Wednesday, June 30, 2010

AKP Abant'ı dinlemeli

Bu satırları, Abant Platformu’nun düzenlediği Vesayet ve Demokrasi toplantısından döndüğüm evimden, yazıyı gazeteye yetiştirebilmek için bir duş bile almadan yazıyorum. Çeşitli başlıklar taşıyan iki günlük toplantıdan çıkan sonuç bildirgesini gazetede ayrıntılı bir biçimde okuyacağınız için, ben size daha çok bu birkaç günlük sürede edindiğim izlenimleri aktarmayı uygun görüyorum.

Öncellikle 200 civarında müzakereci ve gözlemcinin, ülkede morallerin çok bozuk olduğu bugünlerde biraraya gelip sağduyu ve barış mesajı vermesinin büyük bir hizmet olduğunu düşünüyorum. Evet, “birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz bugünlerde” birlikteydik ama fikirlerin, kesimlerin, temsiliyetlerin çeşitliliği Abant Platformu’na yöneltilen “teksesli” eleştirisini haksız çıkaracak denli gözalıcıydı. İlk gün herkesin birbirine sorduğu ilk sual “Ne olacak memleketin hali” idi. Referandum olur muydu? Mahkeme paketi iptal ederse, AKP seçimi 12 eylüle çeker miydi? Seçimler zamanında yapılırsa, hiç de azımsanmayacak bu uzunca süre zarfında AKP nereye savrulurdu? Özellikle Kürt arkadaşlarımın morallerinin biraz daha bozuk olduğu gözlemleniyordu? Çünkü onlar hem hükümet, hem BDP, hem PKK, hem de kadere topyekûn isyan halindeydiler.


Abant toplantıları fikirlerin kendini sakınmadan ifade edileceği neredeyse baş döndürücü özgür bir atmosfer sunduğundan, her seferinde ses getiren bir hadise yaşanıyor ve nedense bu, genelde valiler üzerinden oluyor. Geçen sene Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar “Demokratik hayatımıza tecavüz eden darbecileri yargılayamadık, yargısız infazların, işkence ve kötü muamelelerin hesabını soramadık” şeklinde altına her aklı başında insanın imzasını atacağı sözler sarf etmişti. Bu sene ise Kırklareli Valisi Cengiz Aydoğdu “DP’nin 1950’de iktidara geldiğinde CHP’yi kapatıp, İnönü’yü de tarihteki huzurlu yere göndermemiş olması en büyük talihsizliktir” şeklinde bir söz sarf etti. Konuyu tarihçi hocam Cemil Koçak’la değerlendirirken, mülki amirlerin bu tarz toplantılara çağrılmamasının daha hayırlı olacağına kanaat getirdik. Hizmet veren atanmış kamu görevlilerinin konuşmalarına dikkat etmelerinde gerçekten fayda var.

Zaman gazetesi yazarı Sayın Hüseyin Gülerce’nin “Hem kesiyor, hem biçiyor, sonra da dikiyor” diyerek İsviçre çakısına benzettiği medyayı “Bugün üç tür medya var. Medya, alternatif medya ve Taraf” diye sınıflandırması çok cesurcaydı. Bu sözlerin Taraf’ı temsil eden bir kişi olarak bana yaşattığı gururun çok ötesinde bir anlamı var. Taraf’ın tek başına bir gazetecilik çığırı açtığı ve medyada tüm taşları yerinden oynattığı, medyanın vesayetin, tüm o zelil toplum mühendisliklerinin ve onca cinayetin taşıyıcı ana kolonu olduğunu ortaya kabak gibi serdiği artık genel bir kanaat. Herkesten Ahmet Altan’a iletilmek üzere tebrik ve sevgi emanet aldım. Sayın Gülerce’yi doğrudan yaptığı bu dolambaçsız beyan için bir kez de buradan tebrik ediyorum. Evvelki günkü haberde yazdığı gibi, Taraf’ı destekleyen geniş bir çevre olduğunu ve buna rağmen yalnız bırakıldığını, çünkü bu kişilerin maçın sonucunu beklediklerini söyleyen Gülerce “En büyük bedeli Taraf ödüyor” dedi.

Toplantılarda öne çıkan bir önemli husus ise, AKP’ye ilkesel destek veren demokratik kesimlerdeki rahatsızlıktı. Partinin demokratikleşme ve açılımları kendi bekası üzerinden okuma tavrı ciddi bir sorun olarak ortaya kondu. Bu sesin daha da gürleşeceğinden kuşkunuz olmasın. AKP’deki yalpalama ve duraksamaların devleti ve kurumlarını özgürleştirmek mi, yoksa AKP’lileştirmek mi olduğu sorgulanıyor artık. Düne kadar YÖK’ü eleştirenlerin bugün bu konuda hiçbir tasarrufta bulunmamaları, TCK’da ifade özgürlüğünü kısıtlayan 40 civarındaki antidemokratik ceza maddesinin AKP döneminde yasalaşmış, 301. maddenin ise hâlâ kaldırılmamış olması, eğitim müfredatının ayrımcı, totaliter yapısının devam etmesi en çok eleştiri alan konular arasında. AKP’nin açılımlar ve anayasa konusunda derin vesayetçi paktın sürekli saldırısı altında olduğunu herkes biliyor. Bugüne kadar partiye tanınan avans da bundan zaten. Ancak yukarıda saydığımız konularda AKP’nin zamanı boşa harcamış ve mesafe almamış olmasının açılımlarla hiçbir ilgisi yok. YÖK’ün kaldırılmasını isteyen, ifade özgürlüğünü kısıtlayan, dört beş gazetenin beş bin dava ile boğuşmasını sağlayan TCK’nın değiştirilmesinin önünde hiçbir engel yoktu doğrusu.

Diğer yandan yine Hüseyin Gülerce’nin beni etkileyen tesbiti “Biz önce insan, sonra Müslüman olmayı öğrendik” tavrının tüm kesimlerde ciddi bir ivme kazanacağını da umutla gördüm. Levent Korkut, Kürtler, Aleviler, Müslümanlar ve laikler mutlaka değişmeli derken, kendi mağduriyetlerimizi dillendirirken, her kesimin kendi içimize sızmış vesayet ruhunu da eleştirmeye başladığını gözlemledim.

