Thursday, September 30, 2010

Müslümanlar, Aleviler, solcular ve istisnalar

Geçen gün Moral FM ’in konuğu olarak Entelektüel Bakış programına katıldım. Kıymetli yazar Metin Karabaşoğlu ile çok keyifli bir program yaptık. Siyaset başlığı altında, Cumhuriyet döneminde yaşanan kırılmaları, geçen yüzyılda bu ülkede yaşananların bugünlerde nasıl yeniden yorumlandığını ve safraların nasıl tasfiye edildiğini konuştuk.

Ama beni ziyadesiyle memnun eden, “kendimize dair” eleştirileri yapmaktan da imtina etmemiş olmamızdı. Bunlardan en önemlisi, Türkiye’de yaşayan önemli bir grup insanın kendini Müslüman olarak tanımlarken, aynı zamanda amansız bir milliyetçilik hastalığına sahip olmasıydı.

Bu ülkede her şeyin zıddıyla çağrıldığını, tepetaklak olduğunu çok küçük yaşlarımda fark ettim. Sahte bir ülkenin sahtekârlaşan insanları olduğumuz konusunda şüphem vardı. Belki babamın Ermeni, annemin bir Müslüman olmasından kaynaklanan “melez”lik imkânlarından ziyadesiyle faydalanmış olmamdandı bu. Her yere girip çıkabiliyor, lakin o her yer-ler-de yurtsuz hissediyor, ırk, yurt, mülkiyet gibi, aslında “ahlaksızlığın” başlangıcı olan kavramlara karşı doğal bir efsun ediniyordum.

Dikkatimi en çok çeken üç kesim Müslümanlar, Aleviler ve solculardı...

Sondan başlayayım. Her kırılgan azınlık grubu azası gibi, solculuğa büyük sempatim vardı. Lakin çok istememe rağmen nedense solcu olamamıştım. Allah vergisi bir “sahteliği ayırt etme ve düşünceleri okuma yeteneğim” vardır. Biz, Ermeniler olarak onca haksızlığa uğrar, Asala cinayetleri döneminde sessiz bir linçe kurban giderken, ne buna karşı bir destek görmüş, ne de emperyalizme karşı savaşan bir ideoloji için ciddi mesele olması gereken ayrımcılık, 1915 gibi yakıcı konularda ezber bozan bir yaklaşıma şahit olmuştuk. Tabii solcuların ciddi bir kısmının devrim yapmak için cuntaların gözünün içine baktıkları, kemalizmi de komünizme giden yolda bir kardeş ideoloji olarak kutsadıkları, yani aslında derin devletin maşası oldukları bilgisi, henüz deşifre edilmemişti.

Beni gençliğimde düşündüren diğer bir nokta da, bunca demokratlık iddialarına, bunca mağdurluğuna, bunca da kalabalık nüfusuna rağmen, Alevilerin bu ülkenin meselelerine damga vuramamış olmalarıydı. Kendini ihtirasla “laik, demokrat ve ilerici” olarak tanımlayan bir Alevi topluluğu, niçin bu ülkeyi değiştiremiyor, neden bizler acı çekmeye devam ediyorduk? Büyük bedeller ödemiş bir toplumsal kesimin, bu kadar dağınık ve Stockholm sendromundan böylesi mustarip olması beni çok şaşırtıyordu.

Ve Müslümanlar...

1915’te Anadolu açık bir mezbaha gibiydi... Müslümanlar neredeydi diye hep sormuşumdur kendime. Evet, Ermeni, Rum malları beyaz Türk burjuvazisinin ana sermayesi olmuştur ama, mütedeyyin eşrafın da gırtlağından epey haram lokma geçmiştir. Yüzde doksan dokuzu Müslüman bir ülkede, yüzde doksan dokuzu hak ihlalleri ile geçen koca bir Cumhuriyet döneminde, muhafazakârların hem varlıkları, hem de yokluklarına bir özeleştiri yapmaları gerekmiyor muydu? Milliyetçiliğin üretim merkezleri olarak sıkı işlev gören ilahiyat fakülteleri, “asil millet” kavramına yürekten imanı her vesile ile vurgulamalar, Kürt, Ermeni, Yahudi ve Alevilere karşı ırkçı söylemleriyle muhafazakâr kesimin kendi inançlarıyla oldukça çeliştiklerini reddedebilir miyiz?

Şüphesiz, solcular, Aleviler ve Müslümanlar için de ileri sürülecek pek çok haklı mazeret var. “Herkes kendi canını, varlığını korumaya çalışıyordu”, “tüm bu kesimler bir iç sömürgecilik anlayışıyla parçalara bölünmüş, etkisizleştirilmişlerdi”, “gerçekten neler olduğu konusunda kitlelerin bir fikri yoktu”, “Türkİslam sentezi en nihayetinde en çok Müslümanların zarar gördükleri İttihatçıların bir toplumsal mühendislik eylemiydi”, “Müslüman’, ‘Alevi’, ‘solcu’ gibi tek kelimelik tasvirlerin bu resim dışında kalanlara haksızlık da olacağı ortadaydı.”

Bunların hepsine eyvallah.

Peki, bugünler için ne diyeceğiz?

Müslümanların AK Parti ile son yıllarda demokratikleşmede oynadıkları rol takdire şayan. Ama işte mesela Roni, Necip Fazıl Kısakürek için çok da yerinde bir eleştiri yazdığında, Sevan Nişanyan sivri eleştirilerine dinleri de kattığında, ânında hedef tahtası oluyorlar. Aslında Roni’nin başlattığı tartışmaya bizzat Müslümanların sahip çıkması, Necip Fazıl’ın o kabul edilemez, ırkçı sözlerini tartışması doğru olmaz mıydı? Ortak derdimiz olan kemalizmi eleştirirken sorun yok. İnönü’yü, CHP’yi yerden yere vururken de yok. Ama eleştiriler “bize” yöneldiğinde, orada dur, haddini bil!

Bu böyle olmaz.

Bu ülke Sevan Nişanyan’ın adlandırmasıyla sadece “Yanlış Cumhuriyet”le yüzleşmekle değil, geçmişin günah ve talanlarının her toplumsal kesimden aldığı desteğin yargılanması ile de değişecek. Yüzyıllık sahtekârlık, sadece o sahtekârlığı üretenlerin değil, alıp güzelce kendi hesabına kullananların da ayıbı çünkü. Bir Müslüman milliyetçi olamaz. Bir Alevi Ergenekon’dan medet umamaz, gerçek bir solcu ülke böyle bir değişim yaşarken “yiyin birbirinizi” diyemez. Diyorsa zılgıtı yer, kurtulamaz.

Bahsedilen toplumsal kesimlerin yüz akı olan istisnaları da bu yazının altına imza atmaktan eminim gocunmaz.

Taraf, 30.09.2010

PKK sınırdışına çıkarken barışı konuşmak

Kürt sorunu çok eski ve eskiliğiyle doğru orantılı çok karmaşıklaşmış bir mesele. Haliyle, çözüm süreci de aynı karmaşıklığa sahip. Bu karmaşayı besleyen bir diğer faktör ise psikolojik etmenler. Artık herkes akan kanın durmasını istiyor. Bu kan, maalesef hiç yere akarken, birbirimize dair güven duygularını da alıp götürdü. Şimdi bu kırılmış güven zemini üzerinde bir barış tesis edilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla, bu temelin daha sağlam atılması, zeminin sağlamlaştırılması ile mümkün. Bu görev ise tabii ki hükümete düşüyor. PKK sorunundan bağımsız olarak, bölgede hâlâ etkin olan Ergenekon’un Fırat’ın ötesindeki kolunun yargıya taşınması, yöredeki güven arttırıcı tüm önlemlerin alınmaya devam etmesi şart.

Bir diğer etmen ise, sorunun çözülmesi yönünde her kesimde biriken “hemen şimdi” duygusu. AK Parti, 22 temmuzda aldığı yüksek halk desteği ile kendi varlığını da tehdit eden derin devletin kuluçkası haline gelmiş olan bu sorunu çözebileceğini düşündü. Bence doğru da düşündü. En azından sorunun adı kondu ve akan kan durmasa da, bu kanın sorunun çözümü yönünde siyasete baskı oluşturması sağlandı. Bugün, son referandum ile birlikte, Kürt açılımı konusunda MHP gibi milliyetçi bir partinin bile kendi tabanını savaşın sürmesine ikna edemediği, hatta kışkırtıcı söyleminin etkili olamadığı görülüyor. Referandumda, AK Parti’nin en azından Kürt sorununu çözme konusunda da inisiyatif almasının halktan destek gördüğü sonucu çıktı. Nitekim referandumdan hemen sonra görüşmelerin “nitelikli” hale gelmesi, Atalay’ın Erbil’e doğru yola çıkışı ve PKK’nin sınırdışına çıkma kararını uygulamaya başlaması da bu sebeple.

