İsa ile önce Mısır, sonra gökyüzüne, Muhammed’le de Mekke’den Medine’ye...

Yahudiler dünyanın her yerinden kovuldu, Müslümanlar Endülüs’ten. Siyahlar sonu gelmeyen gemilerle okyanusun ötesine kovuldular esir olarak. Kızılderililer vadilerinden, dağlarından, ruhlarından kovuldu. Çerkesler dağlık ülkelerinden, Ermeniler Anadolu’dan, Filistinliler evlerinden kovuldu.

Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu, kendi evinde onurlarıyla yaşamaya çalışan Kürtlerin dramıdır. Bir buçuk milyon Kürt yakılan köylerinden kovulmuşlardır. Büyük şehirlere savrulmuşlar, acı çekmeye mahkum edilmişlerdir.

***

Beş bin yıllık uygarlık tarihi, dünyanın yaşına orantılığında “bir an” gibidir. Bu beş bin yılı dünyanın yaşı üzerine ekleseniz, yıkılan İkiz Kulelerin üzerine bir bozuk para koymuş olursunuz, o kadar

Ve bu kısa “anı” hızlı çekimle oynatma imkanınız olsa, ya da yansıdığı uzayın boşluğunda onu yakalama...

İnsanları hep hareket halinde görürsünüz. Öbek öbek, boy boy, millet millet, çoluk çocuk...

Tozlu, çamurlu, gri yollarda tek bir kederli yüze dönüşür o kalabalıklar.
Ölümün yüzüdür o.
Kovula kovula ölümün kıyısına gelirler. Bir kocaman kıllı bir el iter arkalarından.
Acılı sürgün biter.

***
Ama bir de çareler var değil mi?
Bu dünyada, çaresiz, fakir, yalnız insanların ölümü çare, deva olarak görmelerini önlemek de mümkün.
İnsanların o son yolculuğuna, bu dünyada sevgiye, aileye, zevke, eğlenmeye, çalışmaya, yaratmaya doydukları yaşlılık yatağında çıkmalarını sağlamak da mümkün.
Birarada yaşamak mümkün.


Türkiye artık böyle güvenli bir yer olmalı.
Türkiye insanların sürgüne değil, yurdun her güzel ve güvenli yanına gezmek için hareket ettikleri bir yer olmalı.
Herkes “Ne mutlu buralıyım” diyebilmeli, her kim olursa olsun.
Türkiye artık insanların kendi vatanında gurbete çıktıkları bir yer olmamalı.
Beyaz Toros’lu şeytanların evlat avladıkları, can aldıkları, insanların kuytu köşelerde birbirlerine felaket fısıldadıkları bir cehennem olmamalı artık bu ülke.

Benim devleti bekleyecek halim yok doğrusu.
Ne AK Parti’nin daha demokrat olmasını, ne CHP’den özgürlükçü, kemalizmle hesaplaşmış bir muhalefet çıkmasını, ne Ergenekoncu “Sol”un toparlanmasını, ne de üçüncü yolcu şımarıkların yola gelmesini bekleyecek sabrım var.

Çare ne o zaman?
Muhabbet.
Daha çok iletişim, daha çok cesaret, daha çok merak.
Birbirimizi kendi inlerimizde ziyaret edecek, karşımızdakilerin hikayesini merak edecek ve onları dışarı davet edecek cesur yüreklere ihtiyaç var.
Ama en zoru da, sanıldığının aksine, kendi hikayeni anlatabilme cesareti.
Siyaseti de muktedirleri de alt edecek şey, onları yönetecek denli güçlü bir sosyal ilişkiler ağı olmalı.
Güçlü, birbirleriyle ilişki içerisinde, sürekli diyalog ve eylem halindeki “küçük ve sıradan insanlar” bu ülkeyi değiştirmeli.
Değişim bu sefer tepeden değil, aşağıdan yukarı gelmeli.
Barışı, birbirimizin hakkına sahip çıkarak muktedirlere dayatmalıyız.
Kardeşime dokunma diyebilme cesaretini gösterebilmeliyiz.
En çok da, kendi “cemaatlerimizde” yalnız kalma, aykırı ses olma şovalyeliğini göstermeliyiz.
Demokrasi çabamız, iktidardan zalimlik yapma tekelini ele geçirme saplantısına kaymamalı.
Tektipleşmeyi sığınak olarak görmemeli, başkasının kendisi gibi yaşama hakkının bizim özgürlük güvencemiz olduğunu hazmetmeliyiz.
Bunu ancak birbirmizi daha çok tanıyarak, kopan ilişkilerimizi onararak, mağduriyetimizi sürekli kutsamak yerine, barışı anonimleştirerek başarabiliriz.

Bakın o zaman nasıl değişiyor siyaset de, ordu da, bürokrasi de.
Düne kadar bizden hesap sorulamazdı, çünkü kapandığımız inlerimizde kördük, sağırdık, çaresizdik.
Ama artık görüyoruz, biliyoruz, duyuyoruz.
O zaman artık bu ülkede yaşanan her zalimlikte bizim de sorumluluğumuz var.
Sürgünden kurtulmanın tek çaresi, kendi sorumluluğuna yerleşmektir.

Taraf, 19.12.2010

Thursday, December 16, 2010

Sona ile Zekeriya

Geçen günlerde bir genç, hayatının kendisi gibi baharında olan iki genci kafalarına birer kurşun sıkarak öldürdü.
Önce kızkardeşi ile evlenen Zekeriya Vural’ı, beş saniye sonra da öz kardeşi Sona’yı…
“Zekeriya’yı vurduktan sonra, kızkardeşim bana dönüp, donuk donuk baktı” diyor.
Şimdi zamanı o noktada durduralım.
Bir insanın içindeki pimi çekilmiş bombanın, yürekte sallandığı pamuk ipliğinden kurtulup yere düştüğü o an…
Bir insan, bir diğer insanı nasıl öldürmeye karar verir?
Hangi nefret, kin, bozukluk kızkardeşinin beynine kurşun sıkmaya neden olur?

Donuk donuk bakan Sona’yı da öldürür ağabey.
Artık hayatını kaybetmiş üç genç vardır ortada.



Kızın ismi Soney diye geçse de, aslında Sona'dır… Bu küçük ayrıntı bile bombanın patladığı ana kadar geçen sürenin ne acılı, travmalı, sıkışık olduğunun kanıtı.
İlk biz yazdık. Cinayetlerin işlendiği gün, ulaştığım kaynağım Zekeriya Vural’ın ailesinin de 1915 soykırımından sonra Müslümanlaşan Ermenilerden olduğunu söylemişti. Hatta damadın ailesinin bir kısmı hala Ermeni’ydi. 1915 sadece yüz binleri yok etmemiş, hayatta kalabilenleri de böyle parçalayıp bölmüştü.
Şu, epey aşağılama da içeren “Dönme”lerdendi Vural ailesi de…


Aslında iki genç Samatya’daki mahallelerinde birbirlerini sevip birleşmeye karar verince, bu durumun bir yakınlık vesilesi olması bile beklenebilirdi değil mi?

Ama öyle değil! Maalesef öyle olmadı.

Sorun çıkar. Sona’nın ailesi evliliğe yanaşmaz. Çocuk ne olursa olsun Müslümandır. Zekeriya hastaneye bile düşer sevdasından. Hem de Yedikule Ermeni Hastanesi’de tedavi görür.
Sona’nın ailesi yumuşar, Hıristiyan olması şartıyla evliliğe izin verir. Resmi nikah olur, ama Zekeriya Hıristiyan olmaz, haliyle Sona’nın ailesinin hayali olan kilise nikahı da...
Çünkü Zekeriya’nın annesi, Ermeni kimliklerinin ortaya çıkmasından korkmaktadır. Eğer kilise nikahı olursa, hep unutmaya çalıştıkları Ermeni kimlikleri gündeme gelecektir. Düzenleri, huzurları bozulacaktır.
Geçmişin hayaletleri dünyalarını ele geçirecektir.

Sona’nın ailesi kendini kandırılmış hisseder. Özellikle de ağabey çok sinirlenir. “Türkler” yine kandırmıştır onları.



Trajediye bakar mısınız? 1915 soykırımın birini Ermeni bıraktığı, diğerini de Müslüman-Kürt’e dönüştürdüğü iki Ermeni ailenin evlatları, din ve ırk farkı yüzünden öldürülüyor.
Yüzleşilmeyen bir felaket, artçı sarsıntılarını bir türlü kesmiyor, sürekli can, ruh, bedel almaya devam ediyor.
Bugün Türkiye’de “Dönme” diye tabir edilen belki on binlerce Ermeni asıllı Müslümanlaşmış, Türkleşmiş, Kürtleşmiş insan yaşıyor bu ülkede.
Türkiye demokratikleştikçe, korku bulutları dağıldıkça onlar görünmeye başlayacaklar.
Hazır mıyız onları karşılamaya, onları oldukları gibi kabul etmeye?



