Monday, June 14, 2010

Barışa emek vermek

Barış, zannedilenin aksine, belli bir süreç sonunda ulaşılacak nihai, sabit bir hedef değil. Barış, insanın Allahın her günü vermek zorunda olduğu ekmek kavgası gibi, sürekli ve meşakkatli bir çabayı talep ediyor.

Gazze’deki insanlık dramını Mavi Marmara gönüllülerinden dokuzunun canı pahasına hatırladığımız bu günlerde kafam sürekli insanoğlunun bu birlikte yaşayamama trajedisi ile meşgul. Malûm, dün Kırgızistan’da da 75 bin Özbek göç yollarına çıktı. Sokaklar ceset dolu...

1992-1995 arasında yaşadığımız iki büyük soykırımdan bahsetmek istiyorum sizlere bugün...

Biri Bosna (Srebrenitsa ve Gorajde), diğeri Ruanda soykırımı...

Ben o günleri çok iyi hatırlıyorum, sizler de hatırlarsınız, o kadar yakın...

Hepimizin gözleri önünde, biri Avrupa, diğeri de Kara Kıta’nın göbeğinde iki halk soykırıma kurban gitti.

Bosna’da, sadece Srebrenitsa’da 8200 Müslüman katledildi.

Aslında bu savaş, İkinci Dünya Savaşı’nın bir devamıydı. Partizanların efsanevi lideri Tito’nun yarım yüzyıllık Yugoslavyası, etnik milliyetçiliği törpüleyerek ve soğuk savaşın tavizsiz ikili dünyasının ona verdiği güçle ayakta kalmıştı.
Tito ölmeseydi, durum farklı olur muydu şüpheliyim.

Çünkü Bosna soykırımı, İkinci Dünya Savaşı’nın ertelenmiş bir boğazlaşmasıydı. Demir Perde ile “uygar dünya”dan zaman ve mekân olarak kopartılan bu coğrafyada, İkinci Dünya Savaşı’nda yaşananlarla yüzleşilmemiş, sadece bu çok etnikli karmaşık coğrafyaya Sovyet usulü bir estetik ambalaj geçirilmişti.

Oysa yaşananların yarattığı travma kolektif hafızada uykuya da yatsa varlığını sürdürdü.

Hitler’in Yugoslav Krallığı’nı işgali ertesinde, Hırvat faşistleri Ustaşaların nasıl binlerce Sırpı doğradıkları, Bosnalı Müslümanlardan müteşekkil SS Tugaylarının Sırpları nasıl avladığı, Sırp milliyetçisi Çetniklerin nasıl vahşice intikam aldıkları, Hitler’e karşı savaşan Partizanların bu grupları iyice dövdükten sonra kendi hâkimiyetini nasıl sağladığı hafızalarda canlıydı.

Ancak her hafıza, kendi kanlı kayıplarını ve buna ilişik meşru milliyetçiliğini ululuyordu. Demir Perde çöküp Tito da ölünce, geçmişin bütün hortlakları birden canlanıverdi. Tabii en avantajlı kesim, dağılan Yugoslavya’nın düzenli ordusunun silahlarını sahiplenen Miloşeviç, Karaciç, Mladiç önderliğindeki Sırplar oldu...

Sadece kendisini gören kör travmalardan ortak bir teselli, ortak bir ders ve tabii ki herkesi teskin edecek bir adalet çıkmamıştı.

Barışa emek verilmemişti. Sadece savaşa ara verilmişti.

Nitekim, 1994’te Gorajde’nin ortasından geçen Drina Köprüsü mezbaha olmuştu. Yıllarca kendisinden et aldıkları Sırp kasap, bu sefer Müslüman komşularını gırtlaklıyor, sonra köprüden aşağı yuvarlıyordu. Bazen gecede 80 ‘kesim’ yapabiliyordu mesela...

Çoğu kez aynı sofrada yemek yediği, aynı kahvede zar attığı, elli yıldır yan yana yaşadığı komşularını boğazlıyordu bu sefer.

Srebrenitsa’da ise durum daha vahimdi. Kentin düşmesinden sonra panikle Hollandalı Komutan Albay Karremans’ın başında olduğu Potoçari kampına sığınan binlerce Müslüman bu sefer hakiki bir kasap olan Mladiç’e teslim edildi. 11 ve 17 Temmuz 1995 aralığında 8200 Müslüman Bosnalı erkek katledildi. Kadınlar ise etnik kırım için sürekli tecavüze uğruyordu.

***

Bosna’daki soykırım sürerken, 1994’te Ruanda’da yüz binlerce Tutsi, Hutu milliyetçileri tarafından katlediliyordu.

800 bin Tutsi 100 günde öldürüldü. Nasıl mı?

Hutu milliyetçisi Başbakan Habyarimana’nın uçağının düşürülmesi ile ulusal radyodan katliam çağrısı yapıldı. O güne değin her bölgede Tutsi ve ılımlı Hutuları zaten fişlemiş olan Interahamwe örgütü (Ben diyeyim JİTEM, siz deyin Teşkilat-ı Mahsusa) eyleme geçti. BM ve ABD, –tıpkı Bosna’daki gibi ikiyüzlü, menfaatperest ve korkakça davranarak- bölgede öldürülen 10 BM askerini gerekçe gösterdi ve bölgeden çekildi. Fransa ve Belçika ise her şeye göz yumdu...

Milliyetçi Hutu yönetimi ucuza gelsin diye Çin’den binlerce pala ithal etmişti. Hutu katiller insan doğramaktan o kadar yoruluyorlardı ki, kurbanlarının bilek tendonlarını kesip hareketsiz bırakıyor, biraz dinlendikten sonra katliama devam ediyorlardı. Bazıları cellâtlarına kurşun parasını verip acısız ölümü satın alıyorlardı.

Barış, güneşin üzerimize doğduğu her gün emek verilmesi gereken yaşamsal bir ihtiyaç. Barış, komşularımızla birlikte yaşayacağımız kozanın adı. Güvenli olmanın sihri, o kozanın dışında kimsenin kalmaması, korkmaması.

Yoksa barış hiçbir zaman gelmeyecek. Sadece savaşlara ara verilmiş olacak.

Taraf, 14.06.2010

No comments:

Followers