Bu arada, her akşam saz vardı ve sevgili Yasin Aktay’ın uduna eşlik eden Altan Tan, DKSV’den Muhammed Akar’ın davudi sesleri ile mest olduk. Gündem müsaade ederse, bir yazı daha size Abant’ı anlatmak istiyorum.

Taraf, 28.06.2010

Dört köşe bir delikte, yuvarlak bir çivi olmak

Hakkâri ve Halkalı saldırılarından sonra gerilen havada, olumlu olarak ortaya çıkan birkaç kırıntıya odaklanmak, çaresizliğe, oradan da bir öfke sarmalına teslim olmamak için yapılacak en anlamı hareket. Öyle ki, yapılan yanlışlardan da ders alarak yola devam edelim.

Bunlardan ilki, Başbakan Erdoğan’ın evvelki gün, yani Halkalı saldırısında dört asker ve bir Ceylan’ımızı, yani sevgili Buse’yi kaybettikten hemen sonra yaptığı konuşma olabilir. Devlet Bahçeli’nin AKP’yi “terörün siyasi taşeronluğu” ile suçlayan, bununla da kalmayıp, açılımı bir vatan hainliği olarak sunan homurtularını, Erdoğan’ın “OHAL sizin zihniyetinizde var,açılıma devam edeceğiz” diye göğüslemesi, önümüze dökülen kırıntıların bir tanesi.

Bir diğeri ise, BDP’li Ufuk Uras ve Hasip Kaplan’ın PKK’ya yaptıkları “Silahı bırakın” çağrısı oldu. Gülten Kışanak ise, Buse’nin ölümüne de Ceylan kadar üzüldüklerini söyledi.

Ama daha cesur ve ivedi adımlar atmaz, çözüm için gerçek bir samimiyet gösterilmezse, bu kırıntılar kaç saldırıyı, kaç cinayeti daha kaldırır şüpheliyim doğrusu. Bunlara “kırıntı” dememin sebebi de bu zaten.


Başbakan “Sanki bu şehitler biz açılımı başlattıktan önce de gelmiyor muydu” dedi. Sonra, Bahçeli’yi seçmen önünde sıkıştırabilmek için de belden aşağı vurdu. “Neden fırsatın varken Apo’yu asmadın” diye sordu. Dün de Avrupa’ya ciddi bir salvo geldi.

Bunlar iktidar partisinin sıkışmışlığını gösteriyor. Böyle zayıf argümanlara başvurmak, çaresizliğin popüler bir dile tahvilinden başka bir şey değil.

Öncellikle, evet bu kirli savaş otuz yıldır sürüyor. PKK bundan önce altı kez ateşkes ilan etmiş, bunlar Bingö ve Güçlükonak katliamları gibi Apo’nun bile şüpheli bulduğu katliamlarla kesintiye uğramış, barış fırsatları sabote edilmişti. Ancak Erdoğan’ın “Dün de oluyordu, bugün de oluyor” deme lüksü yok. Çünkü biz, Türkler ve Kürtler bu sefer bu açılıma gerçekten inanmıştık. Cengiz Çandar’ın açılımın ilk ayağı olan Ankara Polis Akademisi toplantısında Beşir Atalay’a dediği gibi, AKP çıtayı çok yükseltmişti ve eğer cesur adımlar atmazsa, şiddet misliyle geri dönebilirdi.

Öyleyse, “Zaten elinizde bir şey yoktu, şimdi de yok, o zaman şikâyet etmek de yok” demek sorumlu siyasetçinin işi değildir. Siyasetten beklenen bizleri kırıntı aramaya mahkûm etmek, “Apo’yu niye asmadın” diye sormak veya medyaya çatmak değil, özeleştiri yaptıktan sonra bu cesur adımları atmaktır.


Bana kalırsa en büyük tehlike, bu savaşın artık iki yönlü de –varsa- meşruiyetini ve –varsa- mantığını yitirmiş olmasıdır. Kan dökmek artık bir araç değil, bir amaç olmuştur.

Bu, “özgürlük savaşı” veya “bölücülükle meşru mücadele değil”, artık vampirliktir. Tehlikeli olan budur. Bu savaş, “ahlakını” kaybetmiştir. Geçen yazımda bahsettiğim gibi, akılsızlık ve kurnazlık iki tarafa da hâkim. Düşünsenize, Gülten Kışanak bile akan kandan AKP’yi sorumlu tutarken, Kılıçdaroğlu’nun “Kan kanla yıkanarak temizlenmez” sözüne değer verdiklerini ve bunun doğru olduğuna yürekten inandıklarını söylemiş.

AKP’ye verilmeyen avans, niçin CHP’ye böyle içten bir dille veriliyor acaba? Bu AKP alerjisinden başka bir şey değil. Yaklaşan seçimlerde AKP’nin belini Kılıçdaroğlu balonu ile kırmanın, oyları cebe atmanın MHP değil de BDP versiyonu.

Ortada böyle en çok Kürtleri mağdur eden bir trajedi olmasa, önüne çıkan siyasi fırsatları değerlendirirsin belki. Ammavelâkin, bir MHP-CHP koalisyonunun bölgeyi ne hale getireceğini bilmiyor olabilir mi BDP’liler? Hem AKP’nin, hem de BDP’nin açılımı kendi oylarını arttırmak için suiistimal etmesini kederle izliyoruz.

AKP tamam cesur adımlar atmadı. Hatta kurnazlık yapıp, KCK operasyonlarını tertipledi, Mahmur ve Kandil’den gelenleri bir nevi tuzağa düşürdü, dağdan onurlu iniş konusunda verdiği sözü tutmayarak PKK’yı labirente hapsetti vs. Peki, BDP, PKK ortaya ne koydu? Bu fırsatı kullanabildi mi, doğrusu, kullanmak istedi mi? Bu köşede defalarca önerdiğim gibi, devleti şiddetle yalnız bırakarak sivil itaatsizlik yöntemleriyle statükoyu zorladı mı?

Bilmiyorsanız söyleyeyim. Sivil itaatsizlik, dört köşe bir delikte yuvarlak bir çivi olma özgürlüğüdür. Yönetim siyasetinin ya da yasaların değişmesini isteyen, aleni, şiddetsiz, vicdani, fakat aynı zamanda siyasi olan bir eylemdir. Hukuk devleti idesinin içerdiği üstün değerler uğruna, kamuya açık ve yasaları zorlayarak gerçekleştirilen, lâkin üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto eylemidir.