Ermenilerde töre cinayeti görülmez. Bu benim tanık olduğum, hatırlayabildiğim ilk vaka.
Ermeniler dik millettir, inatçıdır. Asimilasyona dirençlidirler. Kimlikleri ve dinlerine aşırı bağlıdırlar. Bu yönleri ile hep göze batarlar. Ama komşularına karşı mesafe koymazlar, evlerine, yüreklerine teklifsiz alırlar, gerçek bir ilişki kurarlar, mış gibi yapanı azdır.

Nitekim, cemaatin nüfusu hızla azalsa da, her beş Ermeni gencinin neredeyse üçü, Ermeni olmayanlarla evleniyor bugün.

Tamam, çok sıkıntı çekiliyor, aileler evlatlarını reddediyor bazen, ama zamanla yaralar geçiyor, durum kabulleniliyor. Kimse kimseyi vurmaya da kalkmıyor.

Rahmetli annem Çerkes, rahmetli babam da Ermeni’ydi, biliyorsunuz.
Ben akraba hasretiyle büyüdüm. Biz çocuklar olarak çok acı çektik bu durumdan.
Halamla ölümünden birkaç gün önce helalleştim. Çoğu akrabamı ise hiç tanımadım.

Bunlar, “Ne olmuş ki canım” denecek türden şeyler değil.
Sadece Ermeniler değil, Müslümanların da, diğer milletlerin de çoğu çocuklarının kendi dini, milli örf ve adetleriyle uyumlu evlilikler yapmasını arzu eder.
Bu sadece milliyetçi bir yaklaşım değildir, çıkacak sorunlardan da çocuklarını sakınmak isterler çünkü.
Lakin, evlilik, iki aileyi ve cemaatleri ilgilendirse de, o iki kişinin alacağı kutsal bir karardır.
İnsanların kimi seveceğine genler, diller, dinler, ırklar, gelenekler karar veremez.
Son sözü iki yürek söyler. O son söze herkesin saygı duyması gerekir.

Sona ile Zekeriya’ya bu hak tanınmadı.
Çok mutlu olacaklarını düşündükleri bir geleceğin hemen kıyısından ölümün vadisine itildiler.
Allah rahmet eylesin.
Asdvadz hokin lusavore.

Taraf, 16.12.2010

AK Party’s stalemate and hosts’ acrimony

We recently entered into another heated atmosphere of debate, this time over the latest student protests and how they were supressed by police.

The debates started to roll on when several students from the Student Collective protested the meeting Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan was having with university rectors at Dolmabahçe Palace and attempted to enter. They were prevented from doing so by the police. And at all once politics got immersed completely in it.

It later flared up further when the same group hurled eggs at Süheyl Batum of the main opposition Republican People’s Party (CHP) and Burhan Kuzu of the ruling Justice and Development Party (AK Party), who had been invited to deliver speeches on the Constitution at Ankara University. Batum was luckier.

Indeed, the aggressive group was ideologically closer to the CHP. However, Kuzu, a distinguished scholar and professor of constitutional law and a fair-minded politician, was the target of an egg-throwing attack that goes well beyond the right to protest. This angered Kuzu, who almost called students “brainless” and said that the dean must resign. Prime Minister Erdoğan lent support to Kuzu, saying that university management failed to take measures to prevent the attack.

Thus, we were forced, as usual, to depart from the very heart of the debate, or more correctly, we were brandished away from the essence of the debate to superficiality. Although we should be discussing the encounter between students and police officers, which ended up with a pregnant girl losing her baby, and how this encounter could happen in a civilized country, the topic was diverted to another dimension leading to Ergenekon, on the one hand, and to self-imposed boundaries of protest, on the other.

Indeed, we once again found ourselves in the harshness of having lost our habit of peaceful coexistence.

I frequently reiterate that Turkey has been witnessing a large-scale contention over power and ideology since 2002, when the AK Party stepped in as the single-party government. Sometimes we forget about the whole picture and are lost in the chemistry of the debate we are having at the moment. This is because much of the debate is shaped not according to the subject matter at hand, but as per the very sides to that subject matter.

Opposition stemming from hatred
It is crystal clear that there are some groups that harshly oppose, out of their hatred of the AK Party, whatever it says, does and represents. The AK Party has become the most successful and most impressive political party of the republican era. As it gets ready for its third term in office, the AK Party’s former foreign minister is now sitting in the highest post in the country along with his headscarved wife, and serving at the same time as commander-in-chief. For the Kemalists, the fact that such a person occupies Mustafa Kemal Atatürk’s position while the second highest position -- that of prime minister -- is being occupied by a strong, successful and charismatic politician who asserts his Muslim identity and whose wife also wears a headscarf, and who is a former member of the National View (Milli Görüş) is the proper description of hell.

This is because they believe this country truly belongs only to them. They see these positions as stolen from them, i.e., the dominant nation. The Muslim masses -- with whom they never thought of sharing power or whom they would never allow to come close to power and who would give them a sense of nightmare when they saw them in the cities -- have emerged as a social, political and economic phenomenon, creating a trauma for them from which they are very unlikely to recover.

Accordingly, military coups, Ergenekon-type networks, the continuation of Kurdistan Workers’ Party (PKK) terrorism, heavy economic crises, natural disasters such a big earthquakes that may destabilize the country, all sorts of killings, massacres, rebellions, etc., are miracles they anxiously wait for. For in this way they expect the AK Party will be neutralized and this “counter revolution” will end.

They can therefore not be expected to view recent fault lines such as Ergenekon, the judiciary, the coup plans, the constitutional amendments, etc., from the perspective of principles, universal law and human rights. What happens then? On the surface, they argued against the referendum package, held on Sept. 12, 2010, and many of the victims of the Sept. 12, 1980 military coup said “no” to the package, which sought to allow the trial of the perpetrators of that coup, but on the morning of Sept. 13, 2010, they rushed to the Sultanahmet Courthouse to file an official complaint against Kenan Evren, the chief of General Staff who overthrew the government during that coup, or they buy stability from the İstanbul Stock Exchange (İMKB), predicting the referendum outcome to be “yes” ahead of Sept. 12, and realize their profits on Sept. 13.

This may sound a contradiction to you or me, but it is certainly very consistent behavior for them.

But there is more. As seen in the latest incident, we actually do not discuss anything; we just pretend to do so. The content of these so-called debates is insignificant as the intention is to give the greatest damage to the other side.

It is essentially a war. The tools or weapons of war may be topically or terminologically harmonious with the subject matter we are debating at the moment, such as law, the judiciary, Ergenekon, coups, etc., but they do not go beyond being just the grounds or instruments for the ongoing war.

And this results in many contradictions.

This is actually a very understandable situation. Let me ask you: Who founded this country in the 1920s? The public or the Kemalists, who were supported by members of the pro-Community of Union and Progress (CUP)?

The public was of course not aware of what was going on and certainly did not have the power or authority to decide how things would be in the future. What happened actually was the continuation of the despotism of Abdülhamit II after changing shape. It was a change in name, not of regime. As a matter of fact, all former pro-CUP bureaucrats served the single-man status of one and indisputable leader, Mustafa Kemal, at the most critical positions across the “new” country. Let me give you an example: If the public had been asked in 1923, i.e., one year after the sultanate was abolished, “We intend to abolish the caliphate as well. What do you think?” What do you think their answer would have been?

Suppose -- I know it is unimaginable -- that a referendum had been held, asking the public approval for the hat or alphabet revolution. What would have been their reaction? How would their choice have been implemented?

So let us not deceive ourselves. The bitter truth is that this republic was founded on the imaginations, fancies and ambitions of a handful of people. But don’t worry about it, as this is how it often happens, particularly in the East. Later, the wrongs can be corrected by the long-living public.

This is what is happening in Turkey as well. Turkey is being re-established by the public. The public is affixing its seal on the state. I call it the process of “re-establishment.”

However, there is something that we must not ignore. We should not be entrapped by the convenience of crude generalizations. The last 85 years of the republic, haven’t they reshaped all of us? Haven’t they changed us in a positive or negative way? Is the public currently establishing what it would have done if it had been given a chance in 1923 or something suis generis, also shaped by the past 85 years?

The latter, of course. If we look at history by seeking the absolute good or evil there, we will certainly catch a disease from it. We must therefore be cool-headed and try to understand it calmly.

We are a generation made by this republic. This holds even if we feel ourselves to be “colored” or marginalized. These 85 years have made a significant impression on our identities as Muslims, Turks or Armenians, and on our lives and actions.

Kemalist neo-nationalists can in fact get over their arrogance of claiming that the country only belongs to them as well as their fear of being dethroned as a class. In doing so, they will see that this society has mixed and blended together, albeit through persecution or sorrows and tragedies, and that this has created an irrevocable value. You may call this the success of Kemalism or the public’s struggle for survival, but it is in the veins of all of us.

Is it not for this reason that the AK Party, the movement of volunteers, the Kurds and the Armenians are all organic structures unique to this country?

