Thursday, June 10, 2010

İlk 24 Nisan anıtı İstanbul’da açılmıştı

Huşartsan Ermenice bir kelime. Manası, abide, anıt demek.

Geçen gün gazetede çalışırken kalınca bir kargo paket geldi önüme. Açtım. İçinden sevgili Ragıp Zarakolu’nun bin bir dava ve bin bir zorlukla ayakta tuttuğu Belge Yayınevi’nden yayımlanmış bir kitap çıktı.

Teotig’in (Teodoros Lapcinciyan) 24 Nisan 1915 kurbanlarını anmak üzere 1919’da İstanbul’da kurulan yas komisyonunun tertiplediği törenleri konu alan bir almanaktı bu.

Hrant Dink için de çok önemli bir kitaptı Huşartsan. Kitabın başına gelenler Dan Brown’un kurgularını aratmayacak bir gizeme sahipti. 12 Nisan 1919’da İstanbul’da basılan kitabın kopyaları, esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolmuştu. 1920’lerden sonra, herkesin lanetlediği bir vaka olan İttihatçıların Osmanlı vatandaşı Ermenilere karşı işledikleri bu büyük insanlık suçu Osmanlı’ya yapılan reddi mirastaki birkaç istisnadan birisi olmuştu.

Tüm dünyanın görmezden geldiği bir meseleyi, eski İttihatçıların devlet deneyimlerinden ziyadesiyle faydalanma yoluna giden çiçeği burnunda bir ülke niye mesele etsindi ki?

Denebilir ki, Türkiye Cumhuriyeti’ne İttihatçıların sirayeti ile Kürt, Alevi ve Kıbrıs sorunlarının ülkeye ayak bağı olmasında, darbedar demokrasinin bir türlü gelişememesi arasında bir korelasyon vardı ve 1915’in inkârı bunda bir manivela vazifesi görmüştü. Türkiye inkâr yoluna bu İttihatçı aşısı ile saptı. Bir deli gömleği giymiş gibi, koşulsuz özgürlüğe hâlâ soyunamamamız da bundan.

İran’a ABD müdahalesini önleyebiliyor, Gazze’deki insanlık dramına dikkati çekebiliyor, İslamofobia konusunda dünyanın takdir ettiği bir söylemi üretebiliyorken, kendi içimizdeki Kürt ve Ermeni meselesini çözememek, bu zehirli aşının hâlâ zehirli meyvelerini veriyor olması dışında nasıl açıklanabilir?

İşte 1920’lerde yaşanan bu kırılmanın kurbanı olmuştu Huşartsan. Kurban tek değildi.

Kitabın kapağında yer alan ve bugün Divan Oteli, İstanbul Radyosu ve Harbiye Orduevi’ni içine alan alanda 1915 kurbanlarına adanan 24 Nisan Anıtı da, esrarengiz bir biçimde yok edilmişti. “Tarihçi Pamukciyan, bu anıtın kaidelerini Harbiye Orduevi’nin bahçesinde gördüğünden bahseder” diyor Zarakolu kitabın önsözünde...

***

İşte kapağında o anıtın da resminin bulunduğu o kıymetli nüsha bir kitap sevdalısı tarafından Hrant Dink’e getirilmişti. Zarakolu, “Sanki dünyanın en büyük hazinesi kendisine verilmiş gibi hissetmişti Hrant” diyor.

Nasıl öyle hissetmesin?

Büyük felaketin ilk şeytani hamlesinin yapıldığı bu şehirde, Ermeniler 1919 yılında kayıpları için bir anıt dikmiş, ayin-i ruhaniler tertip etmiş ve Müslüman komşularıyla birlikte acıları için yas tutmuşlardı. Geçmişin acılarını geçmişte bırakabilmek için ihtiyacımız olan, yüzyıla yakındır özlemle beklediğimiz o en insani imkâna, birkaç yıllığına da olsa erişebilmişlerdi.

Hrant kitabı hemen Türkçeye çevirtmiş ve yayımlamak için girişimde bulunmuştu.

Amma velâkin, içinde kendi çalışmaları da bulunan bilgisayarı esrarengiz bir biçimde çökmüştü.

Dile kolay, tam 761 Ermeni fikir insanı, edebiyatçı, din adamı, eğitmen yer alıyor Teotig’in 24 Nisan kurbanlarını tanıttığı almanakta. Bir milletin aklını, yüreğini, kültürünü, dilini taşıyan 761 masum insan, katledilmek üzere Anadolu’nun loş köşelerinde çetelere teslim ediliyor. Yok edilen kültürün devasa derinliğini, kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız. Türkiye’nin nasıl büyük bir zenginliğinin yok edilmiş olduğuna yanacaksınız; içiniz cız edecek.

O tarihten beri, Ermeniler kafası kesilmiş horoz gibi dünyanın ortalığında debelenip duruyorlar işte. Öldüklerini ispat etmek için uğraşıp duruyorlar. Derin bir keder balçığı, hem Ermenileri, hem Türkleri sürekli aşağı çekiyor.

***

Kitabı okurken aklıma birdenbire geldi... Hrant’ın 23 Mayıs 2005 tarihinde Neşe Düzel’e verdiği o müthiş mülakatta, bu kitaptan da bahsettiğini hatırladım birden.

“O dönemde Türkiye’de Ermeni toplumu bir yas komisyonu kurmuş. Bende kitabı var bunun. 1919’da Ermenice yayımlanmış bu kitapta 24 Nisan’da tutuklanan bütün önderlerin, aydınların biyografileri var. Ben bu kitabı şimdi Türkçe olarak yayımlayacağım. Ama 1920’den sonra birdenbire Türkiye’de konjonktür değişmiş.”

Hrant her zamanki açık yürekliliği, samimiyeti ve hesapsızlığı ile Düzel’e bu önemli bilgiyi veriyor. Sonrasında ise, bilgisayarı, bir daha geriye getirilemeyecek şekilde çöküyor. Arada bir bağlantı var mıdır, bilinmez. Takdir sizin.

***

Hrant’ın bu büyük arzusunu bir vasiyet belleyip, sevgili Ragıp Zarakolu yerine getirmiş ve yayımlamış Huşartsan’ı. Türkiye’nin biraz olsun değiştiğini görmek, bunca bedelin boşa ödenmediğini de bilmek demek, ümit demek.

Yüreğin dert görmesin sevgili Ragıp, Hrant senden razı olsun.

Taraf, 31.05.2010

No comments:

Followers