Herkesin elinde büyük ama küçük bir çekiç var, vurdukça vuruyor; ama kimse kare bir delikte yuvarlak bir çivi olmayı göze alamıyor

Taraf, 24.06.2010

Monday, June 21, 2010

Barışa emek vermemenin pespayeliği

Söz’ü en çok böyle durumlarda zorlamak lazım.

Kendini tekrarlama endişesine düşmeden, zaten bilinegeleni tekrar etmekten, yazmaktan usanmamak lazım. Bir sorunumuz var. Bu bizim sorunumuz. Bu sorunu bizler üretmişiz. Biz sorumluyuz. Çocuklarımız da bizim ürettiğimiz ve bizim çözmeye yanaşmadığımız bu sorun yüzünden boşu boşuna ölüyorlar.

Barışamadığımız için savaşıyoruz. Savaşmaya, kan dökmeye, uzlaşmaktan ve barışmaktan daha aşinayız...

Ortak tarihimizde uzlaşarak çözdüğümüz tek bir vaka yok. Bu cümleyi bir kez daha okuyun. Türk, Kürt, kim olursanız olun, cümleyi bir kez daha okuyun ve sıkılın. Ortak tarihimizde uzlaşmayla çözülmüş tek bir vakamız yok bizim! Hep savaşmışız. Devlet on öldürmüş, mağdur bir öldürmüş, ama savaşmışız...

Çünkü savaşmaya daha aşinayız. Barışamadığımız, barışa öldürmekten başka yollarla nasıl ulaşılabileceğini merak etmediğimiz, ya da barışmanın asgari koşullarını içimize sindiremediğimiz için hep savaşmışız.

Geçen yazımın başlığı ve son cümlesi “Ölümlerden hepiniz sorumlusunuz” şeklindeydi. Çok sert mailler aldım doğrusu. AKP yalakalığı, bölgeyi anlamamak ve zalimlikle suçlandım. Ardından PKK’nın Şemdinli saldırısı geldi. 11 asker, 12 PKK’lı genç öldü. Saldırı üzerine açıklama yapan BDP Grup Başkanvekili Bengi Yıldız “Bu acılardan hepimiz sorumluyuz, hiç kimse sorumluluktan kaçamaz” demiş. Bana gönderdiğiniz galiz mailleri, siz yorulmayınız diye ben kendisine forward edeyim isterseniz; aynı şeyleri söylüyoruz çünkü...

Söyler misiniz, elimize ne geçti? Kürtlerin yaşam şartlarında, kültürel haklarında çağ mı atlandı? Aramızdan 23 genç daha eksildi, 23 eve onulmaz ateşler düştü diye, bugün daha mı mutlu, daha mı güvende hissediyoruz kendimizi?

Kaybet-kaybet, öldür-öl, acı çek-acı çektir... Bir şey söyleyeyim mi, ölen bu çocukları hiçbiriniz önemsemiyorsunuz. İçinizde yaşamı reddeden öfke o kadar büyük ki, ölen kendi çocuğunuz bile olsa, durup düşünmeyeceksiniz. Hadi itiraf edin, o çocukları yarın hatırlamayacaksınız bile! Nasıl olsa yeni tabutlar gelecek, aynı klişeleri tekrarlayacaksınız o zaman da.

***

Şimdi neleri tartışıyoruz bir bakalım. Ordu yeteri kadar iyi savaşmıyor mu? PKK ordudan daha mı iyi savaşıyor? İstihbarat zaafı mı var? Heronları uçuran İsrailli uzmanlar Mavi Marmara katliamından sonra paydos edip gitti mi? ABD yine aynı nedenle anlık istihbarat vermeyi mi kesti? PKK’nın eylemlerinin ardında İsrail mi var?

Yani tüm bu soruların cevapları verilse, ordumuz daha iyi öldüren bir ordu olsa, Kürt sorunu çözülecek mi? İyi, PKK ve Öcalan meselesini Kürt sorunundan ayırdınız, PKK’yı bitirmek, Öcalan’ı yalıtmak Kürt sorununu halletmeye yetecek mi?

Bu şekilde barış gelecek mi, yoksa savaşa ara mı verilmiş olacak? Gelecekte daha iyi savaşmak, daha çok öldürmek için mehil mi kazanılmış olacak?

Başbakan Erdoğan “Örgütün hangi güçler adına taşeronluk yaptığını aziz milletimiz iyi biliyor” diyor. Yahu ben de bu aziz milletin aziz bir ferdiyim ama vallahi bilmiyorum. Ne o hepiniz bir oldunuz beni mi kazıklıyorsunuz? Ama bildiğim basit bir gerçek var. Otuz yıldır bu savaş can alıyor. Toplam kayıp yüz bin kişi. Şemdinli saldırısı gibi PKK eylemleri, açılım öncesi de yok muydu? Diyelim ki açılım ve İsrail krizi ile PKK başka türlü kullanılmaya başlandı, tüm bunları etkisizleştirmek, yine Kürt sorununu siyaseten ve köklü bir biçimde çözmekle mümkün değil mi?

O zaman neden kararlılığınızı yitirdiniz? Neden sündünüz? Dün barış için tüm bedelleri ödemeye hazırım derken, bugün savaş için bütün bedelleri ödemeye hazırız demenizin manası ne?

Ölümlerden hepimiz sorumluyuz derken kastettiğim şey de bu. Ne devlette, ne Kürtlerde, ne de toplumun geri kalanında bir “akıl” gözüküyor. Süreç, Türkler için Kürtlerin, Kürtler için de Türklerin varlıklarının “fuzulileştirilmesi” yönünde ilerliyor. Totaliteryenizmin yapmak istediği de bu! Tarafların varlıklarının fuzulileştirilmesi ve “nihai çözüm” için zemin hazırlanması. Sevgili patronum (Ahmet Altan oluyor bu) benden söylemesi, bu pespayelikle, birbirimizden ayrılmayı bile beceremeyiz biz. Burada bir “akıl” yok çünkü. Burada şiddetin sıradanlaşması ve emek vermemişliğin pespayeliği var. Buna AKP, PKK, BDP, Öcalan ve muhalefet partilerinin katkısı var. Savaşın sürmesini sağlayan sahtekâr hallerimiz var. Henüz akıtılan kanın eksik kalması var. Doğu cephesinde yeni bir şey yok! Dün ölüm vardı bugün de ölüm var.