But our current problem is this: Until now, all other social groups had been forced to “adapt” to this process through oppression and engineering. Today it is the turn of the Kemalists, who used to see the country as belonging to them, to adapt to it as well. They are luckier in that they do not have to suffer the sorrows Muslims have suffered or pay the price Armenians have paid with the property tax or give the losses Kurds have given. But they do not want to be in harmony with the groups around them, which are eager to live with them in harmony.

Like spoiled kids, they obsessively seek to return to the conditions in place and concessions they had some 30 years ago.

Accordingly, debates are always fixed on their we-don’t-want-it attitude. Their mantra is the same despite its different manifestations.

Unfortunately, this process of adaptation has to be quicker. Turkey urgently needs a meaningful and up-to-date opposition. The lack of one gives the AK Party another burden: doing it all alone. The extreme reaction to the latest student activism is, I think, the result of exhaustion from this burden and of being treated unfairly all the time. As a matter of fact, as it heroically tries to solve the country’s huge problems, it is tirelessly defined as an evil group with a secret agenda and always feels the threat of being closed down. And the scandalous coup claims targeting the AK Party in documents the police seized during a recent search at a naval base in Gölcük confirm the party’s sense of being victimized. Furthermore, the opposition fails to adopt a democratic and principled attitude, but sticks to its motto of “The AK Party’s enemy is my friend.”

However, we cannot altogether abandon our responsibility by just pointing to the irresponsibility of our rivals. In my opinion, this is the real gauntlet the AK Party has to go through, and certainly the toughest of all previous ordeals. This is because when the coups, the tutelage and Ergenekon are all eliminated, what will remain is a group of people corresponding to some 25 percent of the nation. And we have to live together with them on equal terms and without inflicting on them the injustices they inflicted on us in the past -- and without falling into the same traps of being in governance.

For this reason, all of us, including Mr. Prime Minister, all members of the AK Party and all democrats, like us, who support the AK Party in principle, should be calm in the face of their harshness and crudeness, and stick to the universal pegs.

Only then will history stop recurring and we will begin to genuinely discuss and appreciate each other.

Todays Zaman, 14 December 2010, Tuesday

Friday, October 15, 2010

Religion and politics, and the recent ‘surah wars’ in the Turkish political arena

I do not think that this interesting situation has as yet attracted the analysis and debate that it deserves. In order, however, to understand Turkish politics and the changes occurring in society, one must take the time to closely examine these developments and their underlying causes and motivations. This, then, is the aim of my modest column. Before entering into the body of my article, however, I would like to clarify that I took much inspiration and many ideas from my dear teacher, Ergun Özbudun, and William Hale’s book, “Islamism, Democracy, and Liberalism in Turkey.”

The fact that the SP, under the leadership of Numan Kurtulmuş, staked out a place on the “yes” front of the recent referendum was in fact a cause for some serious concern amongst the traditional flanks of the party. Though not expressed clearly, the pro-freedom profile that crystallized with the “yes” vote on the referendum was a reminder of the reformist movement within the ranks of the RP and the FP, a movement that saw the Recep Tayyip Erdoğan- Abdullah Gül-Bülent Arınç struggle with party traditionalists. This particular evolution within the party, which led to the emergence of a second conservative democrat movement, spelled, in fact, the end of the National View movement. After a party congress on Aug. 21, 2010, marked by a series of unpleasant events, it was Fatih Erbakan’s stance on Kurtulmuş which caused Erbakan to say, “He needs to know his place, either he will pledge his fealty, or he’ll go.” Kurtulmuş discussed the events of Aug. 21: “It [the Aug. 21 iftar dinner raid by a group of pro-Erbakan SP members who were protesting Kurtulmuş] was worse than the Feb. 28, 1997 coup. It was as though humanity had ended.” These two events seemed to mark a point of no-return in terms of divisions.

It would be overly simplistic to explain away these stances by calling them “ownership quarrels” or any such thing. In fact, the conservative bedrock of voters in Turkey has been undergoing some serious changes every since the Sept. 12 coup, or perhaps since that period which saw the sui generis success wrought by conservative Turgut Özal. To wit, the sort of pro-freedom, open-to-the-world and self-confident Özal conservatism that emerged with the collapse of the Motherland Party (ANAVATAN) found a reciprocity from the National View movement, which stood close to it many ways. Contrary to perceptions regarding this, the National View movement has in fact never been a marginal political movement in Turkey. Briefly, the MNP was formed in 1970, forced closed in the 1971 coup, turned later into the MSP, and took 11.8 percent of the vote in the first elections into which in entered in 1973, thereby proving itself a midsized key party, with 48 deputies headed to Parliament. And thus, it joined the ranks in 1974 -- alongside other midsized key parties such as Süleyman Demirel’s Justice Party (AP), the Nationalist Movement Party (MHP) and the Republican Reliance Party (CGP) -- to make up the Milliyetçi Cephe (Nationalist Front) government. The National View movement continued on its way following the Sept. 12, 1980 coup under the name of the RP, and had a stunning success with the election of Erdoğan to the position of mayor of İstanbul in the 1994 regional elections. By this time, the RP had increased its share of the vote to 19.1 percent. A full 29 regional centers, in both İstanbul and Ankara, were now under the National View’s control, which was enough of a development to place the representatives of the secular order, who were to later bring about the Feb. 28, 1997 coup process, on alert. But there is more: in the 1995 parliamentary elections, the RP took 21.4 percent of the votes, winning 158 out of the 550 seats for deputies.

The RP-DYP coalition

Despite all of the footwork that took place in efforts to prevent the formation of a government under the control of the RP, in the end, an RP-True Path Party (DYP) coalition government was successfully formed. During that period, a climate of fear was being purposefully spread throughout the entire nation by experts, with much heated talk of the dark days to come, of how all the modern advances were about to be lost, of how Shariah law was to be implemented at any moment.

At this point it becomes important to distinguish between those creating this climate of fear and those masses on the other side of the curtain, unaware of what was really going on, but feeling the effects. Is that all though? The truth is that there was a widespread perception of the National View’s ambivalent stance on the topics of democracy and secularity, as well ambiguities as to whether it viewed democracy as a permanent stopping point, or simply a vehicle by which to achieve its ultimate goals. This ambivalent stance by the National View when it came to the topics of democracy and secularism was reflected in public by representatives of the movement (including Erdoğan himself) and wound up legitimizing the various interventions of the military-bureaucratic guardianship as well as making the general national climate riper for the whole Feb. 28 process. The National View ideology, with Erbakan at its helm, viewed Western civilization and Islamic civilization as incompatible. In this sense then, it took a generalized view of the whole of Western civilization as ontologically “evil.” This stance, however, was at direct odds with Turkey’s last 200 years of modernization and Westernization.

The model being put forward by Erbakan was an Islamic union to be lead by Turkey. And thus, if Turkey was to be at the helm of this union, the National View’s Islamism needed to be injected with a serious dose of nationalism, which was the meaning behind the slogan “Yeniden büyük Türkiye,” or “A great Turkey again.” Later, with the closure of the RP, a more democratic and moderate political stance began to emerge with the FP. Recai Kutan, who took over the helm from Erbakan, who was now under house arrest, made it clear that terms and concepts such as “National View” and “fair order” were no longer to be used, as they were widely misunderstood. As for its stance on the economy, a more liberal sort of economic policy began to guide it. But the even more important was a shift in the expressed views and perceptions of the West by the party. The FP was now defending the European Union and praising the Copenhagen criteria. In fact, Kutan was proposing the creation of a new civilian constitution in harmony with the EU.

No doubt much of this resulted as an effect of the Feb. 28 coup process. But was that all? Because following the forced closure of the RP, the FP’s share of votes in the first elections into which it entered dropped to only 15.4 percent. What exactly caused this drop in votes? Had the FP’s switch to a more moderate sort of politics than the RP displeased some of the Islamists? Or, to the contrary, had some of the bedrock voters for this party not seen the National View movement’s post-Feb. 28 reassessment and self-criticism as sufficient? Allow me to present my own views on this and propose that, in fact, it was the latter. In doing so, I am not being contradictory either. After all, how else to read the spectacular success of the Justice and Development Party’s (AK Party) 34.3 percent of the vote in the 2002 general elections?

Why reward the AK Party?

In other words, why did voters wait to show their reactions to the Feb. 28 process by passing over the 1999 elections and the FP and instead rewarding the AK Party? Similar to the cracks in the ranks of the SP that we see today was when Gül was a candidate in the 2000 party congress, where he beat Kutan by a small margin, all of which was followed up by a split between the reformists and the traditionalists that occurred after the forced closure of the party, with the results playing out in the front of the eyes of the whole bedrock of voters. Why was it that the SP took only 2.5 percent of the votes in the 2002 elections and appeared to have been completely shunned by the bedrock of voters?