Çözüm sürecinin en önemli yardımcılarından bir diğer etken ise, hem Batı’da, hem de Doğu’da Kürt sorununun artık miadını doldurduğuna dair olgunlaşmış kanaattir. Herkes artık savaşın bitmesini istiyor. Neden mi? Bence biraz da Taraf yüzünden. O kadar çok dosya yayımladık, o kadar deşifre edici yayın yaptık ki bu kirli savaş hakkında, artık bu savaşın herhangi bir prestiji kalmadı. Kimse bu savaşın bir özgürlük veya ülkeyi birarada tutma mücadelesi olduğuna inanmıyor artık. Tabandaki bu kanaatin, hem devleti, hem de PKK’yi gittikçe sıkıştırdığı da bir gerçektir.

Önemli bir diğer husus ise, bu andan itibaren, akan kandan –kimin döktüğü hep şaibeli olacağından- herkesin mesul olacağı gerçeğidir. Artık kimse bu kanın hesabını veremez, kimse o şehit ve gerilla cenazelerinde eskisi gibi kendini meşru ve güçlü hissedemez. Devlet devlet ise ve PKK ile meşru bir savaş verdiğini iddia ediyorsa, savaşı tek çözüm olarak kabullense dahi, Dağlıca’dan itibaren, Aktütün, Hantepe ve Hakkâri saldırılarının tüm sonuçlarını ortaya dökmek ve aklanmak durumundadır. PKK de aynı şekilde, hâlâ Kürt halkı için savaştığını iddia ediyorsa, Sadi, Salih, Sofi Özdemir ve Sedat Özevin’in hangi ulu amaç uğruna öldürüldüklerini açıklamak zorundadır. Bu öyle kolay kolay olacak bir şey değildir maalesef. O zaman artık kan döken iki taraftan değil, savaşın devamından yana olan tek bir ittifaktan bahsetmek zorunda kalacağız, mecburen...


Sivil itaatsizliğin namusu
Her zaman şiddeti değil, sivil itaatsizlik eylemlerini savundum. Ancak sivil itaatsizliğin de bir kuralı vardır meşru ve etkili olabilmesi için... Öncelikle, bir yandan şaibeli bir savaş sürer ve oluk gibi kan dökülürken, aynı anda bir barış girişimi olan sivil itaatsizlik eylemleri yapamazsınız. Daha doğrusu yaparsınız da, etkili ve meşru olmaz. Sivil itaatsizlik, bir hak arama aracı olduğu kadar, şiddetten ilişkiyi kesme ahdidir. Diğer yandan, Kürt siyasetinin gücünü azaltacağını düşünüp onaylamamış olsam da, hem referandum, hem de eğitim boykotunu bir hak olarak görüyorum. Kürtlere bu köşede silah bırakılsın, mücadele siyaseten ve sivil aktörlerce sürdürülsün diye ahkâm keserken, bu türden boykotlara karşı çıkmak da haddime değil. Ancak, kan durmadan bunların çok etkili olacağını düşünmeyin.

Kırılan güven zemininden bahsetmiştik. Van’da görüştüğüm BDP’li arkadaşlara, “PKK’nin silahlarıyla sınırdışına çekilmesi, ‘Barış için fedakârlık yapacağım, belki öleceğim ama öldürmeyeceğim’ demesi çok mu romantik bir talep” diye sorduğumda, bana hemen 1999’daki ateşkeste geri çekilen 150 PKK’linin arkadan vurulması olayını hatırlattılar. Doğrusu haklılar. Ama bazen kötü hatıralar, değişimi ıskalamamıza da yol açıyor. Bugün artık barışı isteyen bir kamuoyu var. Şeffaflık var. Elini taşın altına sokmuş bir siyasi irade var. Taraf var ve içinde bulunduğumuz süreç çok daha güvenli 1999’a göre.

Barışa direnen bir devlet hepimiz için nasıl bir yükse ve nasıl tasfiye ediliyorsa gün be gün, savaşa devam eden bir PKK de Kürt halkının sırtında bir kambura dönüşecek gittikçe. Onurlu bir final için son şansların kullanıldığını düşünüyorum. Bu manada, umarım PKK’nin sınırdışına çekilmeye başlaması akamete uğramaz. Geri çekilen PKK’lilerin hayatı da, biz barışı isteyenlerin yakın takibinde ve manevi güvencesinde olmalıdır, olacaktır da.

“Biz bu yola kefenimizle çıktık” diyen siyasilerin de, dağa öleceklerini bile bile çıkanların da barış için bu cesarete sahip olmaları gerek.

Taraf, 27.09.2010

Sunday, September 26, 2010

Waking up to a freer country on September 13

As I said hello to you, our country took a very critical, precious step toward a brighter future. We cannot thank our country and our people enough. Our people lent support to amendments that will send the Constitution of the military coup of Sept. 12 to the dustbin of history and that directly targeted constitutional provisions that made up the backbone of the tutelary system set in place by the coup. Moreover, they did not let fear-mongering deceive them. And as I, like many of you, was going to the Beşiktaş courthouse on the morning of Sept. 13 to file an official complaint against the perpetrators of the 1980 coup, I felt in all of my cells that I had woken up to a freer country.
Actually, the people of Turkey have always acted with common sense at every turning point. Despite the military junta’s heavy pressure -- particularly on the Justice Party (AP) of Ragıp Gümüşpala, which tended to say “no” to the Constitution of 1961 imposed by the National Unity Committee (MBK) -- the referendum ended with a 35 percent “no” vote. Later, the Süleyman Demirel-led AP achieved an overwhelming victory against the military junta by securing 53 percent of the national vote in the 1965 general elections.

The Constitution of 1982 was a full-fledged show of tyranny with ballots placed in transparent envelopes and the state-owned Turkish Radio and Television Corporation’s (TRT) broadcasts deliberately targeting naysayers. “Yes” votes reached 91 percent -- the natural result of the extraordinary oppression. Yet, the public chose not Turgut Sunalp [who founded the Nationalist Democracy Party (MDP)] or Calp Pashas [who established the left-leaning People’s Party (HP)] as openly directed by the military, but Turgut Özal’s Motherland Party (ANAP), which promised normalization and the return of civilian authority, garnering 45 percent in the first free elections in 1983.

Likewise, the post-modern coup of Feb. 28, 1997 was questioned and punished, as the victims of the coup were the winners of the 2002 elections. Carrying the Justice and Development Party (AK Party) to power with 34 percent, the voters also slapped the e-memorandum of April 27 by giving 47 percent to the AK Party in the elections of July 22, 2007. Moreover, the referendum that made it possible for Abdullah Gül to be elected president should not be forgotten. As a response to the Constitutional Court’s 367 decision, the “yes” votes in the referendum held on Oct. 21, 2007 amounted to 70 percent.

This is the result of the natural human tendency to side with the good and fair. People obviously look for what is good for themselves and find it with perfect marksmanship. This wisdom of the general public is driven by their tendency to make correct decisions for themselves, for their children and for the future.

Let us now analyze the referendum results.

It is clear that the two political parties waging a “no” campaign, the Republican People’s Party (CHP) and the Nationalist Movement Party (MHP), failed to persuade voters to lend support to their cause. Kemal Kılıçdaroğlu not only failed to cast his vote but did not show up on referendum day. When he finally held a press conference to assess the results, he talked about how they ruined democracy and how they tried hard to get people to say “no.” Kılıçdaroğlu really did his best, but he failed to convince people as it was a matter not of performance but of content and justifiability. Naysayers did not have convincing or justifiable arguments.

Why?

Indeed, the only weapon in the arsenal of the “no” campaigners was fear. In other words, they opted for pumping fear into voters to secure their votes. They suggested that if the referendum ended in “yes,” Shariah would quickly enter Turkey from the common border with Iran and merge with collaborators inside to deal the final blow. They said the AK Party had a secret agenda and that Erdoğan had been assigned as a major agent of the Greater Middle East Project. The country would lose all of the achievements of the secular Kemalist republic and return to the dark ages.