Taraf, 21.06.2010

Monday, June 14, 2010

Barışa emek vermek

Barış, zannedilenin aksine, belli bir süreç sonunda ulaşılacak nihai, sabit bir hedef değil. Barış, insanın Allahın her günü vermek zorunda olduğu ekmek kavgası gibi, sürekli ve meşakkatli bir çabayı talep ediyor.

Gazze’deki insanlık dramını Mavi Marmara gönüllülerinden dokuzunun canı pahasına hatırladığımız bu günlerde kafam sürekli insanoğlunun bu birlikte yaşayamama trajedisi ile meşgul. Malûm, dün Kırgızistan’da da 75 bin Özbek göç yollarına çıktı. Sokaklar ceset dolu...

1992-1995 arasında yaşadığımız iki büyük soykırımdan bahsetmek istiyorum sizlere bugün...

Biri Bosna (Srebrenitsa ve Gorajde), diğeri Ruanda soykırımı...

Ben o günleri çok iyi hatırlıyorum, sizler de hatırlarsınız, o kadar yakın...

Hepimizin gözleri önünde, biri Avrupa, diğeri de Kara Kıta’nın göbeğinde iki halk soykırıma kurban gitti.

Bosna’da, sadece Srebrenitsa’da 8200 Müslüman katledildi.

Aslında bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’nın bir devamıydı. Partizanların efsanevi lideri Tito’nun yarım yüzyıllık Yugoslavyası, etnik milliyetçiliği törpüleyerek ve soğuk savaşın tavizsiz ikili dünyasının ona verdiği güçle ayakta kalmıştı.
Tito ölmeseydi, durum farklı olur muydu şüpheliyim.

Çünkü Bosna soykırımı, İkinci Dünya Savaşı’nın ertelenmiş bir boğazlaşmasıydı. Demir Perde ile “uygar dünya”dan zaman ve mekân olarak kopartılan bu coğrafyada, İkinci Dünya Savaşı’nda yaşananlarla yüzleşilmemiş, sadece bu çok etnikli karmaşık coğrafyaya Sovyet usulü bir estetik ambalaj geçirilmişti.

Oysa yaşananların yarattığı travma kolektif hafızada uykuya da yatsa varlığını sürdürdü.

Hitler’in Yugoslav Krallığı’nı işgali ertesinde, Hırvat faşistleri Ustaşaların nasıl binlerce Sırpı doğradıkları, Bosnalı Müslümanlardan müteşekkil SS Tugaylarının Sırpları nasıl avladığı, Sırp milliyetçisi Çetniklerin nasıl vahşice intikam aldıkları, Hitler’e karşı savaşan Partizanların bu grupları iyice dövdükten sonra kendi hâkimiyetini nasıl sağladığı hafızalarda canlıydı.

Ancak her hafıza, kendi kanlı kayıplarını ve buna ilişik meşru milliyetçiliğini ululuyordu. Demir Perde çöküp Tito da ölünce, geçmişin bütün hortlakları birden canlanıverdi. Tabii en avantajlı kesim, dağılan Yugoslavya’nın düzenli ordusunun silahlarını sahiplenen Miloşeviç, Karaciç, Mladiç önderliğindeki Sırplar oldu...

Sadece kendisini gören kör travmalardan ortak bir teselli, ortak bir ders ve tabii ki herkesi teskin edecek bir adalet çıkmamıştı.

Barışa emek verilmemişti. Sadece savaşa ara verilmişti.

Nitekim, 1994’te Gorajde’nin ortasından geçen Drina Köprüsü mezbaha olmuştu. Yıllarca kendisinden et aldıkları Sırp kasap, bu sefer Müslüman komşularını gırtlaklıyor, sonra köprüden aşağı yuvarlıyordu. Bazen gecede 80 ‘kesim’ yapabiliyordu mesela...

Çoğu kez aynı sofrada yemek yediği, aynı kahvede zar attığı, elli yıldır yan yana yaşadığı komşularını boğazlıyordu bu sefer.

Srebrenitsa’da ise durum daha vahimdi. Kentin düşmesinden sonra panikle Hollandalı Komutan Albay Karremans’ın başında olduğu Potoçari kampına sığınan binlerce Müslüman bu sefer hakiki bir kasap olan Mladiç’e teslim edildi. 11 ve 17 Temmuz 1995 aralığında 8200 Müslüman Bosnalı erkek katledildi. Kadınlar ise etnik kırım için sürekli tecavüze uğruyordu.

***

Bosna’daki soykırım sürerken, 1994’te Ruanda’da yüz binlerce Tutsi, Hutu milliyetçileri tarafından katlediliyordu.

800 bin Tutsi 100 günde öldürüldü. Nasıl mı?

Hutu milliyetçisi Başbakan Habyarimana’nın uçağının düşürülmesi ile ulusal radyodan katliam çağrısı yapıldı. O güne değin her bölgede Tutsi ve ılımlı Hutuları zaten fişlemiş olan Interahamwe örgütü (Ben diyeyim JİTEM, siz deyin Teşkilat-ı Mahsusa) eyleme geçti. BM ve ABD, –tıpkı Bosna’daki gibi ikiyüzlü, menfaatperest ve korkakça davranarak- bölgede öldürülen 10 BM askerini gerekçe gösterdi ve bölgeden çekildi. Fransa ve Belçika ise her şeye göz yumdu...

Milliyetçi Hutu yönetimi ucuza gelsin diye Çin’den binlerce pala ithal etmişti. Hutu katiller insan doğramaktan o kadar yoruluyorlardı ki, kurbanlarının bilek tendonlarını kesip hareketsiz bırakıyor, biraz dinlendikten sonra katliama devam ediyorlardı. Bazıları cellâtlarına kurşun parasını verip acısız ölümü satın alıyorlardı.