The following widely accepted explanation for the above does not seem sufficient to me: that a newly rich, bourgeois and integrated class of conservatives -- developing particularly during the 1990s -- had emerged as a factor. And this new bedrock of voters did not want to get caught up the adventures of a party which was closed-off to the outside, given to brazen outbursts and tended to open the way for Feb. 28 style interventions. As for the less-wealthy devout of Turkey, they were anxious to see a break in the monopoly on power held by the secular order, as they were also anxious to achieve some prosperity. Yes, these analyses are true, they are what we constantly repeat; but, they do not quite capture the full picture.

I believe there is another factor at hand which we often overlook. I realized this during the verbal clashes or the “Surah [section from the Quran] wars” that took place after the MHP leader made statements that, from the outside, may have appeared to be reactions to the prayer services at Akhtamar and Sümela, but which were actually in response to his defeat in the recent referendums. These clashes played out in the wake of the “prayer activities” which took place at the, you call it the Fethiye Mosque and I’ll call it the Holy Virgin Cathedral, at the ruins of Ani.

I became even surer of this realization of mine -- which I will explain a few lines later -- after reading about Muhammed Arkoun in an article entitled “A farewell to an intellectual revolutionary,” written by Hiam Nawas and Michel Zoghby, and printed in Today’s Zaman on Oct. 2.

Arkoun was a scholar and an academic at Princeton University and was well known for his theories on Islam and the matter of Modern Islam. He was someone who had sparked some serious debates within the Islamic realms by way of his pro-freedom ideas.

The article about him seemed to encapsulate the reasons for the historic changes in the National View’s thinking in Turkey, as well as the Feb. 28 turning point and the favors bestowed by the people of the nation on the AK Party, which itself emerged as a result of the changes sparked by the Feb. 28 process:

“For Arkoun, the intellectual pluralism which dominated Islam’s Golden Age from the eighth through 13th centuries was fundamental to Muslim civilization’s success. But he saw the current use of religion as a means of legitimizing political power, by both the Arab world’s post-colonial rulers and their rivals who have sought a formal role for Islam in politics, as a crime.”

For Arkoun, the transformation of Islam into a vehicle with which to grab political power is a clear crime. Yes, it is true that, as with Christianity and many other religions, Islam also offers a variety of suggestions on the many ways to live your life. But according to Arkoun, the use of these suggestions by a particular politics or ideology is a kind of exploitation, even a crime. Arkoun notes that this is precisely what is happening nowadays, not only in the Arab world, but also in the various chambers of post-colonial powers around the world, and that as such, asserting then that in fact, the magic of Islam’s Golden Age was rather its pluralistic intellectual stance.

In brief, what we’re really talking about here is the exploitation of religion.

For this reason, what MHP leader Devlet Bahçeli did at Ani was in fact exploitation of religion, and is, according to Arkoun, a crime. At the same time though, when the AK Party’s Egeman Bağış, in an effort to reveal Bahçeli’s exploitative moves, told him to read the Quran’s Surah Al-Maun, and when, in response, Mehmet Şandır noted that Bağış ought to read the Surah Al-Ma’idah (which warns against befriending Jewish and Christian people), these were also examples of the exploitation of religion.

Personally, I do not think that any of Turkey’s devout have been pleased by these arguments, or the use of belief to the benefit of politics. At the same time, I believe that the key to success of the changes presented by the AK Party and Kurtulmuş lie in a certain distancing from this sort of mentality. Please do not hesitate to share your ideas regarding this with me.

Today's Zaman, 14.10.2010

Dink sorularına Gül, Atalay, Davutoğlu ve Ergin cevapları

19 Ocak 2007 tarihinde “karanlık” bir suikasta kurban giden Hrant Dink’in arkadaşları Bilgi Edinme Kanunu kapsamında devlete 13 adet soru sormuşlardı.


O 13 uğursuz soruya, 13 cevap geldi.

Bu sorular neden sorulmuştu?

Çünkü AİHM’e, Dink’i bir neo-nazi ile mukayese eden bir savunma gönderilmiş olmasına dair, Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun sarf ettiği “Ruhuma birçok krizden ağır geldi, sindiremedim” ve Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün ise “Hrant Dink maalesef gerekli tedbirler alınamadığı için hayatını kaybetti” sözleri bize mütevazı bir ümit vermişti.

Çünkü suikastın “karanlık” yüzü bir türlü aydınlatılamamıştı. Mahkeme sürecinde Pelitli Şeytan Üçgeni bir türlü kırılamamıştı. Zaten bizzat Başbakan Erdoğan “Biz cinayeti gerçekleştirenleri yakaladık ama asıl arkasındaki güçleri demiyorum” demişti.

Samast-Hayal-Tuncel...

Çünkü bizi adeta bu şeytan üçgeninde hapsetmek istiyorlardı. Sorular, yakıcı içerikleri kadar, Hrant’ın Arkadaşları’nın adalet isyanını dile getiriyordu.

***

Sorulara verilen cevaplar basına “Devlet sus pus”, “devlet cevapsız” şeklinde yansıdı. Bence bu yorum devlete büyük bir haksızlık, devlet bir cevap verdi aslında...

Devlete haksızlık etmeyin lütfen!

Makamlara göre nüanslar taşısa da, genel olarak şu ana soruya cevap aranıyordu: Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu ve son AİHM kararında net ve kesin biçimde zikredilen, Dink suikastında devlet kurumları ve görevlerinin kasıt ve ihmal iddiaları neden yargıya intikal ettirilmedi?

Hiyerarşik gidelim: Cumhurbaşkanlığı’nın cevabı şöyle: “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kamuoyunda paylaşılan endişeleri dile getirdiler, nitekim AİHM kararıyla bu endişelerin yersiz olmadığı anlaşıldı. Anayasa’nın 108. maddesi gereğince yargı organları Devlet Denetleme Kurulu’nun görev alanı dışındadır.”

Bundan âlâ cevap mı olur?

Yanlış değerlendiriyorsam beni tekzip etsin, “Devlet kurumları ve görevlilerinin cinayetteki paylarına dair endişeler paylaşılmaktadır. Zaten AİHM kararı da bu endişelerin doğru olduğunu kanıtlamıştır. Yani ortada en hafif deyimiyle cinayet öncesi ve sonrası devlet ihmali söz konusudur. Anayasa bana bu hadiseye müdahale hakkı vermiyor. Ben de sizin gibi düşünüyorum” diyor Sayın Gül.


Devleti temsil eden en yüksek makamı işgal eden Sayın Gül böyle konuşuyorsa şayet, bu devlet adına bir suç duyurusudur.


Bu okkalı bir cevap değil midir?

***


Yanlış anlamışlığım varsa bu sefer de Sayın Sadullah Ergin beni düzeltsin, istirham ederim. Adalet Bakanlığı “cevabında” şöyle diyor Hrant’ın Arkadaşları’na çünkü:

“Sen taraf değilsin, sorularınız hükümsüzdür.”

Ne ilginç değil mi? Cumhurbaşkanlığı’nın, İçişleri ve Dışişleri Bakanlığı’nın nezaketinden bile yoksun bir tavır bu. Adalet Bakanlığı, ölçmek mümkün olsa –Dink’in cenaze kortejinde yürüyen yüz binler bir fikir verebilir mi size- belki milyonlarca kişiyi temsil eden Hrant’ın Arkadaşları’nı “taraf” kabul etmiyor. AİHM kararı dahi, Adalet Bakanlığı’nı harekete geçirmeye, şapkayı önüne koyup düşünmeye muvaffak kılmıyor.

Peki o zaman Sayın Gül ve diğer bakanlıklar Hrant’ın Arkadaşları’nı niçin “taraf” görüyor?

***

İçişleri Bakanlığı’nı tersinden köşeye yatıran bir sorusu var Hrant’ın Arkadaşları’nın. Varsa bir yanlış, Sayın Atalay’ın da tekzibini memnuniyetle yayımlamaya söz veriyorum. Diyorlar ki, “Mülkiye müfettişleri cinayetten İstanbul Emniyeti’nin mesul olduğunu, altı kişiye soruşturma açılması gerektiğini rapor ettiler. Mahkeme izin vermedi... Eh, mahkeme izin vermediğine göre, Mülkiye Müfettişleri, İstanbul Emniyeti ve altı polise kuru iftira atmış olmalıdır. O zaman neden bu müfettişleri yargılamıyorsunuz?”

El cevap: Müfettişler bilgi ve belgelere göre ön inceleme raporları yazmışlardır. Bu görüşlerinden dolayı müfettişleri sorumlu tutmak mümkün değildir.”

Vay vay vay...

Müfettişlerin bilgi ve belgelere göre ulaştıkları hüküm ve talepler, meğerse sadece “görüş” sınıfına girermiş. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp; bu vesileyle öğrenmiş olduk. Demek “Yahu, şu cinayet hakkında benim müfettişlerim ne düşünüyorlar acaba, acayip merak ettim” deyip, sırf spor olsun diye inceleme yaptırdınız. Askerlere çim yoldurmak gibi, bürokrat boş durmasın, kafasına zararlı düşünceler gelmesin diye herhalde.