This bias, or even hatred, seemingly targeting the AK Party and Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan could have only one explanation, though this is not openly voiced: Islamophobia. Secularists favored a marginal and unreal representation of religion that would put fear into the hearts of people by characterizing Islam as a bloodthirsty, uncompromising, unreasonable, unscientific and cartoonish religion that is the enemy of the modern. This characterization had served to give legitimacy to the “secular, modern, contemporary” Kemalist Turkey. The Müslüm Gündüz-Fadime Şahin scenarios, masterminded by Ergenekon members in the run-up to the post-modern coup of Feb. 28 were nothing but simulations designed for this purpose.

However, the emergence of an assertive middle class eager to integrate with the world and that is at peace with itself (compared to the neurotic and depressive Kemalists) and it coming to power with the reformist AK Party angered pro-tutelage groups to distraction. They rushed to design and implement the Blonde Girl (Sarıkız), Moonlight (Ayışığı) and Sea Sparkle (Yakamoz) coup attempts and when these failed to achieve their ends, the Council of State attack, the murder of priest Andrea Santoro, the murder of dear Hrant Dink and the slaughter of Christians in Malatya followed. Their plan was to put the blame for these crimes against humanity on Muslims, thereby creating political instability and eventually getting rid of the AK Party. But fortunately, this plan, too, failed.

Of course, these explanations are not sufficient to show the whole picture. Not all naysayer “citizens” are equally driven by these fear-instilling campaigns. This is also a class conflict between the “people” and “citizens” as well as between “blacks” and “whites.” The happy minority -- born and raised in the womb of the republic’s “acceptable citizen” project, voluntary supporters of the Jacobin interventions and entitled to become the bourgeois and capital group of the republic -- is not willing to abandon its privileges or share them with the “people.” And those who have not gained these privileges yet but consider themselves part of this class from a sociocultural perspective do not want millions of “blacks” to join. In fact, they all know that the AK Party has no agenda to turn the country into Iran and that this fear is completely fake.

Thus, we can depict the Sept. 12 referendum as a milestone in the elimination of the unfair competition created by the state between “blacks” and “whites.” Its impact may not be felt immediately, but its gradual effects will be on a much larger scale than initially thought. Politics will be rearranged and sit on a more realistic ground. With this hard blow dealt to the tutelary system, not only the CHP as the party of the whites but also the AK Party will have passed an important threshold. If Erdoğan translates this into a new enthusiasm for democratization -- by immediately starting work on a new, civilian constitution -- the AK Party will continue to shape the country as a reformist party for many years to come. This is because the AK Party now has no excuse for not acting with regard to the new constitution, the EU membership, the Kurdish issue, the Armenian issue and other initiatives. Of course, the most complicated and critical of these is the Kurdish issue.

In this regard, the speech Prime Minister Erdoğan gave after the referendum results were announced is refreshing. After leading his party to its seventh victorious trip to the ballot box since 1994, Erdoğan chose to use a humble and embracing language. He said that the “yes,” “no,” and “boycott” camps won and apologized for his harsh words during the referendum campaign. The 16-point difference between the “yes” and “no” votes implies that the people lend strong support to change despite the opposition parties’ efforts to portray the referendum as a vote of confidence for the AK Party.

The biggest loser in the referendum is the MHP, and its leader Devlet Bahçeli got a very strong warning from his voters. The fact that the “yes” votes were higher in 10 provinces where the MHP’s mayors are in office, including Bahçeli’s hometown of Osmaniye, means that the party was penalized by its voters for siding with the pro-tutelage parties.

In short, we have taken yet another bold step from fears to realities, from oppression to civilian politics, and from tutelage to democracy. May this benefit our country and people.

Todays Zaman, 17 September 2010, Friday

Ahtamar ve kendi kendinden kovulmak

“Ahtamar ah” yazım epeyce bis aldı. Konuya devam etmem, gözlemlerimi daha ayrıntılı yazmam istendi. Belli ki bu hepimiz için (hepimiz derken “hepimizi” kastediyorum. Yani Türkiye’de yaşayan Ermeni, Türk, Kürt, Azeri, Çerkes vs. asıllılarla, diasporada yaşayan Ermeni asıllı Türkiyeliler) ciddi bir ihtiyaç. Bu ihtiyaç belki 1915’ten de önce, belki Anadolu’daki kırılmanın sosyo-politik zemininin olgunlaştığı 18. yüzyıldan beri ertelenen bir psikolojik durum. Yürekler ne kadar sertleşmiş, bu sertlik düşünceleri ne kadar savurmuş olursa olsun, en radikallerden en cesur özgürlükçülere değin örtük veya açık, “eve dönmeye” şiddetli bir ihtiyaç gözlemliyorum.

Biz “kendini kendinden kovan” bir coğrafyanın gurbetteki çocukları olarak, eve dönmeye, aynı coğrafyanın, havanın, suyun, ekmeğin, toprağın, yollardaki tozun, düzlüklerdeki başakların, sarp kayalıkların, o kayalıkların dibindeki vadiden kıvrılan nehirlerin, Ağrı’nın, Ilgaz’ın, Süphan’ın yücelerindeki karın, Anadolu denen rahme düşen tohumların kardeş kıldıkları olarak bu “buluşmayı” içten içe diliyoruz. Kendi kendinden kovuluş, kovuluşların, terk edilmelerin en acısıdır çünkü. Bu gurbet artık bitsin istiyoruz, hepimiz, hepimiz derken...

Anadolu’ya her gidişimde, tıpkı Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nde 95 yıl sonra yapılacak o ilk ayine katılmak için gittiğim Van’da olduğu gibi, bu kendinden kovuluşun dönüş yolunda gibi hissediyorum kendimi. Van’a ilk defa gitmiş olmama rağmen, orayı kendi evim gibi hissetmem, “ben burada yaşayabilirim” diye kendi kendime söylenme ihtiyacı duymam belki de bundan. Vanlı hemşerilerimle yaşadığım teklifsiz kucaklaşmanın, onların olağanüstü misafirperverlikleri bir yana, bendeki ve eminim oraya gelen herkesin ruhsal dünyasında bulduğu karşılık bu. Haç, çan, ayin, Ermeni sorunu, Türkiye’nin değişen devlet bakışı derken, tüm bunların asıl güvencesi olan “insan”ın gözden kaçmaması için yazıyorum bu ikinci yazıyı.

Ermeniler (veya başka kimler varsa), bu ülkeden kovulurken, kalanlar da kovuldu, farkında mısınız? Evimiz, ocağımız dağıldı bizim. Kardeşlerin dağıldığı ev, ev olur mu? Çocuklarına sahip çıkamayan, onları ayıran ana babaya ne denir?

Kendi kendinden kovulmak böyle bir şeydir. Ne gidenin, ne kalanın huzuru kalır. Ekmek tat vermez, tuz tuzluğunu yitirir.

O yüzden, diasporayı şeytanlaştıranlara prim vermeyin. Diaspora dediğinin çoğu, kendinden kovulan bizlerdir işte. Haksızlığa uğrayan, acılarına hürmet gösterilmeyen, dolayısıyla yas tutamayanların öfkesiyle, yüz yıldır “evden” gelecek bir ses bekliyorlar, toprak filan değil... Böyle diyenler yalan söylüyorlar.

Artık dönemeyecek olsalar da, “eve dön” çağrısını bekliyorlar. Çünkü bunun herkesi iyileştireceğini hissediyorlar. Saygı, hürmet ve yas tutma hakkının kendilerine tanınmasını bekliyorlar.

İyi de, 1915 ve diğer tüm felaketlerin yas hakkı herkesin, herkes derken...

Kendinden kovulan Ermeniler, Türkler, Kürtler, Çerkesler, Azeriler ve herkes; herkesin gönül sözlüğündeki anlamı “Biz”.

O yüzden, ölenler, kovulanlar olarak, kalanları şeytanlaştıranlara da prim vermeyin. Onlar da mağdur çünkü, onlar da kendinden kovulanlar, kardeşleri ellerinden alınanlar çünkü.

Ahtamar Adası’nın dik merdivenlerinde Ermeni tantiğin, koluna girmiş inmesine yardım eden Vanlı gençle sohbetine kulak misafiri olduğumda hissettim eve döndüğümü...