Barış, güneşin üzerimize doğduğu her gün emek verilmesi gereken yaşamsal bir ihtiyaç. Barış, komşularımızla birlikte yaşayacağımız kozanın adı. Güvenli olmanın sihri, o kozanın dışında kimsenin kalmaması, korkmaması.

Yoksa barış hiçbir zaman gelmeyecek. Sadece savaşlara ara verilmiş olacak.

Taraf, 14.06.2010

Thursday, June 10, 2010

Bir türlü baştan atılamayanlar

Bu dünyada çok fazla kan ve gözyaşı var. Bir insanın tahammül edebileceğinden çok çok fazla. “Gerçek” en çarpıcı film noire veya en mahir yazardan daha yaratıcı. İnsanın doğasının karanlık yönünden aldığı kötücül bir dehası var. Bu bir maharetse, ne kadar övünsek azdır doğrusu.

Evinin biraz ilerisinde bir kız çocuğunun patlatılarak can vermesini düşünün mesela. Nasıl bir sahnedir o Allahım! Gerçeküstülüğü, insan algısının muvazenesini altüst ederken, “gerçek”lik aslında en yüksek seviyesine ulaşır. Çocuğunun bedenini, karaciğerini eteğinde taşıdığını düşünün bir annenin. Biraz evvel evden çıkan, konuştuğu, akşama yemekte makarna isteyen kızının karaciğerini birkaç dakika sonra eteğinde taşıyan, parçalarını çalılıktan toplayan, o parçaları birer delil olarak “adalet” için karakola götüren bir annenin resmi, gerçekliğin hangi bucağına sığar?

Sonra bir helikopter düşünün. Ağır silahlarla donatılmış. Havalanan ve bir kentin kenar mahallelerini bombalayan. Orası Tunceli’dir. Tunceli’nin Esentepe mahallesi... Aynı Türkiye’nin içinde yer alan İstanbul’un Esentepe’si ile Tunceli’nin Esentepe’si arasındaki fark, benim gerçeklik kapasitemi aşar mesela, en fazla, isyan ve öfkenin sarhoşluğuna kapılıp, onu kendimden uzaklaştırmaya çalışırım.

Bu dünyada çok fazla kan ve gözyaşı var çünkü. Haddinden fazla... “Onları” çok fazla yakınımıza sokmamalıyız bu yüzden. “Onlar” tüm grotesklikleriyle, bizim gerçeklik kıyılarımızın, karasularımızın pay pay dışında kalmalı. Olmadı, henüz vakit varken, gerçeklik gemisine en kanlı, en korkan ve korkutan operasyonu düzenleyip, neye mal olursa olsun uzak tutmalıyız onu kendimizden.

Ama bir de baştan atılamayanlar var...

Filistinliler gibi, Yahudiler gibi, Kürtler gibi, fakirler gibi, eşcinseller gibi...

Çok fazlalar. Çok inatçılar. Allah kahretsin! Tabiat onlara var kalma gücünü böyle vermiş. Bir kere çok dayanıklılar. Ceylan’ın anası, atası gibi, en zalim gerçekliği çaresiz bırakan bir tahammüle sahipler. Golda Meir miydi onu söyleyen? “O gece kaç tane Arap bebeğin dünyaya geldiğini düşündükçe uykularım kaçıyor” diyen?

Evet oydu.

Siyonizmin babası Theodor Herzl bile daha insaflıydı İsrail’in ilk başbakanı Ben Gurion’dan. Herzl “Bu meteliksiz topluluğa iş vermeyip, komşu ülkelerde onlar için iş imkânı yaratarak onlardan kurtulmalıyız” diyordu. Gurion’un ise savaşın ilk yıllarında Herzl’ın bu önerisiyle uğraşacak hali yoktu. O durumu şöyle formüle etmişti: “Her saldırı etkin olmalı, evler yıkılmalı, yaşayanlar göçe zorlanmalı.”

Bu kadar basit. Binlerce yıldır oyunun kuralı bu. Neden şaşırdınız? Gerçekliğin aracısızlığına mı? Buna cüret edenlerin en “öteki”lerden olmasına mı?

Lakin, Meir’in de, Gurion’un da cehennemî gerçeği Filistinlilerin bir türlü “baştan atılamaz” olduklarıydı. Filistinli diye bir halk yoktu ama, devasa sayıları, üreme hızları, gerçeküstü zulüm şartlarında hayatta kalma yetenekleri bir gerçekti.

Filistin diye bir yer vardı. Onlar vardı. Hayaletler gibi... Yüz binlerce hayaletin yaşadığı Gazze gibi. Mavi Marmara’nın güvertesinde akan kanın aksinde, aynı dini paylaşmanın payandasıyla ancak görebildiğimiz hayaletlerdi onlar.

Tıpkı Hrant’ın kaldırımdaki kanının aksinde gördüğümüz yüz binlerce Ermeninin silueti, Ceylan’ın parçalanmış ciğerinden yansıyan 17.000 faili meçhul, binlerce yakılmış köy, sürekli kendini asan Kürt kızlarının gölgeleri gibi...

Baştan atılamıyordu ama, vicdan ve adalet kürsüsünün en uzağına fırlatılabiliyordu onlar. Filistinliler üzerinde uygulanan oyunun kuralı, binlerce yıldır Yahudiler ve tüm ötekiler üzerinde denenmiyor muydu yani? Bir imece halinde, Yahudileri kovalar, öldürür, yakar, mal edinmelerini yasaklar ve sürekli soyarken, bugünkü İsrail pratiğini de öğretiyorduk onlara, tabiatıyla. İsrail katliamlarını eleştirirken, Hitler ve soykırım analojisi yapanların ne kadar geri zekâlı olduklarını da not düşelim bu vesileyle. Böyle bir dünyada, gerçeğin gerçeküstü kabul edilerek ancak izlenebildiği bir dünyada, hangi utanmaz kendini kirlenmemiş addedebilir?

Acıları, olayları, soykırımları, mağduriyetleri birbirine eşitleyip, mukayese veya ölçü kabul edip uzun süre oyalanacağımız kesin. Kötü haber ise şu: Filistin ve Kürt sorunu daha uzun yıllar çözülemeyecek. Öğrenmemize yetecek kadar birbirimizi boğazlamadık. İçinde debelendiğimiz kan gölü, burun deliklerimize değin ulaşmadı. Başımızdan atmak istediğimizin aslında Filistinliler, Kürtler, İsrailliler veya Türkler değil, kendimiz olduğunu keşfedemedik daha...

