Monday, July 05, 2010

Bu da Ermenilerin vesayeti

Ataerkil doğu toplumlarında vesayet konusu çok netameli bir mesele. Ta “baba ocağı”na göz açtığımız günden itibaren böyle bir vesayet kuluçkasına da düşmüş oluyoruz. Vesayet netameli çünkü onun içine doğmuş ve ondan beslenmiş olmakla, bizim sınırlarımızı da oluşturuyor. Sınır, aklın kendisini de içerdiği zaman, onun ötesine geçecek başka bir yolculuk aracına da sahip olamıyorsunuz. Hele bizim gibi yarı-modernleşmiş toplumlarda, duygu, inanç, metafiziğin de dişleri sökülmüş olduğundan, tüm yaratıcı olanaklardan esirgenmiş bir halde sürüklenip gidiyorsunuz.

Çoğunuzun Hrant Dink’in sahiciliğinde varlığından haberdar olduğu Türkiye Ermeni toplumu da bu kuraldan arı değil. 2007, ciddi bir uyanış ve vatandaşlaşma sürecinde olan Ermeni cemaati için bir yıkım yılı oldu. Hrant Dink’in öldürülmesiyle sivil temsiliyet yönünden ağır darbe aldı. Suikastı planlayan merkez bunu hesaplamış mıydı bilinmez ama, minör boyutta, Ermeni cemaati sessizlik, hareketsizlik ve sözsüzlük balçığına saplanıverdi.

Tam bu esnada Ermeniler ruhani önderini de fiilen kaybetti. İleri bir hafıza sorunu yaşayan Patrik Mesrob II’nin rahatsızlığı hızla kötüleşti ve onu vazife göremez hale getirdi. Hrant Dink ve Mesrob II’nin arasında özellikle cemaatin sivilleşmesi, köhnemiş cemaat organizasyonunun çağın gereklerine göre yeniden örgütlenmesi, yani söz verilen bir dizi reformun yapılmıyor oluşu üzerinden süren kavgalar da böylelikle sona erdi.

Sonradan yakından tanık olduğum, rol aldığım bu dönem üzerine çok düşündüm tabii. Cemaatin modern bir toplum haline gelmesini, sinik parya rolünden sıyrılıp vatandaşlık haklarını talep eden, kullanan, kamu alanında görünür hale evrilmesini isteyen bizler, sanki elimizi kolumuzu tutan varmış gibi, kendi özgür girişimlerimizi yapmıyor, kendimizi tek bir adamın, bir din adamının muvaffakiyetine adıyorduk. Bu kendi iddiasıyla çelişen bir durumdu ve bir eksi, bir artıyı götürürdü. Öyle de oldu. Tek adam kendi yolundan gidince, çoğu yenilmişlik duygusu ile kenara çekildi. Ayakta kalan Agos ve Hrant oldu. Sonra onu da öldürdüler. Cemaati kaynatan varedici ateş de sönüp gitti...

Tek adamlar arkalarında genelde kaos doğuran bir yıkıntı bırakırlar. Patrikhane’de ortalığı boş bulanlar bu kaos durumundan ziyadesiyle faydalandılar. Önce Patrik’in rahatsızlığı cemaatten gizlendi. Malum, belirsizlik de statükoyu güçlendirir. Altı ay sonra, patrik seçimi yapılmayacağı çünkü patriklerin ömür boyu seçildiği tezine geçildi. Halbuki 1461’den 1922’ye kadar, yetmiş dokuz din adamı yüz on kere patriklik makamına oturmuştu. Cemaat lidersizdi ve patriğin iyileşme şansı yoktu. Bir süre sonra ise –herhalde olası bir seçim için gerekli olan kulisler yapılmış ve özgüven sağlanmıştı- seçim yapılabileceği açıklandı. Bunun üzerine teamüllere göre sivillerden oluşan meşru bir Seçim Müteşebbis Heyeti oluşturuldu. Ancak burada “iyi niyet ve aklın” sorgulandığı bir ayrışma yaşandı. Devlete bir “eş-patrik için mi” –çünkü patrik ne de olsa yaşıyordu-, yoksa “yeni bir patrik” seçmek için mi başvurulacaktı?