***

Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği cevabı nedeniyle Sayın Davutoğlu’nun ruhunun yeni krizlere tutulmuş olması gerekiyor son birkaç gündür. Bakanlığın AİHM’e gönderdiği neo-nazi savunması için “mevzuatımıza bir aykırılık tesbit edilmedi” cevabı verilmiş çünkü. Adalet Bakanlığı ile baş başa verip, gerekli incelemeler yapıldıktan sonra savunma AİHM’e gönderilmişmiş.


Sudan Dışişleri Bakanı ile yaptığınız görüşmeden sonra bir iki dakika vakit ayırıp ne olur beni yalanlayın Sayın Davutoğlu. Bu cevap AİHM savunmasının arkasında durmak, Dink’e yapılan bu saldırıya bir kez daha sahip çıkmak değil midir? Hangi Davutoğlu’ya inanalım? Siz hangisisiniz? Dink’i bizzat tanıyan, ölümünden acı duyan, AİHM savunması nedeniyle ruhu daralan Davutoğlu mu, yoksa o savunmada zuhur eden “devlet”in hizmetindeki Davutoğlu mu?

***

Gerçekten de devlet sus pus değil ve bu devletin verdiği cevaplar, Hanefi Avcı’nın Dink cinayeti için söylediğinden farklı değil:

“Cinayetin tüm failleri belli, siz neyi zorluyorsunuz!”

Devlete haksızlık etmeyin lütfen!

Taraf, 14.10.2010

Monday, October 11, 2010

Başbakan’a ilk taşı günahı olmayan atsın

Türkiye’de Kürtlerin anadil sorunu söylemi ile Başbakan Erdoğan’ın Şansölye Merkel’e Almanya’da yaşayan Türklerin anadillerini öğrenme hakları üzerine sarf ettiği sözlerdeki çelişki, dünkü Taraf’ın manşeti ve Ahmet Altan’ın yazısında çok net biçimde deşifre ediliyordu.

Erdoğan, haklı bir şekilde Türklerin anadillerini öğrenmeleri halinde, Almancayı daha kaliteli bir biçimde öğrenebileceklerini söylüyor, asimilasyona karşı çıkıyor, Şansölye Merkel de Erdoğan’ı “Kesinlikle katılıyorum” diyerek onaylıyordu.

Bu sözlere nasıl karşı çıkılabilir ki? Bu çağda, hangi sorumlu devlet yöneticisi doğrudan hak ve özgürlükler alanına giren bir talebin karşısında pozisyon alabilir? Dünyada ve Türkiye’de söylem üstünlüğü artık özgürlüklerden yana. Toplumsal barışın sigortasının, geçen yüzyılın pratikleri gibi farklılıkları tehdit görüp budamak-kazımak değil, onları yüceltmek olduğu ağır bedeller üzerine inşa olmuş kadim tecrübe ile sabit artık.

Ama Erdoğan aynı temel hakkı, Türkiye’de farklı, Almanya’da farklı, Türkler için farklı, Kürtler için farklı algılıyor. Bunun açıklaması ne olabilir?

Tabii, yukarıda bahsettiğim geçen yüzyıldan kalan ideolojik artıkların, hâlâ bilinçdışımızda ve devlet geleneğinde varlıklarını sürdürüyor olmaları en temel neden. Anadil konusu doğrudan Kürt sorununa bağlı ve verilecek “tavizlerin” ülkeyi hızlı bir bölünmeye götüreceğine dair refleks hâlâ güçlü.


Tıpkı başörtüsü konusunda gündeme gelen “kamusal alan” tartışması gibi...


Tıpkı Alevilerin zorunlu din dersine Danıştay ve AİHM kararlarına rağmen tabi kılınmaya devam etmeleri, Anadolu’da neredeyse camisiz Alevi köyü kalmamış olması gibi...

CHP lideri Kılıçdaroğlu üniversitelerde başörtüsü yasağının bir hak ihlali olduğunu kabul ediyor. Çünkü yukarıda bahsettiğim söylem üstünlüğü, CHP gibi devletçi bir partinin içinde bile kırılma yaratacak bir ağırlığa ulaştı. Bu söylem üstünlüğü kolay elde edilebilen bir şey değildir. Yılların mücadelesinin ürünüdür ve değişim önce söylemin kimyasında ve meşruluğunda verilen kavganın kazanılmasına bağlıdır.

Söylem üstünlüğü özgürlüklerden yana geçmiştir, ama süreç henüz tamamlanmamıştır. Yaşanan çelişkiler, şüphesiz ara dönemlerin amorf karakterinden kaynaklanıyor. İstibdat dönemlerinde uygulanan böl-yönet ve şiddet uygulamaları sadece siyaseti, yargıyı değil, toplumun kendisinin de kimyasını altüst etti çünkü.

Erdoğan’ın bu net çelişkisi, toplumda da karşılığını bulmuyor mu? Zorunlu din dersinden ve Diyanet’in Sünni tahakkümünden mustarip Alevilerin büyük bir kısmı, demokrasi ve çağdaşlık bayrağını kimseye kaptırmayan Kemalist kentliler aynı zamanda başörtüsü yasağının devamından yanalar. Öte yandan, zorunlu din dersinin kaldırılarak seçmeliye ve içeriğinin de objektif bir dinler tarihine dönüşmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda tüm dinlerin eşit temsil edilmesi, dev bütçesinden Alevilerin, Hıristiyanların, Musevilerin eşit pay alması halinde Sünni muhafazakârların bundan ne kadar hazzedeceği de ayrı bir konu.


Bir yanda güvensizlik varsa, diğer yanda da imtiyazların kaybedilme korkusu var. Bu durum bir özgürlük talebini, diğer kesimin tepkiyle karşılamasına yol açıyor. Kimsenin ilke olarak karşı çıkmayacağı en temel haklar, birer tehdit olarak algılanabiliyor. Alevilerin, Kürtlerin, başörtülülerin talepleri ya karşılanmıyor, ya da düzenlemeler eksik yapılıyor veya engelleniyor.

Tamam, siyasete, siyasetin en başat rolünü oynayan büyük partilere büyük sorumluluk düşüyor. Ama halk olarak bizlerin de şapkamızı önümüze koymamız gerekmiyor mu? “Başkalarının” özgürlüklerinin kısıtlanması ve “onların” acı çekmesini, kendi yaşam biçimimizi sürdürmenin garantisi görme ahlaksızlığına kapıldığımızı kabul etmek gerekmiyor mu?

Biz böyle kaldıkça, siyasetin de buna göre dizayn olacağını, siyasi partilerin de ancak tabanları kadar özgürleşebileceğini, taban desteği ve baskısı olmadan kalıcı demokrasinin tesis olmayacağını keşfetmenin zamanı gelmedi mi?

Eğitim şart demeye getirmiyorum. Bilakis, İngilizce unlearning denen deneyimi yaşamak, yani öğrendiklerimizi, bize belletilenleri unutmak, ezberleri bozmak, ruhumuzda konut kurmuş faşistlerle, ırkçılarla, yobazlarla, konformistlerle, darbecilerle, haramilerle yüzleşmemiz, hatta tövbe etmemiz gerekiyor bizim.

Düne göre hiçbir mazeretimiz yok artık. Müslüman’ın da, Alevi’nin de, solcunun da, ülkücünün de, kemalistin de artık hiçbir mazereti yok. Kendi aydınlanmamızı yaşadığımız günlerdeyiz. Tüm kirli çamaşırlar ortaya bir bir dökülüyor, karanlıkta olan ışığa geliyor. İsa’nın dediği gibi kör olsaydık günahımız olmazdı ama şimdi “Görüyoruz” dediğimiz için günahımız duruyor.

Erdoğan’ı Almanya’da farklı, Türkiye’de farklı kılan da bu. Sözüm sadece Erdoğan’a değil, çünkü o, bir yerde bizim ortak hikâyemizi anlatıyor.

Taraf, 11.1.2010

Monday, October 04, 2010

Bahçeli'nin gönderilme korkusu veya iyileşmek

MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin TBMM’nin yeni yasama yılının açılış gününde Kars yakınlarındaki Ani Antik Kenti’nde bulunan Surp Asdvadzadzin Katedrali’nde (Meryem Ana Kilisesi) partililer ve beş bin kişilik çoğu Azerbaycan ve Nahcivan’dan gelen Azeri soydaşlarla namaz kılması AK Parti ile MHP arasında bir “sureler” savaşına neden oldu.