***

*Yazının ilk ve son cümlelerindeki çelişki, yazının doğallığında zuhur etmiş ve özellikle düzeltilmemiştir.

** Yazıya esin kaynağı olan Joe Sacco ve çizimlerine hürmet ve teşekkürle...

Taraf, 10.06.2010

Tuz tadını yitirirse

İHH’nın bir Türkiye-İsrail savaşı çıkarma amacına yönelik Hamas ortaklığında gizli bir plana sahip olduğunu ima, hatta ilan eden sözüm ona değerlendirmeler, İHH ve sokaktaki gösterilerin İslami motifinden ziyadesiyle rahatsız olanların tavrı, aslında çok ciddi bir kırılmanın üzerinde aklıselim ile düşünme fırsatını da esirgiyor bizden. Çok önemli bir şeyler oluyor, ama biz, dünyayı kendi yerel takıntılarından okuyanların şımarıklıkları ile uğraşmak zorundayız.

Olur a, bu rüzgar AKP’ye seçimlerde beş on puan olarak döner, olur a, Filistin sorunu Müslüman demokratların yükselişine vesile olur. Olur a, aynı rüzgar uluslararası güçlü bir baskıya dönüşür, bu da Erdoğan’ın hanesine yazılır...

Düşünsenize, açık, kapalı, postmodern darbelerin elinizden kum gibi kayıp gitmesinin kederini yaşamışsınız. Sonra, Müslüman, Hıristiyan, Kürt, yargıç, komutan, gazeteci öldürülmüş, o da olmamış. Son çare, oyuna dönmüş “AKP’yi sandıkta yenelim bari” demişsiniz. Tabii bu da kendi meşrebince olacak; AKP’yi bölemeyince, kaseti piyasaya sürer, kerameti kendinden menkul bir Kılıçdaroğlu rüzgârı estirirsin. Hani daha dün tüm açılım politikalarını lanetleyen Kılıçdaroğlu’nun çakma rüzgârından bahsediyorum, derken...

One Minute Volume II büyük bir ihtişamla vizyona girer.

Başrollerde Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu vardır... OMV II kasırgası, o çakma rüzgârı alır, buruşturup kenara atar.

İşte İsrail saldırısı sonunda ülkemin ulusalcılarının tek derdi Erdoğan bu işten ne kadar kazançlı çıkar endişesidir. Böyle bir ortamda, Gazze hiç Gazze’den ibaret olabilir mi? O zaman, ne yapmalı?

Kriz fırsata çevrilebilir mi acaba? Krize Türkiye’nin doğrudan dahli, bir 28 Şubat kâbusuna devşirilebilir mi sevgili ulusalcılarımız tarafından?

Eti kokmasın, dayansın diye tuzlarlar, peki tuz tadını yitirirse, ona ne yapılır? Gerçekliğe direnmek, tuzluluğunu yitirmektir. Bugün Türkiye’de ulusalcıların başına gelen de bu. Aklıma Visconti’nin o müthiş filmi Leopard’da, Alain Delon’un canlandırdığı Yüzbaşı Tancredi’nin sözü geliyor: “Her şeyin aynı kalması için, her şeyi değiştirmek gerekir.” Bir aristokrat olan genç Tancredi, Garibaldi’nin devrimci birliklerine katılır. Kendi menfaatini düşünmektedir aslında. Sığ, hiç de idealist olmayan, pragmatist bir davranıştır bu. Ama yine de içinde bir akıl vardır.

Ulusalcıların bu ülkeye yaptıkları en büyük kötülük, gerçeklik ve şimdiki zamanla doğru ilişki kurmayı reddetmeleri oldu. Ülkeyi de hep aşağı, spekülatif bir kâbuslar alemine çektiler. Düşmanlıkları bile üzerinde emek verilmiş değildi, kötü, kokmuş ve tapondu, gerçeklikle bağı yoktu.

***

Tartışamadıklarımıza gelince...

Mesela, Fethullah Gülen’in Mavi Marmara ile ilgili “İsrail’den izin alınmalıydı” sözleri her ne kadar Milli Görüş ve Gülen hareketi arasındaki işbirliğinin bittiği şeklinde değerlendirilse ve ülkedeki şu anki haletiruhiyeye ters düşse de, barış için illa kan dökülmek zorunda mıdır sorusunu tartışmaya açabilir. Mağduriyetin duyulması ve durdurulması için, ölüp öldürmekten başka etkili bir araç yok mudur? Gülen’in bu itirazı, bu türden bir tartışmanın başlangıcı olabilir mi?

Eylem Düzyol’a verdiği mülakatta, vicdan ve akıl muvazenesini mükemmel bir biçimde kuran sayılı kişilerden gördüğüm İshak Alaton, “Ortadoğu’ya bir Mandela lazım” diyor. Tuğba Tekerek’e konuşan yazar Amira Hass ise “Ben yüzü kapalı bir komandoya bırakın vurmayı, onunla karşı karşıya kalmaya bile cesaret edemezdim” diyor ve ekliyor “Bu, tüm yolcuların ortak kararı mıydı?”

İsrail öldürüyor, Hamas öldürüyor. Bazı Kürtler “Eğer PKK olmasaydı, bizim trajedimizi kimse duymayacaktı” diyor. O PKK ki, “zorunlu askerlik uygulamasını yerleştirmek için” Kürtleri de öldürdü uzun bir süre. Ordu ise aynı kararlılıkla operasyonlara devam ediyor. Devlet, 2010 yılında Tunceli de, kendi şehir merkezini bombalıyor. Panzer, Diren’i eziyor. Hamas, El-Fetih gerillalarının dizine kurşun sıkıyor öte yandan.

Evet, bize de bir Mandela lazım. Bize de bir Gandhi lazım. Hem de çakmasından değil, en hakikisinden. Doğu’nun makûs talihini ancak ölüp öldürme alışkanlığından, sivil itaatsizlik ve pasif direnişe, oradan da uzlaşı kültürüne vararak yenebiliriz.

Ve gördük ki, bunu yapabiliriz.