“Sen Hay(1) mısın” diye sordu tantik(2). Vanlı genç, “Hayır, değilim, Kürt’üm, ama ailemizde çok Ermeni asıllı akrabamız var.” Bir diğer yaya(3) ise, bir başka Vanlı gence “Bizi çok iyi ağırladınız. Kendimizi evimizde hissettik. Çok duygulandık” diyordu. Vanlı gencin ise, Anadoluluya has o tevazula yanakları kızarıyordu sadece.

Geçen yazımda duygularımın bölünmüşlüğünden bahsetmiştim. Eminim sadece Ermenilerin değil, kendinden kovulduğunu hisseden herkesin yaşadığı bir bölünme bu. Bu bölünmenin nedeni, adalet duygusunun eksikliği... Bir özür dilenmeli herkesten. Ama her mağdur gibi, bunun okkalı, eksiksiz ve tatminkâr olmasını bekliyorsunuz.

İşte tam o noktada bir yol ayrımına geliyorsunuz. Ya bardağın dolu tarafına bakıp devam edeceksiniz, ya da boş tarafını görüp acınızda yoğunlaşıp, katılaşacaksınız.

Çünkü biz daha yeni yeni hasar tesbiti yapıyoruz, yeni yeni konuşuyoruz, dertleşiyoruz. Sevgili Hrant’ın dediği gibi, içine düştüğümüz 1915 metrelik o kör kuyudan başını uzatanlara benzetiyorum kendimizi. Gün ışığının birbirimizi tanımakta, “Kardeşim” diyerek kucaklaşmakta bizlere yardımcı olacağını düşünüyorum.

O nedenle, kendimize güvenelim, gönlümüzdeki, hedefini yanlış seçmiş boykotlarımızı kaldıralım. Doğru adımları destekleme cesaretimiz olsun, çünkü doğru iş, yanlış amacı bile peşinden sürükler, iyileştirir.

Vanlı hemşerilerime bir kez daha teşekkür ediyorum. Van Denizi’ne giremediğim için hayıflanıyorum, vakit yoktu. Dediler ki, Van Denizi’nin suyu, yaraları hemen iyileştirirmiş.

Hep birlikte girsek, yürek yaralarımızı da iyileştirir mi acaba?

(1) Ermeni

(2) Teyze

(3) Nine

Taraf, 23.09.2010

Ahtamar ah!

İki gündür Van’dayım. Tahmin edeceğiniz üzere Ahtamar Adası’nda bulunan Surp Haç Ermeni Kilisesi’ndeki ayini izlemeye geldim.

Ayin az önce bitti. Karmakarışık duygularla Van 100. Yıl Üniversitesi’ndeki konukevine döndüm ve bu yazıyı yazıyorum.

Van muhteşem bir kent. Vanlılar “göl” denmesini sevmiyorlar. “Bu kadar büyük göl mü olur, bu denizdir” diyorlar Van ‘Denizi’ne...

Gerçekten o kadar güzel ki!

Kent, aldığı göçün yarattığı kaosa ve mimari fecaate dönüşmüş olmasına rağmen, büyüleyici bir güzelliğe de her nasılsa sahip. Bakımsız ve yorgun. Ermenilerin kovulduğu her yerin başına gelen, bu kentin başına da gelmiş, gidenlerin izini kaybettirmeye çalışırken, Van’a ait çoğu şey de yitmiş gitmiş. Şimdi, Vali Münir Karaloğlu’nun azimli çalışması ve geniş vizyonu ile elde kalanlar kazanılmaya, toprağın altındakiler de gün yüzüne çıkarılmaya çalışılıyor. Mesela önemli bir örnek, Van Kalesi’nin hemen arkasındaki bölgede yer alan eski Van şehrinin canlandırılması projesi.

Eski Van kenti 1915’te Ermeniler göçürülürken tamamen yakılmış yıkılmış, kalıntılarından da anlıyorsunuz bunu. Şimdi bu bölgede arkeolojik çalışma yapılıyor. Yakında tüm mahalle sergilenebilir hale getirilecekmiş.

Vali Münir Bey’le görüştüğümde açıkça sordum şu haç meselesini. “Siyaseten mi çekindiniz, neden böyle güzel bir organizasyonda bu eksikliğe göz yumdunuz, boykot olmasa da Ermenistan Başpatrikliği başta olmak üzere diğer kiliseler de gelse, katılım daha çok olsa olmaz mıydı?” dedim.

Kesinlikle reddetti. Samimiyeti ortadaydı. Onun demesine göre, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan iznin çıktığını, kendilerine talimat geldiğinde ise haçı yerine koymak için zamanlarının kalmadığını söyledi. Gerçekten de haçın yerine yerleşmesi öyle basit bir iş değil. İskele kurulması, kümbetin indirilmesi gerekiyor. 100 kiloluk demir haç, rüzgârın etkisiyle 500 kiloluk yük oluştururmuş vs. Ayinden sonra ilk iş haç yerine konacakmış. Gelecek seneki ayine bu boykot sorununun da olmayacağını, katılımın büyük oranda artacağını umuyor Vali Karaloğlu.

Vali Bey’in samimiyeti, harcadığı üstün çaba ortada. Ancak konuyla ilgili daha önce yazdığım haberde belirtmiştim. Söz konusu haç yıllardır hazır bekliyor zaten. Mesele izin ise, Kültür Bakanı Sayın Günay, geçen mayıs ayında bu iznin çıktığını bizzat söylemişti. Sonra kendimizi kandırmayalım, Bakanlığın veya hükümetin istediği bir tasarruf iki günde yerine getirilir, biliyoruz. Nitekim –herhalde denge unsuru olarak- Van Kalesi’nde bulunan Süleyman Han camii 15 gün içinde restore edilip, Ahtamar’daki ayinden tam bir gün önce ibadete açıldı. Ben Valiliğin değil ama, şu haç meselesinin kesinlikle referandumla ilgili olduğunu, AK Parti’nin bu reformları yapmayı istediğini, yaparken de oy kaygısı ve muhalefet korkusuyla temkinli hareket ettiğine inanıyorum. Nitekim böyle çok önemli bir olaya, hükümetten bırakın bakan, müsteşar düzeyinde bile katılım olmadı.

Anadolu’ya her çıktığımda, veya bugün yaşadığım türden Ermenilerle ilgili bir müspet gelişmeye her tanık olduğumda duygularımda bir bölünme yaşıyorum.

İlki, bu adımların ne kadar eksik veya yetersiz olursa olsun, bulunduğumuz durumdan ileri bir noktaya bizi taşıdığı ile ilgili mantıklı tutum oluyor. Daha düne kadar kiliselerimize bir çivi dahi çakamıyorduk. Vakıflar Genel Müdürlüğü 36 Beyannamesi’ni gerekçe göstererek vakıflarımızın mallarına hukuksuzca el koyuyor, bu malların geliri ile dönen okul, dernek ve hastanelerimiz bir bir kapanıyor veya cemaate büyük bir mali külfet haline geliyordu.

Ak Parti döneminde devletin azınlık politikasında AB’ye uyumlu pek çok iyileştirme yapıldı. Devletin bakışı değişmeye başladı, bunları gözardı edemeyiz.

Ama duygularım beni öte yandan sıkıştırmaya devam ediyor. Düşünsenize, kendi kilisenizde, 95 sene sonra, müzeye dönüştürülmüş ve haçından ve çanından yoksun halde ayin yapmak zorunda kalıyorsunuz ve bunu öven bir yazı yazmak da gerekiyor bir yandan.

Sizin kiliseniz, sizden çalınmış, yıkılmış, haçı sökülmüş, resimleri kazınmış. Size iade edilmesi gerekiyor. “Müze yapmak da nereden çıktı” diyemiyorsunuz. Senede bir gün gelip, ayin yapıp, tüm dünyaya Türkiye’nin reformlarını anlatan o şaşaalı resimde figüran rolü oynamak mecburiyetindesiniz. Van Kalesi’nden aşağı kente bakıp, bir zamanlar buralarda on binlerce Ermeni’nin yaşadığını, kadim bir uygarlıkları olduğunu, artık geriye haçsız Surp Haç Kilisesi’nden gayrı pek bir şey kalmadığını, o uygarlığın son temsilcilerinden bir Ermeni asıllı vatandaş olarak yerinde görmek...

Gerçekten zor. Ama, işte Van Valisi gibi insanların ellerinden geleni azami sarf ederek bir şeyleri düzeltmeye çabaladığını görünce de, destek vermek, köstek olmamak gerektiğini de biliyorsunuz. İki arada bir derede kalıyorsunuz.

