Thursday, June 10, 2010

Bir türlü baştan atılamayanlar

Bu dünyada çok fazla kan ve gözyaşı var. Bir insanın tahammül edebileceğinden çok çok fazla. “Gerçek” en çarpıcı film noire veya en mahir yazardan daha yaratıcı. İnsanın doğasının karanlık yönünden aldığı kötücül bir dehası var. Bu bir maharetse, ne kadar övünsek azdır doğrusu.

Evinin biraz ilerisinde bir kız çocuğunun patlatılarak can vermesini düşünün mesela. Nasıl bir sahnedir o Allahım! Gerçeküstülüğü, insan algısının muvazenesini altüst ederken, “gerçek”lik aslında en yüksek seviyesine ulaşır. Çocuğunun bedenini, karaciğerini eteğinde taşıdığını düşünün bir annenin. Biraz evvel evden çıkan, konuştuğu, akşama yemekte makarna isteyen kızının karaciğerini birkaç dakika sonra eteğinde taşıyan, parçalarını çalılıktan toplayan, o parçaları birer delil olarak “adalet” için karakola götüren bir annenin resmi, gerçekliğin hangi bucağına sığar?

Sonra bir helikopter düşünün. Ağır silahlarla donatılmış. Havalanan ve bir kentin kenar mahallelerini bombalayan. Orası Tunceli’dir. Tunceli’nin Esentepe mahallesi... Aynı Türkiye’nin içinde yer alan İstanbul’un Esentepe’si ile Tunceli’nin Esentepe’si arasındaki fark, benim gerçeklik kapasitemi aşar mesela, en fazla, isyan ve öfkenin sarhoşluğuna kapılıp, onu kendimden uzaklaştırmaya çalışırım.

Bu dünyada çok fazla kan ve gözyaşı var çünkü. Haddinden fazla... “Onları” çok fazla yakınımıza sokmamalıyız bu yüzden. “Onlar” tüm grotesklikleriyle, bizim gerçeklik kıyılarımızın, karasularımızın pay pay dışında kalmalı. Olmadı, henüz vakit varken, gerçeklik gemisine en kanlı, en korkan ve korkutan operasyonu düzenleyip, neye mal olursa olsun uzak tutmalıyız onu kendimizden.

Ama bir de baştan atılamayanlar var...

Filistinliler gibi, Yahudiler gibi, Kürtler gibi, fakirler gibi, eşcinseller gibi...

Çok fazlalar. Çok inatçılar. Allah kahretsin! Tabiat onlara var kalma gücünü böyle vermiş. Bir kere çok dayanıklılar. Ceylan’ın anası, atası gibi, en zalim gerçekliği çaresiz bırakan bir tahammüle sahipler. Golda Meir miydi onu söyleyen? “O gece kaç tane Arap bebeğin dünyaya geldiğini düşündükçe uykularım kaçıyor” diyen?

Evet oydu.

Siyonizmin babası Theodor Herzl bile daha insaflıydı İsrail’in ilk başbakanı Ben Gurion’dan. Herzl “Bu meteliksiz topluluğa iş vermeyip, komşu ülkelerde onlar için iş imkânı yaratarak onlardan kurtulmalıyız” diyordu. Gurion’un ise savaşın ilk yıllarında Herzl’ın bu önerisiyle uğraşacak hali yoktu. O durumu şöyle formüle etmişti: “Her saldırı etkin olmalı, evler yıkılmalı, yaşayanlar göçe zorlanmalı.”

Bu kadar basit. Binlerce yıldır oyunun kuralı bu. Neden şaşırdınız? Gerçekliğin aracısızlığına mı? Buna cüret edenlerin en “öteki”lerden olmasına mı?

Lakin, Meir’in de, Gurion’un da cehennemî gerçeği Filistinlilerin bir türlü “baştan atılamaz” olduklarıydı. Filistinli diye bir halk yoktu ama, devasa sayıları, üreme hızları, gerçeküstü zulüm şartlarında hayatta kalma yetenekleri bir gerçekti.

Filistin diye bir yer vardı. Onlar vardı. Hayaletler gibi... Yüz binlerce hayaletin yaşadığı Gazze gibi. Mavi Marmara’nın güvertesinde akan kanın aksinde, aynı dini paylaşmanın payandasıyla ancak görebildiğimiz hayaletlerdi onlar.

Tıpkı Hrant’ın kaldırımdaki kanının aksinde gördüğümüz yüz binlerce Ermeninin silueti, Ceylan’ın parçalanmış ciğerinden yansıyan 17.000 faili meçhul, binlerce yakılmış köy, sürekli kendini asan Kürt kızlarının gölgeleri gibi...

Baştan atılamıyordu ama, vicdan ve adalet kürsüsünün en uzağına fırlatılabiliyordu onlar. Filistinliler üzerinde uygulanan oyunun kuralı, binlerce yıldır Yahudiler ve tüm ötekiler üzerinde denenmiyor muydu yani? Bir imece halinde, Yahudileri kovalar, öldürür, yakar, mal edinmelerini yasaklar ve sürekli soyarken, bugünkü İsrail pratiğini de öğretiyorduk onlara, tabiatıyla. İsrail katliamlarını eleştirirken, Hitler ve soykırım analojisi yapanların ne kadar geri zekâlı olduklarını da not düşelim bu vesileyle. Böyle bir dünyada, gerçeğin gerçeküstü kabul edilerek ancak izlenebildiği bir dünyada, hangi utanmaz kendini kirlenmemiş addedebilir?

Acıları, olayları, soykırımları, mağduriyetleri birbirine eşitleyip, mukayese veya ölçü kabul edip uzun süre oyalanacağımız kesin. Kötü haber ise şu: Filistin ve Kürt sorunu daha uzun yıllar çözülemeyecek. Öğrenmemize yetecek kadar birbirimizi boğazlamadık. İçinde debelendiğimiz kan gölü, burun deliklerimize değin ulaşmadı. Başımızdan atmak istediğimizin aslında Filistinliler, Kürtler, İsrailliler veya Türkler değil, kendimiz olduğunu keşfedemedik daha...

***

*Yazının ilk ve son cümlelerindeki çelişki, yazının doğallığında zuhur etmiş ve özellikle düzeltilmemiştir.

** Yazıya esin kaynağı olan Joe Sacco ve çizimlerine hürmet ve teşekkürle...

Taraf, 10.06.2010

No comments:

Followers