Taraf, 07.06.2010

İsrail böyle nereye kadar

Mavi Marmara gemisinin önderlik ettiği filonun yola çıkış amacının, hepimizin gözleri önünde bir ibret abidesi olarak yükselen dünyanın bu en büyük gettosu Gazze’ye sadece insani yardım götürmek olmadığı doğruydu.

Zaten İsrail hükümetinin asıl endişesi de işin bu insani kısmı değildi. Ne yani, okul inşa etmek için gemilere konan çimento ve demirden, Hamas nükleer santral yapmayacaktı ya!

Bu yolculuğun bir hedefi de, İsrail’in Filistinlilere uyguladığı bu insanlık dışı ablukada hızla genişlemeye aday sembolik bir yarık açmaktı. İsrail hükümetindeki yedi çılgının işte asla tahammül edemediği de aslında buydu.

O yedi çılgın, cüretkârlığını kaba kuvvetten alan her zalim düşünce gibi, buna asla müsaade etmemeye karar verdiler ve felaket yaşandı.

Gazze’ye uygulanan abluka delinemez, sorgulanamaz ve asla kalkamazdı.

Kabul edemedikleri, Filistinlilerle 1/10, hatta hatta son Gazze saldırısında olduğu üzere 1/100 oranına göre kurdukları öldürme meşruiyetinin artık tükenmeye yüz tutmuş olduğuydu.

Dökme Kurşun saldırısında, 300’den fazlası çocuk olmak üzere 1300 Filistinli öldürüldü. Saldırının meşru gerekçesi, Gazze’den İsrail’e atılan Kassam ve Grad füzelerinin önünü almaktı. Ama tabii daha öncelikli amaç, Hamas yönetimini devirmekti.

Her iki amaç da gerçekleşmedi. 1300 ölü ve birkaç milyar dolarlık maddi yıkıma rağmen, Gazze’den İsrail’i hedef alan roketler atılmaya devam etti. Hamas güçlendi. Türkiye, Erdoğan’ın “One minute”ı ile devreye girdi.

İsrail bin tane daha Dökme Kurşun operasyonu yapsa, bu sorunu çözemez. Demir Kubbe adı verilen radar sistemi de buna çare değil. Duvarlar hiç değil...

***

Beyaz Saray Sözcüsü Robert Gibbs’in basın toplantısındaki çaresiz durumu, İsrail’in savaş makinesine verilen ABD desteğinin meşruiyetinin ne kadar epridiğinin sembolü gibiydi. Gazetecilerin “Böyle bir katliamı ABD neden açıkça kınayamıyor” türünden bir düzine sorusunu sürekli olarak BM Güvenlik Kurulu’nun kınama kararına atıfla cevaplamaya çalıştı. “Saldırının gerçek sorumluları soruşturma ile belli olacak” cümlesinin gazetecilerden tepki almasına şaşırdı, duraladı.

İsrail artık böyle devam edemez. ABD böyle bir serseri savaş makinesini daha fazla sırtında taşıyamaz. Diyelim ki taşıdı, yine de devam etmez. Çünkü yirmi yıl sonra dünyanın tek patronu artık ABD olmayacak. Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya, Rusya ve Türkiye, tek kutuplu dünyadan, çok merkezli bir dünyaya geçişin dinamoları olarak görülüyor artık.

İsrail, elinde henüz fırsat, güç ve zaman varken, doğu oyunu kurmalı. El-Fetih’i etkisizleştirme politikası sonrasında kendi elleriyle yarattığı Hamas’la başının nasıl derde girdiğini görmeli. Amos Oz, NYT’da yayımlanan makalesinde Hamas’ın sadece terörist bir organizasyon olmadığını, Filistin halkının içine düştüğü çaresizlik ve trajediden kaynaklanan bir düşünceye de sahip olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Düşünceyi güçle, abluka, bombardıman ve komandolarla yenemezsiniz. Bir düşünceyi ancak ondan daha iyi, çekici ve meşru başka bir düşünceyle yenebilirsiniz.”

Amos Oz, değişim ve barıştan bahsediyor... İsrail bugüne kadar ne yaptıysa, tam tersini yapmalı. “Böl, parçala yönet” yerine, “Birleştir, muhatap yarat ve onunla barışı kur” düsturunu kullanmalı.

Bunu, bugünkü İsrail hükümeti yapamaz. Onların elinde çekiç var ve her şeyi çivi olarak görüyorlar. İsrail’in bu terörist hükümeti mutlaka hesap vermeli ve bu Ortadoğu barışı için Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi bir milat olmalı.

Mavi Marmara katliamından mesul olan bu Netanyahu hükümeti mutlaka İSTİFA ETMELİ.

2007’de Hamas’ın seçimleri kazanmasıyla başlayan Gazze ablukası mutlaka KALDIRILMALI.

***

AKP hükümetinin başta Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu olmak üzere, bu krizi son derece başarılı yürüttüğünü, bu acı vesileyle Türkiye’nin “Büyük ve tayin edici ülke” statüsünü kalıcı hale getirdiğini düşünüyorum. İsrail’in izlediği şiddet politikasının etrafındaki hare bu krizle dağılmıştır, meşruiyeti ağır darbe almıştır. Pek çok soykırım ve açık hak ihlallerine, haksız Irak işgaline seyirci kalan, hatta destek veren Birleşmiş Milletler’in Güvenlik Kurulu’ndan, tarihinde eşi olmayan netlik ve şiddette kınama kararı çıkartmıştır.

AB, Angela Filote’un ağzından “Türkiye’nin bölgesinde oynadığı çok aktif rol, AB üyelik sürecini olumlu etkiliyor” netliğinde tam destek vermiştir.

Buna ilaveten, hükümet dünyada ve Türkiye’de oldukça yaygın olan Yahudi düşmanlığı ile arasına net bir çizgi çizebilmeyi, dezenformasyonu önleyebilmeyi başarmıştır. Erdoğan ve Davutoğlu, sağduyusu yerinde, şiddet dozu iyi ayarlanmış, kendine güvenli bir strateji ile sonuç almaya hemen başlamıştır.

Bu dünya için de bir milattır.

Taraf, 02.06.2010

İlk 24 Nisan anıtı İstanbul’da açılmıştı

Huşartsan Ermenice bir kelime. Manası, abide, anıt demek.