Ada’da bir Ermeni arkadaşla konuşuyorduk. Van halkı ile ilgili izlenimlerini sordum. Çok kişiyle konuşmuş. “Nasıl anlatayım” dedi. “Açıkça söylemiyorlar ama mahcup gibiler, aşırı bir nezaket ve ilgi var Ermenilere” dedi.

Ben bu adımların, mahcup, ikircikli ve yetersiz de olsa, devletin ve vatandaşların Ermenilerden bir tür özür dileme yöntemi olduğunun farkındayım. Bunun değerini de kimseye düşürttürmem. Ama bu aradalık, bu ikilem, bu duygular da çok ağır be kardeşim!

Zor taşınıyor.

Taraf, 20.09.2010

Dink kararı ve hükümete düşen görevler

12 eylül günü halkın büyük teveccühüyle onaylanan 26 maddelik Anayasa değişikliği paketinde en büyük gürültüyü koparan iki madde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi’ne dair olanlardı. Yani doğrudan yargı sistemimizi, yargıda oluşan kast ve kooptasyon geleneğini yıkan düzenlemelerdi bunlar.

Evvelki gün, yani Hrant Dink’in doğum gününden bir gün önce, AİHM, yargı sistemimizin nasıl çürüdüğünü, vatandaşlarını nasıl mağdur ettiğini ağır bir mahkûmiyet kararı ile tescil etti. Bunlardan ilki, bilirkişi raporunun “suç unsuru yoktur” tesbitine rağmen yerel mahkemede 301. Madde’den Dink’in mahkûm olduğu, temyizde Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin, sonrasında ise Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun onadığı karardı.

Dünkü Taraf’ın Dink kararına ayırdığımız sayfasında yer alan Tuba Tekerek’in haberinde, kararda imzası olan bir Yargıtay üyesinin duygu ve düşünceleri vardı Dink hakkında.

Yargıtay üyesi “İçimiz paramparça. Ben sizden bin kat fazla üzülüyorum. Siz bir karar verebilirsiniz ama düşünceniz başkadır. Karar başka bir şey, insanın içi başka şey. O kararın öyle alınması gerekiyordu” diyordu.

Üye, görevde olduğu için isminin açıklanmasını da istemiyordu.

Bu nasıl bir yargı sistemidir ki, bir üye, içi paramparça olduğu, vicdanı ve aklıyla çeliştiği halde böyle bir karar vermek zorunda hisseder kendini?

“O kararın öyle alınması gerekiyordu...”

Kilit cümle bu olmalı... Çünkü bu kararı mahkûm eden, Hrant’ı oybirliği ile aklayan AİHM, gerekçesinde “O kararın neden öyle alındığını” açıkça deşifre etmişti:

MAHKEME, YARGITAY’IN, ASLINDA FIRAT DİNK’İ, 1915 OLAYLARININ SOYKIRIM TEŞKİL ETTİĞİ GÖRÜŞÜNÜ İNKÂR ETMESİNDEN ÖTÜRÜ DEVLET KURUMLARINI ELEŞTİRDİĞİ İÇİN DOLAYLI OLARAK CEZALANDIRDIĞI GÖRÜŞÜNE VARMIŞTIR.

İsmini vermek istemeyen Yargıtay üyesinin samimiyetle itiraf ettiği gerekçenin aslı, işte bu zihniyettir.

Yani, adaleti ve hakikati araması, tecelli ettirmesi, suçu olmayan kişileri aklaması gereken bir mahkeme, kendi vatandaşına ideolojik gözlüklerle bakıyor, onun siyasi duruşu ve etnik kimliğine göre karar veriyordu.

19 Ocak’tan beridir, Hrant Dink’in ölümünün, onun tıpkı yaşarken hayatını adadığı gibi, ülkesindeki demokrasi mücadelesine büyük bir katkısı olacağı ümidini taşıdığımı ifade ettim ve bu tarihin bir milat olacağını söyledim.

Nitekim, Türkiye’nin Dink’i bir neo-nazi ile bir tutan savunması sonrasında açıklanan bu ağır mahkûmiyet, hükümetten ümit verici açıklamaların gelmesini sağladı. Her iki olayda da hükümetin bu pespaye kararların ardında durmaması, ciddi bir zihniyet devrimini beraberinde getirebilir. Yoksa, Ak Parti de, korakor mücadeleye girdiği yargı vesayetinin yanına düşen bir görüntü verir.

AİHM’in birleştirip gördüğü diğer dört davanın sonucu ise, Dink cinayeti davasında Trabzon Emniyeti ve Jandarması, Samsun ve İstanbul Emniyeti’nin cinayeti önleyebilecek bilgilere sahipken bu görevlerini yapmadıkları, cinayet davası sürecinde ise, sözkonusu devlet yetkilileri hakkında soruşturma izni verilmediği, gereken davaların açılmadığı, yani cinayet davasının birkaç tetikçi ile nihayetlendirilmesine çalışıldığının tescili oldu.

AİHM bu kararında hem üslup, hem içerik hem de teknik olarak Türkiye’ye çok kararlı ve sert bir mesaj verdi.

Bunu zaten Türkiye Cumhurbaşkanı Gül düzeyinde kabul etmişti. AİHM kararından sonra ise, Dışişleri Bakanlığı karara itiraz edilmeyeceğini ve karar hükümlerinin uygulanmasına yönelik çalışmalar yapılacağını açıkladı. Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ise “Biz yaşama hakkı sözkonusu olduğunda anlamsız savunma yapmanın gerekli olmadığını düşünüyoruz. Türkiye artık savunulmaması gereken konularda savunma yapmayacaktır” dedi.

Bu açıklamalar Türkiye için bir devrim niteliğinde. Ancak işin lafta kalmaması için hükümetin bu vaatlerini ete kemiğe dönüştürmesi lazım. Çünkü AİHM kararı bağlayıcı nitelikte talepler içeriyor.

Konu hakkında hem Dink ailesi avukatı Fethiye Çetin, hem de Malatya davası avukatlarından yazar Orhan Kemal Cengiz dostlarımı aradım, hukuk sistemi içinde, Dışişleri’nin vaat ettiği karar hükümlerinin uygulanmasına yönelik çalışmaların neler olabileceğini konuştuk.

Öncellikle, hükümet, ihmal ve kastı bulunabilecek, AİHM ve Başbakanlık Teftiş Kurulu kararında da tescillenmiş devlet kurumları ve sorumlu görevlileri hakkında acilen soruşturma açmalı ve suç varsa ana davaya eklenmeleri, cinayetin tüm yönleriyle ortaya çıkması sağlanmalı.

AİHM kararı bu yetki ve görevi Adalet Bakanlığı’na açıkça veriyor.

İkinci olarak da, Hrant’ın haksızca mahkûm edildiği 301. Madde davasıyla ilgili olarak, Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası, Türkiye’ye kesilen cezaların kararda imzası bulunanlara eşit biçimde rücu edilmesine olanak tanıyor. Bu, yasalar çerçevesinde hükümetin yargı sistemine verdiği çok net bir mesaj olacaktır. Böylelikle bu tür düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik ihlaller bir daha tekrarlanmayacaktır.

Teşekkürler Hrant.

Taraf, 16.09.2010

Halk yönetime el koydu!

Halkın sağduyusuna hep inandım. Bu, öyle iman tarzında bir inanç değil şüphesiz. Sosyolojik, politik ve ekonomik bir tesbit. Halkın tuzu hiçbir zaman kurumaz, ama o hep kurutma eğilimindedir, haliyle. Bu nedenle özel bir sağduyuya sahiptir. Bu özellik hayati bir mevhumdur, ucunda kendisinin ve çocuklarının hayatı vardır çünkü. Halk, yani “yalnız kalabalık”, kendisi için en hayırlı olanı –artık gönül rahatlığıyla kullanabiliriz bu kelimeyi- hikmetle arar, bulur ve tam on ikiden vurur.

Halk yüzde 58’le EVET dedi bugün. Manşetimizde olduğu gibi “yönetime el koydu”. 12 Eylül darbesinin utancını sildi, vesayete ağır darbe indirdi.

Bu ülkede yaşamaktan nadir zamanlar mutlu ve memnun hissettim kendimi. Bugün o nadide günlerden birisini yaşıyorum. Çünkü EVET demenin, bu ülkede yaşamaktan memnun ve mutlu olacağım günleri arttıracağını ümit ediyorum.