1064’te Bizans’ın elinden alınan ve Alp Arslan’ın ilk namazını kıldığı bu mabet Fethiye Camii olarak anılıyor. Alp Arslan’ın katedralin haçını söktürüp, üzerine basılması için kilise girişine koydurduğu rivayet edilir. Bu tepki, Bizans’tan çok çekmiş ve Alp Arslan’la ittifak yapıp Türklere Anadolu’nun kapısını açmış Ermeni prenslere değil, tabii ki Bizans’a yönelikti. Ne semboliktir ki, MHP’lilerin Ani’de namaza durduğu gün, Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nin de 100 kiloluk haçı yerine konuyordu. Sayın Bahçeli de zaten bu eyleminin Sümela Manastırı ve Ahtamar’da yapılan ayine tepki olduğunu gizlemiyor, bunu gerçekleştiren AK Parti hükümetini ağır bir dille eleştiriyordu. Konuşmasında, bence “tarihî” önemde bir söz sarf etti Bahçeli. Bu söz, hem eski Türkiye’nin, hem de milliyetçilikten büyük zarar görmüş pre-muhafazakârlığın önemli bir hastalığını teşhis ediyordu. Şöyle dedi Bahçeli:

“Bin yılda oluşmuş harcı, birileri ayrıştırsın diyerek ve geldiğimiz yere bizi geri göndermek için sürekli pusuda bekleyenler sırf alkışlasın diyerek Anadolu’ya gelmedik.”

Bahçeli’nin referandum yenilgisinin hırçınlığı ile yaptığı bu lapsus, tam da Türkiye’nin, Türklerin bugün AK Parti ile terk ettiği bir kompleks aslında.

Geldiğimiz yere geri gitmek... Kovulmak. Vatan, ev, yurt olarak önce “Türklerin” bir türlü görmedikleri bir toprak parçasından sökülmek...

Bu yakıcı his, uzun bir fetih ve iktidar döneminden sonra, hasta adam haline gelen, çok kısa sürede dört milyon kilometrekare toprak kaybeden Osmanlı’yı kurtarma, hatta onu eskisinden daha muzaffer yapma hayaline kapılan İttihat ve Terakki’nin Balkan Harbi hezimetindeki haletiruhiyesiydi. Türkler, gün be gün “geldikleri yere” çorak ve bozkır Orta Asya’ya doğru geriletilmekteydi. Balkan Harbi’yle birlikte Edirne bile düşmüş, Payitaht tehlikeye girmiş, Anadolu’nun kuytu derinlikleri Türklerin Orta Asya’dan önce tutunacakları son sığınak olmuştu.

Ama orada da Ermeniler vardı!

Bismarck’tan beri Rusların himayesi altında olduğu varsayılan Ermenilerden Almanya nefret ediyordu. II. Wilhelm’in hazırlattığı “Osmanlı Siyaset Belgesi”nde, Almanya’nın Hıristiyan halkların hamisi olamayacağı belirtiliyor, Abdülhamit’in yaptığı Ermeni katliamlarına karşı Alman sefirlerinden rapor bombardımanına tutulan Alman Dışişleri’ne, Alman yüksek ideali için Osmanlı’nın asla rahatsız edilmemesi gerektiği talimatı veriliyordu. Hatta, Rusların sıcak denizlere inmesi yönünde tehdit görülen Ermenilerin her türlü göçertilmesi de iyi olurdu.

Yani Tehcir, İttihat’ın orijinal bir keşfi değildi. 1880’lerden beri Osmanlı Sarayı’na Kayzer’in üfürdüğü bir öneriydi.

Bahçeli’nin, kendi Balkan hezimeti olarak hissettiği Referandum’dan sonraki bu hırçınlığı, bir asır öncesini ışık hızıyla bugüne getirdi. Korku, öfke ve geri gönderilme korkusu...

Ancak Sayın Bahçeli’nin görmeyi reddettiği şey, muhtemeldir ki, 2011 genel seçimlerinde de tekrarlanacak hezimetin, tam da Türkiye ve Türklerin bu kompleksten kurtulmaya başladığını anlayamamasından ileri geldiği. Yani Bahçeli, doğru analiz ettiğinde kendisini ve partisini kurtarabilecek bir ilacı, ağzından kusuyor.

Çünkü Türkler, Müslümanlar, gün be gün artan bir ivmeyle evlerini benimsiyorlar. Tahayyül ve algılarında yerleşik bir yaşama geçiyorlar, iyileşiyorlar.

O nedenle kentlerimiz güzelleşiyor, güzelleşecek. Çünkü “kiracı hisseden” Türk ve Müslümanlar, bilinçdışlarında çöreklenmiş bu korkularından kurtuldukça, çevrelerini bir düşman malı gibi değil, kendi öz yaşam alanları olarak görüyorlar. Göreceksiniz, briket denizlerinden oluşan, bakımsız, zevksiz gri kentler, kasabalar, köyler ve tüm Anadolu, gün geçtikçe derlenecek toparlanacak, geri gönderilme korkusu etkisini yitirdikçe, yerleştikçe...

“Ermeni” sözü de işte bu yüzden “Türklerin” tam da bu korkusunun konsantre olduğu bir nefret objesidir. Yanılmayın, Ermeniler hiçbir zaman aşağılayıcı bir ırkçılığa maruz kalmamışlardır. Kokan, pis, cahil aşağılamalarına Ermeniler hedef olmamışlardır. Ermeniler daha çok “içimizdeki akıllı, soylu düşmandır.” Kültürleri yüksektir. En azılı Ermeni düşmanı bile Ermenilerin kadim kültür ve medeniyetini kabul eder. İmrenilen, örnek alınandır Ermeni. O tarımı, inşayı, ticareti en iyi yapandır. Onlar gidince fakirlik ve zevksizlik gelmiştir. Aynen bunları söyler birinci sınıf Türk ırkçısı Ermeniler hakkında. Hatta, özel hayatında, iş ilişkilerinde mümkünse Ermeni arar bulur ortaklık yapmak için.

Oysa gerçek ne o, ne de budur. Bir Ermeni de yeteri kadar aşağılık olabilir yeri geldiğinde. Ben bu tür yüceltmelere pozitif ırkçılık diyorum. Birisi bana “Siz Ermeniler ne kadar çalışkan, üretken, ahlaklı bir halksınız” dediğinde, berime bakmadan kaçıyorum; arkasından kardeşi, öfke gelecektir çünkü.

Türkiye Balkan hezimetinin haletiruhiyesinden kurtuluyor artık. Türkler Anadolu’ya yerleşiyor, evsahipliğini hazmediyorlar. Bu harika bir şey. Bunu yapamayanlar, bir türlü yerleşememenin rahatsızlığı ile hep geldikleri yere gönderilme kâbusları görecekler.

Taraf, 04.10.2010

Thursday, September 30, 2010

Müslümanlar, Aleviler, solcular ve istisnalar

Geçen gün Moral FM ’in konuğu olarak Entelektüel Bakış programına katıldım. Kıymetli yazar Metin Karabaşoğlu ile çok keyifli bir program yaptık. Siyaset başlığı altında, Cumhuriyet döneminde yaşanan kırılmaları, geçen yüzyılda bu ülkede yaşananların bugünlerde nasıl yeniden yorumlandığını ve safraların nasıl tasfiye edildiğini konuştuk.

Ama beni ziyadesiyle memnun eden, “kendimize dair” eleştirileri yapmaktan da imtina etmemiş olmamızdı. Bunlardan en önemlisi, Türkiye’de yaşayan önemli bir grup insanın kendini Müslüman olarak tanımlarken, aynı zamanda amansız bir milliyetçilik hastalığına sahip olmasıydı.

Bu ülkede her şeyin zıddıyla çağrıldığını, tepetaklak olduğunu çok küçük yaşlarımda fark ettim. Sahte bir ülkenin sahtekârlaşan insanları olduğumuz konusunda şüphem vardı. Belki babamın Ermeni, annemin bir Müslüman olmasından kaynaklanan “melez”lik imkânlarından ziyadesiyle faydalanmış olmamdandı bu. Her yere girip çıkabiliyor, lakin o her yer-ler-de yurtsuz hissediyor, ırk, yurt, mülkiyet gibi, aslında “ahlaksızlığın” başlangıcı olan kavramlara karşı doğal bir efsun ediniyordum.

Dikkatimi en çok çeken üç kesim Müslümanlar, Aleviler ve solculardı...

Sondan başlayayım. Her kırılgan azınlık grubu azası gibi, solculuğa büyük sempatim vardı. Lakin çok istememe rağmen nedense solcu olamamıştım. Allah vergisi bir “sahteliği ayırt etme ve düşünceleri okuma yeteneğim” vardır. Biz, Ermeniler olarak onca haksızlığa uğrar, Asala cinayetleri döneminde sessiz bir linçe kurban giderken, ne buna karşı bir destek görmüş, ne de emperyalizme karşı savaşan bir ideoloji için ciddi mesele olması gereken ayrımcılık, 1915 gibi yakıcı konularda ezber bozan bir yaklaşıma şahit olmuştuk. Tabii solcuların ciddi bir kısmının devrim yapmak için cuntaların gözünün içine baktıkları, kemalizmi de komünizme giden yolda bir kardeş ideoloji olarak kutsadıkları, yani aslında derin devletin maşası oldukları bilgisi, henüz deşifre edilmemişti.

