Wednesday, June 30, 2010

Dört köşe bir delikte, yuvarlak bir çivi olmak

Hakkâri ve Halkalı saldırılarından sonra gerilen havada, olumlu olarak ortaya çıkan birkaç kırıntıya odaklanmak, çaresizliğe, oradan da bir öfke sarmalına teslim olmamak için yapılacak en anlamı hareket. Öyle ki, yapılan yanlışlardan da ders alarak yola devam edelim.

Bunlardan ilki, Başbakan Erdoğan’ın evvelki gün, yani Halkalı saldırısında dört asker ve bir Ceylan’ımızı, yani sevgili Buse’yi kaybettikten hemen sonra yaptığı konuşma olabilir. Devlet Bahçeli’nin AKP’yi “terörün siyasi taşeronluğu” ile suçlayan, bununla da kalmayıp, açılımı bir vatan hainliği olarak sunan homurtularını, Erdoğan’ın “OHAL sizin zihniyetinizde var,açılıma devam edeceğiz” diye göğüslemesi, önümüze dökülen kırıntıların bir tanesi.

Bir diğeri ise, BDP’li Ufuk Uras ve Hasip Kaplan’ın PKK’ya yaptıkları “Silahı bırakın” çağrısı oldu. Gülten Kışanak ise, Buse’nin ölümüne de Ceylan kadar üzüldüklerini söyledi.

Ama daha cesur ve ivedi adımlar atmaz, çözüm için gerçek bir samimiyet gösterilmezse, bu kırıntılar kaç saldırıyı, kaç cinayeti daha kaldırır şüpheliyim doğrusu. Bunlara “kırıntı” dememin sebebi de bu zaten.


Başbakan “Sanki bu şehitler biz açılımı başlattıktan önce de gelmiyor muydu” dedi. Sonra, Bahçeli’yi seçmen önünde sıkıştırabilmek için de belden aşağı vurdu. “Neden fırsatın varken Apo’yu asmadın” diye sordu. Dün de Avrupa’ya ciddi bir salvo geldi.

Bunlar iktidar partisinin sıkışmışlığını gösteriyor. Böyle zayıf argümanlara başvurmak, çaresizliğin popüler bir dile tahvilinden başka bir şey değil.

Öncellikle, evet bu kirli savaş otuz yıldır sürüyor. PKK bundan önce altı kez ateşkes ilan etmiş, bunlar Bingö ve Güçlükonak katliamları gibi Apo’nun bile şüpheli bulduğu katliamlarla kesintiye uğramış, barış fırsatları sabote edilmişti. Ancak Erdoğan’ın “Dün de oluyordu, bugün de oluyor” deme lüksü yok. Çünkü biz, Türkler ve Kürtler bu sefer bu açılıma gerçekten inanmıştık. Cengiz Çandar’ın açılımın ilk ayağı olan Ankara Polis Akademisi toplantısında Beşir Atalay’a dediği gibi, AKP çıtayı çok yükseltmişti ve eğer cesur adımlar atmazsa, şiddet misliyle geri dönebilirdi.

Öyleyse, “Zaten elinizde bir şey yoktu, şimdi de yok, o zaman şikâyet etmek de yok” demek sorumlu siyasetçinin işi değildir. Siyasetten beklenen bizleri kırıntı aramaya mahkûm etmek, “Apo’yu niye asmadın” diye sormak veya medyaya çatmak değil, özeleştiri yaptıktan sonra bu cesur adımları atmaktır.


Bana kalırsa en büyük tehlike, bu savaşın artık iki yönlü de –varsa- meşruiyetini ve –varsa- mantığını yitirmiş olmasıdır. Kan dökmek artık bir araç değil, bir amaç olmuştur.

Bu, “özgürlük savaşı” veya “bölücülükle meşru mücadele değil”, artık vampirliktir. Tehlikeli olan budur. Bu savaş, “ahlakını” kaybetmiştir. Geçen yazımda bahsettiğim gibi, akılsızlık ve kurnazlık iki tarafa da hâkim. Düşünsenize, Gülten Kışanak bile akan kandan AKP’yi sorumlu tutarken, Kılıçdaroğlu’nun “Kan kanla yıkanarak temizlenmez” sözüne değer verdiklerini ve bunun doğru olduğuna yürekten inandıklarını söylemiş.

AKP’ye verilmeyen avans, niçin CHP’ye böyle içten bir dille veriliyor acaba? Bu AKP alerjisinden başka bir şey değil. Yaklaşan seçimlerde AKP’nin belini Kılıçdaroğlu balonu ile kırmanın, oyları cebe atmanın MHP değil de BDP versiyonu.

Ortada böyle en çok Kürtleri mağdur eden bir trajedi olmasa, önüne çıkan siyasi fırsatları değerlendirirsin belki. Ammavelâkin, bir MHP-CHP koalisyonunun bölgeyi ne hale getireceğini bilmiyor olabilir mi BDP’liler? Hem AKP’nin, hem de BDP’nin açılımı kendi oylarını arttırmak için suiistimal etmesini kederle izliyoruz.

AKP tamam cesur adımlar atmadı. Hatta kurnazlık yapıp, KCK operasyonlarını tertipledi, Mahmur ve Kandil’den gelenleri bir nevi tuzağa düşürdü, dağdan onurlu iniş konusunda verdiği sözü tutmayarak PKK’yı labirente hapsetti vs. Peki, BDP, PKK ortaya ne koydu? Bu fırsatı kullanabildi mi, doğrusu, kullanmak istedi mi? Bu köşede defalarca önerdiğim gibi, devleti şiddetle yalnız bırakarak sivil itaatsizlik yöntemleriyle statükoyu zorladı mı?

Bilmiyorsanız söyleyeyim. Sivil itaatsizlik, dört köşe bir delikte yuvarlak bir çivi olma özgürlüğüdür. Yönetim siyasetinin ya da yasaların değişmesini isteyen, aleni, şiddetsiz, vicdani, fakat aynı zamanda siyasi olan bir eylemdir. Hukuk devleti idesinin içerdiği üstün değerler uğruna, kamuya açık ve yasaları zorlayarak gerçekleştirilen, lâkin üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto eylemidir.

Herkesin elinde büyük ama küçük bir çekiç var, vurdukça vuruyor; ama kimse kare bir delikte yuvarlak bir çivi olmayı göze alamıyor

Taraf, 24.06.2010

No comments:

Followers