“Hayır” kampanyası yürütenlerin ellerindeki tek silahları korkuydu. Yani seçmenlerini korkutarak onların oylarını gasp etme yoluna gittiler. Eğer sandıktan EVET çıkarsa, seçim sonuçları kesinleştikten birkaç dakika sonra şeriat İran sınırından yurda giriş yapacak, içerdeki işbirlikçileri ile birleşip son darbeyi indirecekti. AK Parti’nin gizli bir İslami gündemi vardı, Tayyip Erdoğan ABD’nin BOP projesinin en önemli aktörlerinden biri olarak görevlendirilmişti. Ülke bütün cumhuriyet kazanımlarını kaybedecek ve karanlık çağlara geri yuvarlanacaktı.

Bu abuk subuk homurtularla kendi seçmenlerinin oylarını gasp etmeye çalıştılar. Ak Parti’ye ve Erdoğan’a yönelmiş görünen nefretleri aslında basbayağı İslamofobi ile açıklanabilirdi. Laikçiler, katır kutur, çiğ, insanı korkudan donduran türden marjinal bir “sözde İslami” temsiliyetten yanaydılar. Kan dökmeye her an meyilli, uzlaşmaz, modern olanın düşmanı ve karikatürize bir İslami temsiliyet, “laik modern çağdaş” Kemalist Türkiye’nin meşruiyetini sağlayan “The Other”ı, yani alter egosu idi. Ama modern olanı dönüştürerek sahiplenen, üstelik kendiyle barışık, iddialı ve dünyayla entegre mütedeyyin bir orta sınıfın ortaya çıkışı, üstelik bir de Ak Parti ile iktidar oluşu, kemalist elitlerin devrelerinin atmasına yol açtı.

Tabii bu resmin tamamını tasvir etmekte yeterli değil. “Hayır” veren “vatandaşların” hepsi de korkutma kampanyasından etkilenmiyor şüphesiz. Bu, “halk” ile “vatandaş”, “siyah” ile “beyazlar” arasında bir sınıf çatışması aynı zamanda. Yani yukarıda bahsettiğim kural, “hayır” veren vatandaşlar için de geçerli. Tuzu kuru olanlar, zenginliklerini, imtiyazlarını kaybetmek istemiyorlar. O imtiyaz ve ayrıcalığa henüz sahip olmasalar bile, yarışa milyonlarca siyah daha katılsın istemiyorlar en azından. Yoksa bal gibi, Ak Parti’nin, Erdoğan’ın bu ülkeyi İran’a çevirmeyeceğini biliyorlar.

Bu referandum sonuçlarını, siyah ve beyazların arasında beyaz devletin yol açtığı haksız rekabetin sona ermesinde bir kırılma ânı olarak niteleyebilirsiniz. Sonuçlar etkisini hemen göstermeyecek, ama tedrici etkisi tahmin edilenden çok daha ciddi sonuçlara yol açacak. Siyaset yeniden tanzim olma, daha reel bir zemine yerleşme eğilimi gösterecek. Vesayetin aldığı bu keskin darbe sonrası, sadece beyazları partisi CHP’de değil, Ak Parti için de önemli bir eşik geçilmiş olacak. Erdoğan, bu güvenoyunu kibre değil, demokratikleşme konusunda yeni bir heyecana tahvil ederse, ülkenin yönetimine daha uzun süre reformcu parti olarak damga vurmaya devam edecek.

Bu referandumdan en büyük darbeyi, CHP’den ziyade MHP yedi. MHP Gümüşhane, Isparta, Kastamonu, Bartın ve hatta Osmaniye gibi kalelerinde büyük hezimete uğradı. Türkiye genelinde ise yüzde yetmişe yakın fire verdi. Bahçeli için göstere göstere gelen tarihî hezimet partide ciddi bir kırılmaya yol açacak. Bahçeli, tüm sert muhalefetine rağmen tabanını ikna edemeyen bir lider durumunda.

BDP ise, hiç onaylamadığım, hedefini anlamadığım boykot kararında –yüzde 60- başarıya ulaştı. Oldukça dikenli bir sonuç bu. Kürtlerin siyasetteki ağırlığını ispat etmeye çalışırken, siyasetin dışında savruldular. Ülkenin geçtiği bu önemli eşikte “evet”lerini esirgeyerek hedeflerinin aksine, siyasette güç eksilttiler. Yani gelecekteki siyasetini, ülkenin CHP-MHP çizgisine kaymasında gördü. Kürt siyaseti ciddi bir altüst oluşa hazır olmalı.

Niye saklayayım, çok mutluyum.

Teşekkürler Türkiye!

Taraf, 13.09.2010

Türkiye’nin bütün siyahları birleşin

Gerçekten tarihî günler yaşıyoruz. Sizin keyifler ne âlemde bilmiyorum ama ben oldukça heyecanlıyım. Pazar günü yapılacak referandumdan “evet” çıkma ihtimaline koşut değil bu heyecanım. Paketi çok önemseyen ve “evet” diyecek olan bir vatandaş olarak referandumdan “hayır” da çıksa, dönemsel sıkıntılar, duraklamalar da yaşansa, Türkiye’nin gittiği yönün müspet olduğuna adım kadar eminim. Mesela, şu “kutuplaşma” diye dillere pelesenk olan, tu kaka edilen toplumsal hareketliliğin, değişim, çoğulculuk ve demokrasiye duyulan özlemin olgunlaştığı bir rahim olduğunu biliyorum. İnsanlar ister “evet”, ister “hayır” deseler, hatta oynamıyorum deyip referandumu boykot etseler dahi, siyasete, yani “nasıl bir ülkede yaşamak istiyorum” sorusu ve cevabına müdahil haldeler.

Bu hareketlilik ve bu müdahil durum çok önemli, değerli. Mesela benim dâhil olduğum kuşak 1980 darbesinin apolitize ettiği bir nesli ima ediyor. Ülkesinden hiçbir ümidi olmayıp her an göç etme hesapları yapan, geçmiş politik deneyimlerle ilişkisi koparılmış, ayın karanlık yüzü gibi, vesayet organlarının Ankara’da sahnelediği oyunun sadece istenen yüzünü seyreden, arada 28 Şubat gibi korku filmleriyle iradesine tecavüz edilen, ama daha da önemlisi, kendini yalnız ve güçsüz hisseden insanlardan, ülkesinin nasıl olacağına, yaşamı ve türlü hallerini nasıl eyleyeceğine karar veren bilinçli bireylerin ülkesine dönüşüyoruz.

Referandum’da büyük bir ihtimalle “evet” 3-5 puan aralığında önde çıkacak. Yüzde 55’in 3-4 puan üstü benim için sürpriz sayılır. Çünkü “hayır” kampanyası AK Parti’ye, hadi daha açık söyleyelim, İslam’a duyulan alerji üzerine inşa edildi. Hâlâ pakete “evet” derlerse AK Parti’nin ülkeyi İran’a dönüştürüp dönüştürmeyeceğini soranlara rastlıyorum. “Hayır”cıların bu yaptığı ahlaksızca. İnsanların aklına değil, korkularına seslenmek, onları taciz etmekten de aşağılık bir iş. Erdoğan 1994 yılında İstanbul Belediye Başkanlığı’nı kazandığından beri bu ülkede siyaset yapıyor. Erdoğan’ın 94 seçimlerini kazandığı günkü hislerimi çok iyi hatırlıyorum. Henüz 24 yaşındaydım ve çok korkmuştum. Öylesine aşağılıkça bir kampanyanın hedefi olmuştuk ki, ülkenin bir gecede İran’a döneceğini, evlerimize kapanacağımızı ve karanlık bir dönemin başlayacağından korkuyorduk.

Ama öyle olmadı. Olmadığı gibi, bu hareket kendi eleştirisini yapıp kalıplarını kırdı ve ülkedeki görülmemiş değişimin siyasi taşıyıcısı oldu. Yeterli mi, değil... Erdoğan kampanya boyunca İmralı ile görüşme polemiği üzerinden milliyetçi söyleme hapsoldu. Soy-sop, taraf-bertaraf faciaları yaşandı ve nihayetinde afiş skandalı ile ilgili olarak “Başörtülü bacılarınıza rahibe dediler” gibi Hıristiyanlığın saygın bir müessesesine yapılan hakarete ortak oldu. Diğer yandan yine Erdoğan’ın “Yargıdaki atamaları dedeler yapıyor, yargıyı dedeler yönetiyor” diyerek Alevi vatandaşlarımızı yaralaması da kabul edilemez hatalarındandı. Başbakan sakin ve paketin içeriğine yönelik bir kampanya yürütseydi, sonuca en az 3-4 puan etki ederdi.