Nihayetinde valiliğe hem Müteşebbis Heyeti’nin “yeni” patrik, hem de başkanlığını Başepiskopos Aram Ateşyan’ın yaptığı Ruhani Kurul’un “eş-patrik” seçimi için izin isteyen iki ayrı başvuru yapıldı. Bu tam bir beceriksizlik örneğiydi. Devlet uzun süre cevap vermedi. Hatta cevap süresini de geçirdi. Doğru ya, başvurulardan hangisini kale alsa, cemaatin bir bölümünden yana –veya karşı- müdahil olacaktı. Cemaat, topu devlete atmış onun nasıl bir tercih yapacağını beklerken gelen cevapla şoke oldu. “Patrik hâlâ hayatta olduğu için, yeni veya eş-patrik seçilmesinin hukuki zemini yoktur. Ancak patrik vekili seçebilirsiniz” dendi.

Eh, patrik vekili seçimi de sivillerin dışarıda kaldığı Ruhani Kurul’un bir “iç” tasarrufuydu. Ruhani Kurul, jet hızla toplandı ve Patrikhane’deki tek egemen Başepiskopos Aram Ateşyan’ı Patrik Vekili, aslında fiili olarak da eş-patrik seçti.

Dedim ya, hukuksuzluk, belirsizlik her zaman statükonun işine yarar. Devlet bugüne değin cemaatlerin modern ve işlerliği olan bir yönetim mekanizmasından yana hiç olmadı. Patrikhane’nin tüzel kişiliğini zayıf tuttu, Cismani Meclis’i feshetti vs. Çünkü bu “Türkleştirme” politikasına aykırıydı. Ermeniler de devlet tarafından terörize edilmiş olma mağduriyetine bir sonsuzluk atfedip, sivil alanda özgür davranma cesaretini göstereceklerine, statükonun peşinden seyirtti.

Size Ermenilerin yaşadığı, daha doğrusu yaşayamadığı trajikomik bir patriklik seçimi hikâyesi anlattım. Gördüğünüz gibi sevgili Türkler ve Kürtler, yok birbirimizden farkımız. Vesayet hepimizin içimize işlemiş ve eşit derecede pespayeyiz nitekim.

Taraf, 05.06.2010

Thursday, July 01, 2010

Ayrılmayı değil, birleşmeyi konuşmak lazım

Evet, çünkü ayrılabilmek için birleşik olmak gerektiği gibi, birleşmek için de ayrı olmak gerekli...

Evet, Türkiye’nin kurucu harcına katılan birleştirici kimyasallar belli ki yanlış formüle edilmiş. Birleştireceğine, kaynaştıracağına, yakmış, kavurmuş bizi.

Kapsayıcı bir vatandaşlık şemsiyesi altında Kürt’e Kürt, Müslümana Müslüman, Aleviye Alevi, Çerkese Çerkes olma özgürlüğü verilmemiş.

Bunun yerine, devletin önerdiği çelikten bir kimlik dayatmasına maruz kalmışız. Devletin makbul vatandaş üretmeyi planladığı tek tipleştirme potasına atılmışız, orada bizi biz yapan değerlerin ayrışmasına ve buradan öngörülen insan tipi çıkması sağlanmaya çalışılmış.

Oysa, etnik kimlik, inanç, gelenekler ve kültür, insanın manevi ve sosyal yapısının bölünemez en küçük yapı taşlarıdır. Pozitivist toplum mühendislerinin inandığı üzere cila, pas, kir değildir, öze dairdir. O şeyleri yok etmek isterseniz, varlığın kendisini yok etmeniz gerekir. İnsanı yok etmeniz gerekir.

Bu da nafile bir çabadır.

Nitekim, devlet aygıtının devasa gücünü tekelinize alsanız, 1930’larda olduğu gibi, tam da buna münasip dünyadan esen ayırımcı rüzgârları ideolojinizin yelkenlerine doldursanız dahi, o öz yok edilemez.