Beni gençliğimde düşündüren diğer bir nokta da, bunca demokratlık iddialarına, bunca mağdurluğuna, bunca da kalabalık nüfusuna rağmen, Alevilerin bu ülkenin meselelerine damga vuramamış olmalarıydı. Kendini ihtirasla “laik, demokrat ve ilerici” olarak tanımlayan bir Alevi topluluğu, niçin bu ülkeyi değiştiremiyor, neden bizler acı çekmeye devam ediyorduk? Büyük bedeller ödemiş bir toplumsal kesimin, bu kadar dağınık ve Stockholm sendromundan böylesi mustarip olması beni çok şaşırtıyordu.

Ve Müslümanlar...

1915’te Anadolu açık bir mezbaha gibiydi... Müslümanlar neredeydi diye hep sormuşumdur kendime. Evet, Ermeni, Rum malları beyaz Türk burjuvazisinin ana sermayesi olmuştur ama, mütedeyyin eşrafın da gırtlağından epey haram lokma geçmiştir. Yüzde doksan dokuzu Müslüman bir ülkede, yüzde doksan dokuzu hak ihlalleri ile geçen koca bir Cumhuriyet döneminde, muhafazakârların hem varlıkları, hem de yokluklarına bir özeleştiri yapmaları gerekmiyor muydu? Milliyetçiliğin üretim merkezleri olarak sıkı işlev gören ilahiyat fakülteleri, “asil millet” kavramına yürekten imanı her vesile ile vurgulamalar, Kürt, Ermeni, Yahudi ve Alevilere karşı ırkçı söylemleriyle muhafazakâr kesimin kendi inançlarıyla oldukça çeliştiklerini reddedebilir miyiz?

Şüphesiz, solcular, Aleviler ve Müslümanlar için de ileri sürülecek pek çok haklı mazeret var. “Herkes kendi canını, varlığını korumaya çalışıyordu”, “tüm bu kesimler bir iç sömürgecilik anlayışıyla parçalara bölünmüş, etkisizleştirilmişlerdi”, “gerçekten neler olduğu konusunda kitlelerin bir fikri yoktu”, “Türkİslam sentezi en nihayetinde en çok Müslümanların zarar gördükleri İttihatçıların bir toplumsal mühendislik eylemiydi”, “Müslüman’, ‘Alevi’, ‘solcu’ gibi tek kelimelik tasvirlerin bu resim dışında kalanlara haksızlık da olacağı ortadaydı.”

Bunların hepsine eyvallah.

Peki, bugünler için ne diyeceğiz?

Müslümanların AK Parti ile son yıllarda demokratikleşmede oynadıkları rol takdire şayan. Ama işte mesela Roni, Necip Fazıl Kısakürek için çok da yerinde bir eleştiri yazdığında, Sevan Nişanyan sivri eleştirilerine dinleri de kattığında, ânında hedef tahtası oluyorlar. Aslında Roni’nin başlattığı tartışmaya bizzat Müslümanların sahip çıkması, Necip Fazıl’ın o kabul edilemez, ırkçı sözlerini tartışması doğru olmaz mıydı? Ortak derdimiz olan kemalizmi eleştirirken sorun yok. İnönü’yü, CHP’yi yerden yere vururken de yok. Ama eleştiriler “bize” yöneldiğinde, orada dur, haddini bil!

Bu böyle olmaz.

Bu ülke Sevan Nişanyan’ın adlandırmasıyla sadece “Yanlış Cumhuriyet”le yüzleşmekle değil, geçmişin günah ve talanlarının her toplumsal kesimden aldığı desteğin yargılanması ile de değişecek. Yüzyıllık sahtekârlık, sadece o sahtekârlığı üretenlerin değil, alıp güzelce kendi hesabına kullananların da ayıbı çünkü. Bir Müslüman milliyetçi olamaz. Bir Alevi Ergenekon’dan medet umamaz, gerçek bir solcu ülke böyle bir değişim yaşarken “yiyin birbirinizi” diyemez. Diyorsa zılgıtı yer, kurtulamaz.

Bahsedilen toplumsal kesimlerin yüz akı olan istisnaları da bu yazının altına imza atmaktan eminim gocunmaz.

Taraf, 30.09.2010

PKK sınırdışına çıkarken barışı konuşmak

Kürt sorunu çok eski ve eskiliğiyle doğru orantılı çok karmaşıklaşmış bir mesele. Haliyle, çözüm süreci de aynı karmaşıklığa sahip. Bu karmaşayı besleyen bir diğer faktör ise psikolojik etmenler. Artık herkes akan kanın durmasını istiyor. Bu kan, maalesef hiç yere akarken, birbirimize dair güven duygularını da alıp götürdü. Şimdi bu kırılmış güven zemini üzerinde bir barış tesis edilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla, bu temelin daha sağlam atılması, zeminin sağlamlaştırılması ile mümkün. Bu görev ise tabii ki hükümete düşüyor. PKK sorunundan bağımsız olarak, bölgede hâlâ etkin olan Ergenekon’un Fırat’ın ötesindeki kolunun yargıya taşınması, yöredeki güven arttırıcı tüm önlemlerin alınmaya devam etmesi şart.

Bir diğer etmen ise, sorunun çözülmesi yönünde her kesimde biriken “hemen şimdi” duygusu. AK Parti, 22 temmuzda aldığı yüksek halk desteği ile kendi varlığını da tehdit eden derin devletin kuluçkası haline gelmiş olan bu sorunu çözebileceğini düşündü. Bence doğru da düşündü. En azından sorunun adı kondu ve akan kan durmasa da, bu kanın sorunun çözümü yönünde siyasete baskı oluşturması sağlandı. Bugün, son referandum ile birlikte, Kürt açılımı konusunda MHP gibi milliyetçi bir partinin bile kendi tabanını savaşın sürmesine ikna edemediği, hatta kışkırtıcı söyleminin etkili olamadığı görülüyor. Referandumda, AK Parti’nin en azından Kürt sorununu çözme konusunda da inisiyatif almasının halktan destek gördüğü sonucu çıktı. Nitekim referandumdan hemen sonra görüşmelerin “nitelikli” hale gelmesi, Atalay’ın Erbil’e doğru yola çıkışı ve PKK’nin sınırdışına çıkma kararını uygulamaya başlaması da bu sebeple.

Çözüm sürecinin en önemli yardımcılarından bir diğer etken ise, hem Batı’da, hem de Doğu’da Kürt sorununun artık miadını doldurduğuna dair olgunlaşmış kanaattir. Herkes artık savaşın bitmesini istiyor. Neden mi? Bence biraz da Taraf yüzünden. O kadar çok dosya yayımladık, o kadar deşifre edici yayın yaptık ki bu kirli savaş hakkında, artık bu savaşın herhangi bir prestiji kalmadı. Kimse bu savaşın bir özgürlük veya ülkeyi birarada tutma mücadelesi olduğuna inanmıyor artık. Tabandaki bu kanaatin, hem devleti, hem de PKK’yi gittikçe sıkıştırdığı da bir gerçektir.

Önemli bir diğer husus ise, bu andan itibaren, akan kandan –kimin döktüğü hep şaibeli olacağından- herkesin mesul olacağı gerçeğidir. Artık kimse bu kanın hesabını veremez, kimse o şehit ve gerilla cenazelerinde eskisi gibi kendini meşru ve güçlü hissedemez. Devlet devlet ise ve PKK ile meşru bir savaş verdiğini iddia ediyorsa, savaşı tek çözüm olarak kabullense dahi, Dağlıca’dan itibaren, Aktütün, Hantepe ve Hakkâri saldırılarının tüm sonuçlarını ortaya dökmek ve aklanmak durumundadır. PKK de aynı şekilde, hâlâ Kürt halkı için savaştığını iddia ediyorsa, Sadi, Salih, Sofi Özdemir ve Sedat Özevin’in hangi ulu amaç uğruna öldürüldüklerini açıklamak zorundadır. Bu öyle kolay kolay olacak bir şey değildir maalesef. O zaman artık kan döken iki taraftan değil, savaşın devamından yana olan tek bir ittifaktan bahsetmek zorunda kalacağız, mecburen...


Sivil itaatsizliğin namusu
Her zaman şiddeti değil, sivil itaatsizlik eylemlerini savundum. Ancak sivil itaatsizliğin de bir kuralı vardır meşru ve etkili olabilmesi için... Öncelikle, bir yandan şaibeli bir savaş sürer ve oluk gibi kan dökülürken, aynı anda bir barış girişimi olan sivil itaatsizlik eylemleri yapamazsınız. Daha doğrusu yaparsınız da, etkili ve meşru olmaz. Sivil itaatsizlik, bir hak arama aracı olduğu kadar, şiddetten ilişkiyi kesme ahdidir. Diğer yandan, Kürt siyasetinin gücünü azaltacağını düşünüp onaylamamış olsam da, hem referandum, hem de eğitim boykotunu bir hak olarak görüyorum. Kürtlere bu köşede silah bırakılsın, mücadele siyaseten ve sivil aktörlerce sürdürülsün diye ahkâm keserken, bu türden boykotlara karşı çıkmak da haddime değil. Ancak, kan durmadan bunların çok etkili olacağını düşünmeyin.