Geçen gün gazetede çalışırken kalınca bir kargo paket geldi önüme. Açtım. İçinden sevgili Ragıp Zarakolu’nun bin bir dava ve bin bir zorlukla ayakta tuttuğu Belge Yayınevi’nden yayımlanmış bir kitap çıktı.

Teotig’in (Teodoros Lapcinciyan) 24 Nisan 1915 kurbanlarını anmak üzere 1919’da İstanbul’da kurulan yas komisyonunun tertiplediği törenleri konu alan bir almanaktı bu.

Hrant Dink için de çok önemli bir kitaptı Huşartsan. Kitabın başına gelenler Dan Brown’un kurgularını aratmayacak bir gizeme sahipti. 12 Nisan 1919’da İstanbul’da basılan kitabın kopyaları, esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolmuştu. 1920’lerden sonra, herkesin lanetlediği bir vaka olan İttihatçıların Osmanlı vatandaşı Ermenilere karşı işledikleri bu büyük insanlık suçu Osmanlı’ya yapılan reddi mirastaki birkaç istisnadan birisi olmuştu.

Tüm dünyanın görmezden geldiği bir meseleyi, eski İttihatçıların devlet deneyimlerinden ziyadesiyle faydalanma yoluna giden çiçeği burnunda bir ülke niye mesele etsindi ki?

Denebilir ki, Türkiye Cumhuriyeti’ne İttihatçıların sirayeti ile Kürt, Alevi ve Kıbrıs sorunlarının ülkeye ayak bağı olmasında, darbedar demokrasinin bir türlü gelişememesi arasında bir korelasyon vardı ve 1915’in inkârı bunda bir manivela vazifesi görmüştü. Türkiye inkâr yoluna bu İttihatçı aşısı ile saptı. Bir deli gömleği giymiş gibi, koşulsuz özgürlüğe hâlâ soyunamamamız da bundan.

İran’a ABD müdahalesini önleyebiliyor, Gazze’deki insanlık dramına dikkati çekebiliyor, İslamofobia konusunda dünyanın takdir ettiği bir söylemi üretebiliyorken, kendi içimizdeki Kürt ve Ermeni meselesini çözememek, bu zehirli aşının hâlâ zehirli meyvelerini veriyor olması dışında nasıl açıklanabilir?

İşte 1920’lerde yaşanan bu kırılmanın kurbanı olmuştu Huşartsan. Kurban tek değildi.

Kitabın kapağında yer alan ve bugün Divan Oteli, İstanbul Radyosu ve Harbiye Orduevi’ni içine alan alanda 1915 kurbanlarına adanan 24 Nisan Anıtı da, esrarengiz bir biçimde yok edilmişti. “Tarihçi Pamukciyan, bu anıtın kaidelerini Harbiye Orduevi’nin bahçesinde gördüğünden bahseder” diyor Zarakolu kitabın önsözünde...

***

İşte kapağında o anıtın da resminin bulunduğu o kıymetli nüsha bir kitap sevdalısı tarafından Hrant Dink’e getirilmişti. Zarakolu, “Sanki dünyanın en büyük hazinesi kendisine verilmiş gibi hissetmişti Hrant” diyor.

Nasıl öyle hissetmesin?

Büyük felaketin ilk şeytani hamlesinin yapıldığı bu şehirde, Ermeniler 1919 yılında kayıpları için bir anıt dikmiş, ayin-i ruhaniler tertip etmiş ve Müslüman komşularıyla birlikte acıları için yas tutmuşlardı. Geçmişin acılarını geçmişte bırakabilmek için ihtiyacımız olan, yüzyıla yakındır özlemle beklediğimiz o en insani imkâna, birkaç yıllığına da olsa erişebilmişlerdi.

Hrant kitabı hemen Türkçeye çevirtmiş ve yayımlamak için girişimde bulunmuştu.

Amma velâkin, içinde kendi çalışmaları da bulunan bilgisayarı esrarengiz bir biçimde çökmüştü.

Dile kolay, tam 761 Ermeni fikir insanı, edebiyatçı, din adamı, eğitmen yer alıyor Teotig’in 24 Nisan kurbanlarını tanıttığı almanakta. Bir milletin aklını, yüreğini, kültürünü, dilini taşıyan 761 masum insan, katledilmek üzere Anadolu’nun loş köşelerinde çetelere teslim ediliyor. Yok edilen kültürün devasa derinliğini, kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız. Türkiye’nin nasıl büyük bir zenginliğinin yok edilmiş olduğuna yanacaksınız; içiniz cız edecek.

O tarihten beri, Ermeniler kafası kesilmiş horoz gibi dünyanın ortalığında debelenip duruyorlar işte. Öldüklerini ispat etmek için uğraşıp duruyorlar. Derin bir keder balçığı, hem Ermenileri, hem Türkleri sürekli aşağı çekiyor.

***

Kitabı okurken aklıma birdenbire geldi... Hrant’ın 23 Mayıs 2005 tarihinde Neşe Düzel’e verdiği o müthiş mülakatta, bu kitaptan da bahsettiğini hatırladım birden.

“O dönemde Türkiye’de Ermeni toplumu bir yas komisyonu kurmuş. Bende kitabı var bunun. 1919’da Ermenice yayımlanmış bu kitapta 24 Nisan’da tutuklanan bütün önderlerin, aydınların biyografileri var. Ben bu kitabı şimdi Türkçe olarak yayımlayacağım. Ama 1920’den sonra birdenbire Türkiye’de konjonktür değişmiş.”

Hrant her zamanki açık yürekliliği, samimiyeti ve hesapsızlığı ile Düzel’e bu önemli bilgiyi veriyor. Sonrasında ise, bilgisayarı, bir daha geriye getirilemeyecek şekilde çöküyor. Arada bir bağlantı var mıdır, bilinmez. Takdir sizin.

***

Hrant’ın bu büyük arzusunu bir vasiyet belleyip, sevgili Ragıp Zarakolu yerine getirmiş ve yayımlamış Huşartsan’ı. Türkiye’nin biraz olsun değiştiğini görmek, bunca bedelin boşa ödenmediğini de bilmek demek, ümit demek.

Yüreğin dert görmesin sevgili Ragıp, Hrant senden razı olsun.

Taraf, 31.05.2010

Followers