Thursday, June 10, 2010

Tuz tadını yitirirse

İHH’nın bir Türkiye-İsrail savaşı çıkarma amacına yönelik Hamas ortaklığında gizli bir plana sahip olduğunu ima, hatta ilan eden sözüm ona değerlendirmeler, İHH ve sokaktaki gösterilerin İslami motifinden ziyadesiyle rahatsız olanların tavrı, aslında çok ciddi bir kırılmanın üzerinde aklıselim ile düşünme fırsatını da esirgiyor bizden. Çok önemli bir şeyler oluyor, ama biz, dünyayı kendi yerel takıntılarından okuyanların şımarıklıkları ile uğraşmak zorundayız.

Olur a, bu rüzgar AKP’ye seçimlerde beş on puan olarak döner, olur a, Filistin sorunu Müslüman demokratların yükselişine vesile olur. Olur a, aynı rüzgar uluslararası güçlü bir baskıya dönüşür, bu da Erdoğan’ın hanesine yazılır...

Düşünsenize, açık, kapalı, postmodern darbelerin elinizden kum gibi kayıp gitmesinin kederini yaşamışsınız. Sonra, Müslüman, Hıristiyan, Kürt, yargıç, komutan, gazeteci öldürülmüş, o da olmamış. Son çare, oyuna dönmüş “AKP’yi sandıkta yenelim bari” demişsiniz. Tabii bu da kendi meşrebince olacak; AKP’yi bölemeyince, kaseti piyasaya sürer, kerameti kendinden menkul bir Kılıçdaroğlu rüzgârı estirirsin. Hani daha dün tüm açılım politikalarını lanetleyen Kılıçdaroğlu’nun çakma rüzgârından bahsediyorum, derken...

One Minute Volume II büyük bir ihtişamla vizyona girer.

Başrollerde Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu vardır... OMV II kasırgası, o çakma rüzgârı alır, buruşturup kenara atar.

İşte İsrail saldırısı sonunda ülkemin ulusalcılarının tek derdi Erdoğan bu işten ne kadar kazançlı çıkar endişesidir. Böyle bir ortamda, Gazze hiç Gazze’den ibaret olabilir mi? O zaman, ne yapmalı?

Kriz fırsata çevrilebilir mi acaba? Krize Türkiye’nin doğrudan dahli, bir 28 Şubat kâbusuna devşirilebilir mi sevgili ulusalcılarımız tarafından?

Eti kokmasın, dayansın diye tuzlarlar, peki tuz tadını yitirirse, ona ne yapılır? Gerçekliğe direnmek, tuzluluğunu yitirmektir. Bugün Türkiye’de ulusalcıların başına gelen de bu. Aklıma Visconti’nin o müthiş filmi Leopard’da, Alain Delon’un canlandırdığı Yüzbaşı Tancredi’nin sözü geliyor: “Her şeyin aynı kalması için, her şeyi değiştirmek gerekir.” Bir aristokrat olan genç Tancredi, Garibaldi’nin devrimci birliklerine katılır. Kendi menfaatini düşünmektedir aslında. Sığ, hiç de idealist olmayan, pragmatist bir davranıştır bu. Ama yine de içinde bir akıl vardır.

Ulusalcıların bu ülkeye yaptıkları en büyük kötülük, gerçeklik ve şimdiki zamanla doğru ilişki kurmayı reddetmeleri oldu. Ülkeyi de hep aşağı, spekülatif bir kâbuslar alemine çektiler. Düşmanlıkları bile üzerinde emek verilmiş değildi, kötü, kokmuş ve tapondu, gerçeklikle bağı yoktu.

***

Tartışamadıklarımıza gelince...

Mesela, Fethullah Gülen’in Mavi Marmara ile ilgili “İsrail’den izin alınmalıydı” sözleri her ne kadar Milli Görüş ve Gülen hareketi arasındaki işbirliğinin bittiği şeklinde değerlendirilse ve ülkedeki şu anki haletiruhiyeye ters düşse de, barış için illa kan dökülmek zorunda mıdır sorusunu tartışmaya açabilir. Mağduriyetin duyulması ve durdurulması için, ölüp öldürmekten başka etkili bir araç yok mudur? Gülen’in bu itirazı, bu türden bir tartışmanın başlangıcı olabilir mi?

Eylem Düzyol’a verdiği mülakatta, vicdan ve akıl muvazenesini mükemmel bir biçimde kuran sayılı kişilerden gördüğüm İshak Alaton, “Ortadoğu’ya bir Mandela lazım” diyor. Tuğba Tekerek’e konuşan yazar Amira Hass ise “Ben yüzü kapalı bir komandoya bırakın vurmayı, onunla karşı karşıya kalmaya bile cesaret edemezdim” diyor ve ekliyor “Bu, tüm yolcuların ortak kararı mıydı?”

İsrail öldürüyor, Hamas öldürüyor. Bazı Kürtler “Eğer PKK olmasaydı, bizim trajedimizi kimse duymayacaktı” diyor. O PKK ki, “zorunlu askerlik uygulamasını yerleştirmek için” Kürtleri de öldürdü uzun bir süre. Ordu ise aynı kararlılıkla operasyonlara devam ediyor. Devlet, 2010 yılında Tunceli de, kendi şehir merkezini bombalıyor. Panzer, Diren’i eziyor. Hamas, El-Fetih gerillalarının dizine kurşun sıkıyor öte yandan.

Evet, bize de bir Mandela lazım. Bize de bir Gandhi lazım. Hem de çakmasından değil, en hakikisinden. Doğu’nun makûs talihini ancak ölüp öldürme alışkanlığından, sivil itaatsizlik ve pasif direnişe, oradan da uzlaşı kültürüne vararak yenebiliriz.

Ve gördük ki, bunu yapabiliriz.

Taraf, 07.06.2010

No comments:

Followers