Cumhuriyetin gözü yaşlı çocuklarının oyu

Gelelim Kürt, Ermeni, Aleviler olarak Cumhuriyet’in gözü yaşlı çocuklarına...

Gözlemlerim Ermenilerin önemli bir kısmının, en az yüzde elli oranında pakete “evet” diyecekleri yönünde. Ermenilerde sorun, “sandığı ciddiye almama” eğilimi olabilir.

Bu seçilmiş bir boykot tavrı olmayacak. Ancak cemaatte Hrant Dink ve Patrik Mesrob II döneminde yakalanan enerji, yerini sessizliğe bıraktı. Oysa bu paket bu toplumun en dezavantajlı kesimlerinden olan Ermeniler için de çok önemli bir kazanım. Taraf’ı takip eden ciddi bir Ermeni okuyucu kitlesi var. Onlara sesleniyorum buradan. Fırsatı satın alın ve oyunuzu kullanın. Demokrasinin olgunlaşması, en çok kırılgan kesimlerin faydasınadır.

Ben Alevilerin ve Kürtlerin tahmin edilenden çok daha önemli bir kesiminin referandumda “evet” diyeceklerini düşünüyorum. Alevi dernekleri ve BDP’nin tavrının bu iki toplumsal kesimi topyekûn temsil ettiğini düşünmüyorum. Beni heyecanlandıran da bu zaten. Yeni tür bir siyasetin zeminini döşüyoruz. Mağduriyetin haklı öfkesinden kaynaklanan temkin ve güvensizliği aşıp, siyaset yapmak durumundayız artık. Hem Kürtler, hem de Aleviler bu ülkenin geleceğinde çok önemli iki toplumsal kesim. Onların desteği olmadan bu ülkede demokrasi olgunlaşamaz. Bu destek, doğrudan siyasetin merkezine ilerlemek, muhalefetin kalitesini özgürlüklerden yana yükseltmek, AK Parti’yi bu yönde sıkıştırmakla olmalıdır.

Unutmayın, Erdoğan’ı da, hükümeti de istediğimiz anda oylarımızla tasfiye edebiliriz. Ama Ergenekon devletinin tasfiyesi yüzyıllar sürüyor ve çok bedele mal oluyor.

Tüm okuyucuların Ramazan Bayramı'nı kutlarım.

Taraf, 09.09.2010

Kılıçdaroğlu yolcu, Sezen, Pamuk, Gencebay hancı...

Referandumda hangi sanatçının “evet”, hangisinin “hayır” diyeceği konusunun magazin haberi olmaktan çok daha fazla anlam taşıdığı bir gerçek. Nitekim, önce Süheyl Batum Sezen Aksu’ya “Sazan” dedi. Batum’a yakışan bir üsluptu doğrusu. Şöyle söyleyeyim: CHP değişim için liderlerine bir kaset komplosu yapılmasını beklemek yerine “liderimizi halk seçsin” diye karar alıp seçmenine gitse, o seçime Sezen Aksu veya Orhan Gencebay girse, Kılıçdaroğlu da, Batum da nal toplar.

Öyle bir saygınlığa ve hak ettikleri bir halk sevgisine sahiptir her iki sanatçı da. Pamuk için ise, daha iyisini kuramayacağım için Çetin Altan’ın o harika cümlesiyle cevap vereyim: “Bayrakların direklerini ne kadar yükseltirseniz yükseltin, bayraklar o ülkeden ilk kez Nobel ödülü almış bir yazar kadar görünemiyor dünyadan...”

Ama haklarını yemeyelim, AK Parti de boş durmadı. Habertürk’e “hayır” oyu vereceğini açıklayan sanatçıları –Adnan Şenses başta olmak üzere- Hüseyin Çelik teker teker arıyor, duyduklarının doğru olup olmadığını soruyordu. Çelik tarafından aranan sanatçılar da verdikleri cevabı reddediyordu. Altaylı, yapılan görüşmelerin ses kaydını açıklıyor, sanatçıların yalan söylediklerini kanıtlamaya çalışıyor, arada kalan sanatçılar da sessizliğe bürünüyorlardı.

Bir sanatçıyı bir bakan niye arar anlayabilmiş değilim. Başka işiniz yok mu? Böyle bir yöntemin aslında bir baskı aracı olduğunu bilmeyecek kadar bilgisiz misiniz? Hem bunun halk üzerinde nasıl bir antipati yarattığını hesaplayamıyor musunuz? Ne yani, sanatçılar “evet” dediklerinde öveceğiniz, “hayır” dediğinde telefonla uyaracağınız, bazen de Tarkan gibi ‘haddini’ aştığında azarlayacağınız kapıkullarınız mı?

Ama devam etti bu pespayelik. Ortama ayak uydurduğu görülen CHP lideri de Habertürk’ten Kutlu Esendemir’e evlere şenlik bir röportaj vermiş. Açıkçası, Kılıçdaroğlu’nun CHP adlı köhne geminin dümenini vesayet sularından, zamanla –ve mecburen- reel siyaset rotasına kırabileceğine şans tanıyanlardanım, bunu yazdım da. Ancak bu röportaj tamamen bu üç sanatçının linç edilmesine yönelik planlanmış ve bu işte Kılıçdaroğlu başrolde yer almış. Bu da kendisi için hiç hayra alamet değil.

Gelelim Kılıçdaroğlu’nun verdiği röportajın deşifresine...

Öncellikle röportaj ilk sayfada “Sezen Aksu farkında mı?” başlığıyla anons edilse de, paket içindeki tuzakların farkında olup olmadıklarına dair bu soru aslında Sezen’e değil, Orhan Pamuk ve Orhan Gencebay’a yönelik. Kılıçdaroğlu’ya göre, Pamuk ve Gencebay paketin içerdiği tuzakların farkında değildir, yoksa bu pakete “evet” demek baskıya “evet” demektir. Baskıya “evet” diyen sanatçı da sanatçı değildir.

Bu ifadeler yeteri kadar katır kutur ama Sezen Aksu’ya ‘ayrı bir ihtimam’ gösterildiği hemen dikkati çekiyor. Esendemir, “geçmişte Evren’le görüşen, Çiller’i öven Sezen’in bugün darbe karşıtı olması bir çelişki değil mi” diye soruyor safça. Yani Esendemir de paketin DARBE KARŞITI olduğunu bir lapsusla kabul ediyor:)

Kılıçdaroğlu’ya göreyse Pamuk ve Gencebay’dan farklı olarak Sezen zaten kendi içinde tutarlı davranmaktadır. Sayfaya özenle yerleştirilen Sezen’in 23 Ağustos 1995’te verdiği konserin resmi ve altındaki Çiller için sarf ettiği “Bir kadın başbakanımız var, bundan gurur duyuyorum” sözleri ve 1989’da Cumhurbaşkanı Evren’in resepsiyonuna katıldığı bilgisi, linç işinin epey ciddiye alındığını gösteriyor. “Çelişki değil, tutarlılık var” diye devam ediyor Kılıçdaroğlu. Ona göre dün Evren’le görüşen, Çiller’i öven bir kişi, bugün Evren’i en azından tarih önünde mahkûm edecek, darbe anayasasını çöplüğe atacak bir pakete “evet” diyorsa, yine Evren’le yan yana düşmüş, güya ‘tutarlı’ davranmış oluyor.

Açıkçası Aksu’yu konformistlikle, iktidar yanlısı ve menfaatperest olmakla suçluyor Kılıçdaroğlu.

Sezen Aksu savunulmaya ihtiyacı olan bir kişi değil. Ancak onunla bir anımı anlatmak isterim.

2003 yılında Sezen Aksu ile benim de üyesi olduğum Surp Vartanants Ermeni Kilisesi Korosu, Musevi, Rum ve Diyarbakır Belediyesi Çocuk Koroları Belçika’yı da kapsayan bir konser dizisi gerçekleştirmiştik. Adı “Türkiye Şarkıları” idi. Sezen ile sahnede olmak enfes bir deneyimdi. Efes Antik Tiyatrosu’ndaki konser “Yerevan” şarkısı ile bizim koro tarafından açılıyordu.

Tarihi ise 30 ağustostu.