Kırılan güven zemininden bahsetmiştik. Van’da görüştüğüm BDP’li arkadaşlara, “PKK’nin silahlarıyla sınırdışına çekilmesi, ‘Barış için fedakârlık yapacağım, belki öleceğim ama öldürmeyeceğim’ demesi çok mu romantik bir talep” diye sorduğumda, bana hemen 1999’daki ateşkeste geri çekilen 150 PKK’linin arkadan vurulması olayını hatırlattılar. Doğrusu haklılar. Ama bazen kötü hatıralar, değişimi ıskalamamıza da yol açıyor. Bugün artık barışı isteyen bir kamuoyu var. Şeffaflık var. Elini taşın altına sokmuş bir siyasi irade var. Taraf var ve içinde bulunduğumuz süreç çok daha güvenli 1999’a göre.

Barışa direnen bir devlet hepimiz için nasıl bir yükse ve nasıl tasfiye ediliyorsa gün be gün, savaşa devam eden bir PKK de Kürt halkının sırtında bir kambura dönüşecek gittikçe. Onurlu bir final için son şansların kullanıldığını düşünüyorum. Bu manada, umarım PKK’nin sınırdışına çekilmeye başlaması akamete uğramaz. Geri çekilen PKK’lilerin hayatı da, biz barışı isteyenlerin yakın takibinde ve manevi güvencesinde olmalıdır, olacaktır da.

“Biz bu yola kefenimizle çıktık” diyen siyasilerin de, dağa öleceklerini bile bile çıkanların da barış için bu cesarete sahip olmaları gerek.

Taraf, 27.09.2010

Sunday, September 26, 2010

Waking up to a freer country on September 13

As I said hello to you, our country took a very critical, precious step toward a brighter future. We cannot thank our country and our people enough. Our people lent support to amendments that will send the Constitution of the military coup of Sept. 12 to the dustbin of history and that directly targeted constitutional provisions that made up the backbone of the tutelary system set in place by the coup. Moreover, they did not let fear-mongering deceive them. And as I, like many of you, was going to the Beşiktaş courthouse on the morning of Sept. 13 to file an official complaint against the perpetrators of the 1980 coup, I felt in all of my cells that I had woken up to a freer country.
Actually, the people of Turkey have always acted with common sense at every turning point. Despite the military junta’s heavy pressure -- particularly on the Justice Party (AP) of Ragıp Gümüşpala, which tended to say “no” to the Constitution of 1961 imposed by the National Unity Committee (MBK) -- the referendum ended with a 35 percent “no” vote. Later, the Süleyman Demirel-led AP achieved an overwhelming victory against the military junta by securing 53 percent of the national vote in the 1965 general elections.

The Constitution of 1982 was a full-fledged show of tyranny with ballots placed in transparent envelopes and the state-owned Turkish Radio and Television Corporation’s (TRT) broadcasts deliberately targeting naysayers. “Yes” votes reached 91 percent -- the natural result of the extraordinary oppression. Yet, the public chose not Turgut Sunalp [who founded the Nationalist Democracy Party (MDP)] or Calp Pashas [who established the left-leaning People’s Party (HP)] as openly directed by the military, but Turgut Özal’s Motherland Party (ANAP), which promised normalization and the return of civilian authority, garnering 45 percent in the first free elections in 1983.

Likewise, the post-modern coup of Feb. 28, 1997 was questioned and punished, as the victims of the coup were the winners of the 2002 elections. Carrying the Justice and Development Party (AK Party) to power with 34 percent, the voters also slapped the e-memorandum of April 27 by giving 47 percent to the AK Party in the elections of July 22, 2007. Moreover, the referendum that made it possible for Abdullah Gül to be elected president should not be forgotten. As a response to the Constitutional Court’s 367 decision, the “yes” votes in the referendum held on Oct. 21, 2007 amounted to 70 percent.

This is the result of the natural human tendency to side with the good and fair. People obviously look for what is good for themselves and find it with perfect marksmanship. This wisdom of the general public is driven by their tendency to make correct decisions for themselves, for their children and for the future.

Let us now analyze the referendum results.

It is clear that the two political parties waging a “no” campaign, the Republican People’s Party (CHP) and the Nationalist Movement Party (MHP), failed to persuade voters to lend support to their cause. Kemal Kılıçdaroğlu not only failed to cast his vote but did not show up on referendum day. When he finally held a press conference to assess the results, he talked about how they ruined democracy and how they tried hard to get people to say “no.” Kılıçdaroğlu really did his best, but he failed to convince people as it was a matter not of performance but of content and justifiability. Naysayers did not have convincing or justifiable arguments.

Why?

Indeed, the only weapon in the arsenal of the “no” campaigners was fear. In other words, they opted for pumping fear into voters to secure their votes. They suggested that if the referendum ended in “yes,” Shariah would quickly enter Turkey from the common border with Iran and merge with collaborators inside to deal the final blow. They said the AK Party had a secret agenda and that Erdoğan had been assigned as a major agent of the Greater Middle East Project. The country would lose all of the achievements of the secular Kemalist republic and return to the dark ages.

This bias, or even hatred, seemingly targeting the AK Party and Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan could have only one explanation, though this is not openly voiced: Islamophobia. Secularists favored a marginal and unreal representation of religion that would put fear into the hearts of people by characterizing Islam as a bloodthirsty, uncompromising, unreasonable, unscientific and cartoonish religion that is the enemy of the modern. This characterization had served to give legitimacy to the “secular, modern, contemporary” Kemalist Turkey. The Müslüm Gündüz-Fadime Şahin scenarios, masterminded by Ergenekon members in the run-up to the post-modern coup of Feb. 28 were nothing but simulations designed for this purpose.

However, the emergence of an assertive middle class eager to integrate with the world and that is at peace with itself (compared to the neurotic and depressive Kemalists) and it coming to power with the reformist AK Party angered pro-tutelage groups to distraction. They rushed to design and implement the Blonde Girl (Sarıkız), Moonlight (Ayışığı) and Sea Sparkle (Yakamoz) coup attempts and when these failed to achieve their ends, the Council of State attack, the murder of priest Andrea Santoro, the murder of dear Hrant Dink and the slaughter of Christians in Malatya followed. Their plan was to put the blame for these crimes against humanity on Muslims, thereby creating political instability and eventually getting rid of the AK Party. But fortunately, this plan, too, failed.

Of course, these explanations are not sufficient to show the whole picture. Not all naysayer “citizens” are equally driven by these fear-instilling campaigns. This is also a class conflict between the “people” and “citizens” as well as between “blacks” and “whites.” The happy minority -- born and raised in the womb of the republic’s “acceptable citizen” project, voluntary supporters of the Jacobin interventions and entitled to become the bourgeois and capital group of the republic -- is not willing to abandon its privileges or share them with the “people.” And those who have not gained these privileges yet but consider themselves part of this class from a sociocultural perspective do not want millions of “blacks” to join. In fact, they all know that the AK Party has no agenda to turn the country into Iran and that this fear is completely fake.

Thus, we can depict the Sept. 12 referendum as a milestone in the elimination of the unfair competition created by the state between “blacks” and “whites.” Its impact may not be felt immediately, but its gradual effects will be on a much larger scale than initially thought. Politics will be rearranged and sit on a more realistic ground. With this hard blow dealt to the tutelary system, not only the CHP as the party of the whites but also the AK Party will have passed an important threshold. If Erdoğan translates this into a new enthusiasm for democratization -- by immediately starting work on a new, civilian constitution -- the AK Party will continue to shape the country as a reformist party for many years to come. This is because the AK Party now has no excuse for not acting with regard to the new constitution, the EU membership, the Kurdish issue, the Armenian issue and other initiatives. Of course, the most complicated and critical of these is the Kurdish issue.

In this regard, the speech Prime Minister Erdoğan gave after the referendum results were announced is refreshing. After leading his party to its seventh victorious trip to the ballot box since 1994, Erdoğan chose to use a humble and embracing language. He said that the “yes,” “no,” and “boycott” camps won and apologized for his harsh words during the referendum campaign. The 16-point difference between the “yes” and “no” votes implies that the people lend strong support to change despite the opposition parties’ efforts to portray the referendum as a vote of confidence for the AK Party.

The biggest loser in the referendum is the MHP, and its leader Devlet Bahçeli got a very strong warning from his voters. The fact that the “yes” votes were higher in 10 provinces where the MHP’s mayors are in office, including Bahçeli’s hometown of Osmaniye, means that the party was penalized by its voters for siding with the pro-tutelage parties.

In short, we have taken yet another bold step from fears to realities, from oppression to civilian politics, and from tutelage to democracy. May this benefit our country and people.

Todays Zaman, 17 September 2010, Friday

Followers