Thursday, July 01, 2010

Ayrılmayı değil, birleşmeyi konuşmak lazım

Evet, çünkü ayrılabilmek için birleşik olmak gerektiği gibi, birleşmek için de ayrı olmak gerekli...

Evet, Türkiye’nin kurucu harcına katılan birleştirici kimyasallar belli ki yanlış formüle edilmiş. Birleştireceğine, kaynaştıracağına, yakmış, kavurmuş bizi.

Kapsayıcı bir vatandaşlık şemsiyesi altında Kürt’e Kürt, Müslümana Müslüman, Aleviye Alevi, Çerkese Çerkes olma özgürlüğü verilmemiş.

Bunun yerine, devletin önerdiği çelikten bir kimlik dayatmasına maruz kalmışız. Devletin makbul vatandaş üretmeyi planladığı tek tipleştirme potasına atılmışız, orada bizi biz yapan değerlerin ayrışmasına ve buradan öngörülen insan tipi çıkması sağlanmaya çalışılmış.

Oysa, etnik kimlik, inanç, gelenekler ve kültür, insanın manevi ve sosyal yapısının bölünemez en küçük yapı taşlarıdır. Pozitivist toplum mühendislerinin inandığı üzere cila, pas, kir değildir, öze dairdir. O şeyleri yok etmek isterseniz, varlığın kendisini yok etmeniz gerekir. İnsanı yok etmeniz gerekir.

Bu da nafile bir çabadır.

Nitekim, devlet aygıtının devasa gücünü tekelinize alsanız, 1930’larda olduğu gibi, tam da buna münasip dünyadan esen ayırımcı rüzgârları ideolojinizin yelkenlerine doldursanız dahi, o öz yok edilemez.

Evet, o öz de değişir mutlaka. Bugün Kemalist projenin tamamen başarısız olduğunu, bu projenin nevi şahsına münhasır kıldığı bir toplum olmadığımızı kim iddia edebilir? Doğu ve Batı arasında kalmışlığımız, melez hallerimiz, modern Müslümanlığımız, sadece bize özgü çarpıcı çelişkilerimiz bu nedenle değil mi?

AKP ve Fethullah Gülen hareketi gibi pek çok toplumsal olgu, bu sürecin bir ürünü değil mi zaten? İçinde bize dair olan her şeyin Cumhuriyet sürecinin de müdahalesi ile şekillendiği hibrid yapılar değil miyiz hepimiz?

Aslında bizler birbirimizden ne o kadar ayrı, ne de o kadar da birlikteyiz. Tam da bu nedenle, Özal döneminden itibaren, ama özellikle de son sekiz yıllık süreci bir “Yeniden Kurulma” dönemi olarak tanımlıyorum ben. Kemalistlerin tepeden indirdiğini yeniden üretip, kendimize ait kılıp, tabandan yukarı doğru yeniden kuruyoruz kendimizi, ülkemizi.

Bize dayatılan şekliyle değil, bizim arzu ettiğimiz biçimiyle...

***

Kürt meselesi ve açılım girişiminde son dönemde yaşanan menfi gelişmeler neticesinde ciddi bir moral bozukluğu ve klostrofobi yaşanmakta son günlerde. Abant’ta temas ettiğim çoğu akademisyen, gazeteci ve sivil toplum üyelerinde gözlemledim bunu. “Vesayet ve Demokrasi” başlıklı bu iki günlük toplantıda sorunların tesbiti ve çözüm yolları üzerine çok ciddi fikirler üretildi. Devlet Bahçeli’nin evvelki gün OHAL’i savunduğu ve Apo’yu asmak için AKP’ye yardımcı olacaklarını söylediği grup konuşmasında Abant toplantısından da öfkesini esirgememiş olması, sonuç bildirisinin yerli yerindeliğinin bir sigortası olarak görülmeli. Hükümet de bu maddeleri kendisine yol haritası yapmalı.

Öte yandan, Kürt meselesi çözülecekse, bunun Kürtlerin ıskalandığı bir formülle yapılması da mümkün değil.

Ama Kürtler kim? Kürt siyaseti dediğiniz kavramın öznesi kim?

Kürt siyasetinde değişik öznelerin meşru siyaset merkezi olmalarının zemini otuz yıllık savaşta delik deşik edilmiş. Tek kuralın şiddet olduğu bölgede PKK’nın ve BDP dışında rol önerilen Kürt siyaseti, tam da bu süreçte doğuyor, oluşuyor. Silahsızlanma yönünde Diyarbakır, Batman ve Şanlıurfa’dan yükselen sesler, tam da bu doğumu belgeliyor.

Evvelki gün grubunda yaptığı konuşmada Erdoğan “takdir edilmemişliğin” sitemi içerisindeydi. “DTP’yi biz mi kapattık, Habur’dan dönenleri biz mi tutukladık” derken, yargı vesayetinin kendi politikalarının altını oyduğunu ima ediyordu. Bunca yıllık inkâr politikalarından kendi iktidar döneminde dönüldüğünü ve okun yayından çıktığı söylüyordu.

AKP’nin eleştirecek çok yönü olabilir. Ama açıkçası, Kürt sorunu için “Apo’yu asalım” diye “çözüm” öneren bir Bahçeli, Vakıflar Kanunu tasarısı için “Agop’un mallarının derdine düştünüz” diyen bir CHP’nin yanında, sorunları siyasi alanda tutmaya çalışan bir AKP, Türkiye için hâlâ vazgeçilmezliğini koruyor.

Hâsılı, biz zaten devletin böldüğü bir toplumuz. İçinde bulunduğumuz dönem bir hasar tesbit süreci. Açılımlar bu parçalanmış toplumun yeniden birleşme arzusunun bir tezahürü. Bu süreç bu yönde mutlaka ilerleyecek ve şiddeti dışlayıp demokratik siyasete yönelenler kazançlı çıkacak.

Taraf, 01.06.2010

No comments:

Followers