Evet, o öz de değişir mutlaka. Bugün Kemalist projenin tamamen başarısız olduğunu, bu projenin nevi şahsına münhasır kıldığı bir toplum olmadığımızı kim iddia edebilir? Doğu ve Batı arasında kalmışlığımız, melez hallerimiz, modern Müslümanlığımız, sadece bize özgü çarpıcı çelişkilerimiz bu nedenle değil mi?

AKP ve Fethullah Gülen hareketi gibi pek çok toplumsal olgu, bu sürecin bir ürünü değil mi zaten? İçinde bize dair olan her şeyin Cumhuriyet sürecinin de müdahalesi ile şekillendiği hibrid yapılar değil miyiz hepimiz?

Aslında bizler birbirimizden ne o kadar ayrı, ne de o kadar da birlikteyiz. Tam da bu nedenle, Özal döneminden itibaren, ama özellikle de son sekiz yıllık süreci bir “Yeniden Kurulma” dönemi olarak tanımlıyorum ben. Kemalistlerin tepeden indirdiğini yeniden üretip, kendimize ait kılıp, tabandan yukarı doğru yeniden kuruyoruz kendimizi, ülkemizi.

Bize dayatılan şekliyle değil, bizim arzu ettiğimiz biçimiyle...

***

Kürt meselesi ve açılım girişiminde son dönemde yaşanan menfi gelişmeler neticesinde ciddi bir moral bozukluğu ve klostrofobi yaşanmakta son günlerde. Abant’ta temas ettiğim çoğu akademisyen, gazeteci ve sivil toplum üyelerinde gözlemledim bunu. “Vesayet ve Demokrasi” başlıklı bu iki günlük toplantıda sorunların tesbiti ve çözüm yolları üzerine çok ciddi fikirler üretildi. Devlet Bahçeli’nin evvelki gün OHAL’i savunduğu ve Apo’yu asmak için AKP’ye yardımcı olacaklarını söylediği grup konuşmasında Abant toplantısından da öfkesini esirgememiş olması, sonuç bildirisinin yerli yerindeliğinin bir sigortası olarak görülmeli. Hükümet de bu maddeleri kendisine yol haritası yapmalı.

Öte yandan, Kürt meselesi çözülecekse, bunun Kürtlerin ıskalandığı bir formülle yapılması da mümkün değil.

Ama Kürtler kim? Kürt siyaseti dediğiniz kavramın öznesi kim?

Kürt siyasetinde değişik öznelerin meşru siyaset merkezi olmalarının zemini otuz yıllık savaşta delik deşik edilmiş. Tek kuralın şiddet olduğu bölgede PKK’nın ve BDP dışında rol önerilen Kürt siyaseti, tam da bu süreçte doğuyor, oluşuyor. Silahsızlanma yönünde Diyarbakır, Batman ve Şanlıurfa’dan yükselen sesler, tam da bu doğumu belgeliyor.

Evvelki gün grubunda yaptığı konuşmada Erdoğan “takdir edilmemişliğin” sitemi içerisindeydi. “DTP’yi biz mi kapattık, Habur’dan dönenleri biz mi tutukladık” derken, yargı vesayetinin kendi politikalarının altını oyduğunu ima ediyordu. Bunca yıllık inkâr politikalarından kendi iktidar döneminde dönüldüğünü ve okun yayından çıktığı söylüyordu.

AKP’nin eleştirecek çok yönü olabilir. Ama açıkçası, Kürt sorunu için “Apo’yu asalım” diye “çözüm” öneren bir Bahçeli, Vakıflar Kanunu tasarısı için “Agop’un mallarının derdine düştünüz” diyen bir CHP’nin yanında, sorunları siyasi alanda tutmaya çalışan bir AKP, Türkiye için hâlâ vazgeçilmezliğini koruyor.

Hâsılı, biz zaten devletin böldüğü bir toplumuz. İçinde bulunduğumuz dönem bir hasar tesbit süreci. Açılımlar bu parçalanmış toplumun yeniden birleşme arzusunun bir tezahürü. Bu süreç bu yönde mutlaka ilerleyecek ve şiddeti dışlayıp demokratik siyasete yönelenler kazançlı çıkacak.

Taraf, 01.06.2010

Followers