Konser ulusalcıları çok kızdırdı tabii. Ama en büyük tepki bugün Ergenekon’dan yargılanan dönemin Ege Ordu Komutanı Hurşit Tolon’dan geldi: “Böyle bir konser için bugünü mü buldular. Türkiye mozaiği adı altında anlamsız bir konser verilmesini şüpheyle karşılıyorum. Garip karşılıyorum.”

Sezen tınmadı bile. “Bu birliktelik de, bu konser de ‘özel’ değil. Bu bizim kendi gerçeğimiz, bu toprakların kendi gerçeği, doğal birlikteliğidir” diye verdi ağzının payını. O günlerde benim Agos’ta yazdığım dışında Sezen’i savunan bir yazıya rastlamamıştım Allah için...

Ha, bir de Efes’te binlerce seyirci destek için “Sezen Başbakan” diye bağırmıştı. Halk yani...

Kılıçdaroğlu’ya samimi bir tavsiye; hemen bu ayıbı temizlesin ve üç sanatçıdan da özür dilesin. Böyle bir linç mantığı üzerine uzun soluklu bir siyaset kurulmaz çünkü. İster CHP’li, ister AK Parti’li olsun, böyle bir lümpenliğe sapmanın kimseye faydası yok. Aklınızda olsun, sizler bu ülkede yolcusunuz, Sezenler, Pamuklar, Gencebaylar ise hancı.

Taraf, 06.09.2010

Bu saklambaçta ebe nerede

Pazartesi akşamı ajansa düşen haberi okuduğumda kalbime keskin bir ağrı girdi. Konya’nın Kulu ilçesine bağlı Tavşançalı Beldesi’nde dört kardeş, bir soğutucunun içinde ölü bulunmuştu. Saime (4), Aynur (7), Ebru (9) ve Ozan Üçer (11), saat 11:00 sularında oynamak için evden çıkmışlar, ancak uzunca bir süre geri dönmeyince anneleri Nazmiye Aktaş, iki kilometre uzaklıktaki Kırklar Yaylası’nda çobanlık yapan kayınbiraderi Mustafa Üçer’i aramış, çocuklarının amcalarının yanında olmadığını öğrenince durumu eşi Mehmet Üçer’e bildirmişti.

Aramaya katılan baba Mehmet Üçer’in patronu Ömer Dağhan evin 300 metre uzağında, sadece kış aylarında köy odası olarak kullanılan ve çocukların sürekli evin içinde ve balkonunda oynadığı iki odalı ahşap eve baktı. Odada eni ve yüksekliği yaklaşık 1,5 metre olan kullanılmayan, bir kapağı çivilenerek sabitlenmiş iki kapılı sanayi tipi buzdolabının içinde dört kardeşin cesedini buldu. Ardından Mehmet Üçer’i aradı. Olay yerine gelen Üçer, çocuklarının balık istifi gibi üst üste haldeki cesetlerini tek tek buzdolabından çıkarttı.

O an, bir baba, bir ana ne hisseder?

Yaşam her günkü rutininde ilerlerken, bir anda dört yavrusunu birden kaybeden bir ana-babanın trajedisine empati yapmak mümkün mü?

Baba Mehmet Üçer o ânı şöyle anlatıyor: “Saatlerce aradık, çocukları dolabın içinde patronum buldu. Öyle birbirlerine yapışmış şekilde görünce ne yapacağımı şaşırdım. Onların cesetlerini dolaptan kendi elimle çıkarttım. Eşyalarını, oyuncaklarını gördükçe üzüntüm büyüyor. Dünya başımıza yıkıldı...”

Adli Tıp, çocukların bedenlerinde darp izi bulunmadığı, ölümün havasızlıktan kaynaklandığını belirten bir rapor verdi. Olmayacak iş değil. Buna benzer akla hayale gelmeyecek kazalar, uğursuz tesadüfler nedeniyle her gün birçok insan hayatını kaybediyor gerçekten de.

Ancak bu olayda gerçekten gariplikler var.

İddia o ki, çocuklar saklambaç oynarken dolaba girmiş, kapıyı üzerlerine kapatmışlardı. Ancak anne Nazmiye Üçer’in çok yerinde bir sorusu var: “İyi ama, beşinci çocuk yok. Kimden saklanıyorlardı? Star’daki haberin başlığı gerçekten çarpıcıydı: “Bu saklambaçta ebe nerede?”

Baba Mehmet Üçer’in, “Çocuklar iki büklümdü. Kafaları, boyunları bacaklarının arasına sıkışmıştı” ifadesi de, çocukların o daracık yere oyun için girmeleri ihtimalini zayıflatıyor. Yine baba Üçer, küçük kızlarının –Saime olmalı- son günlerde hareketlerinde bir gariplik olduğunu, son üç gündür sabah erken saatlerde kalkıp yanlarına gelip onları öptüğünü, çocuğun tedirgin olduğunu ifade ediyor.

Ozan ve Ebru’nun öğretmenleri ise her ikisinin de zeki çocuklar olduğunu, oynamak için dahi olsa dört kardeşin birden o dar mekâna girmelerinin akla yakın olmadığını söylüyor.

Emniyet güçleri gereken soruşturmayı mutlaka eksiksiz yapacaktır. Adli Tıp raporu boğulmayı doğruluyor. Dediğim gibi, olmayacak iş değil. Ama çocukların içeriden açılmayan bu küçük dolaba havasızlıktan ölmeleri için zorla sokulmuş olmaları da bir ihtimal. Dolayısıyla polisin binadaki tüm delilleri, parmak izlerini ve kanıt olabilecek tüm detayları topladığını, değerlendirdiğini ve bu şüpheli olayın tüm yönleriyle açığa çıkması için ciddi bir soruşturma yapacağını ümit ediyorum.

Anayasa tartışmaları arasında toz duman olan gündemimizde, bu trajik mesele arada kaynamasın istedim.


Hayırcıların mülkiyet sorunu

Ahmet Altan dünkü yazısında Anayasa paketinde yer alan maddelerin yol açacağı demokratikleşme ve iyileşmelerden örnek verdikten sonra “Peki hayır diyenler niye hayır diyor” diye soruyor. “Onlar bu değişiklikler demokrasiye aykırı demiyor, onlar bu değişiklikler AKP’nin işine yarar diyor” diye de devam ediyor.

Bu sorunun “bir” cevabını evvelki akşam televizyonda konuşan İçişleri Bakanı Beşir Atalay veriyordu: “Biz sistemi, geri dönülemeyecek şekilde değiştiriyoruz.”

AKP ve onun tabanına, onların temsil ettiği inanç, kültüre karşı önyargınız, hatta nefretiniz varsa, böyle bir cümleyi duyduğunuzda buz kesilirsiniz. Değişikliğin nevi hiç önemli olmaz. Düşman bellediğiniz bir toplumsal kesim ve onun hükümeti “sizin ülkenizi” değiştiriyordur. Sizin elinizden alıyordur.

Bu ruh hali daha uzun süre peşimizi bırakmayacak. Hepimiz biliyoruz ki, olmazdı ya, bu paketi CHP getirseydi bugün hayır diyenlerin çoğu evet diyecekti. Bu bir sınıf çatışması, bir iktidar kavgası. Paket, yargı, AYM, HSYK fasa fiso. Bunlar kavganın nedeni değil, sadece fonu. Bu fon üzerinde bir mülkiyet kavgası yaşanıyor.

Hayır diyenler, bu ülkeyi kendi mülkleri görüyorlar. AK Parti’nin her hamlesi, “özel alana” tecavüz olarak algılanıyor, sinir uçlarına dokunuyor. Evlerine bir haydut girmiş gibi tacize, haksızlığa uğradıklarını hissediyorlar. Bu mülkiyet hissi ve buna bağlı kibir, Ahmet Altan’ın bahsettiği “mantığı” doğası gereği dışlıyor.

Adalet mülkün temelidir, ama mülkün sahibi, devleti paylaşmak istemiyor.

Taraf, 02.09.2010

Taciz vesikasından, halkın anayasasına

1961 ve 1982 anayasaları, darbelerle halka dikte ettirilmeleriyle, içeriklerinden bağımsız olarak sadece bu yönüyle ibretlik birer suç vesikalarıdır.

Vesayetin, özgürlüğümüze el koyduğu bu metinlerle bunca yıl barışık yaşadığımız için hepimiz şapkayı önümüze koyup düşünmeliyiz.

Bir millet düşünün, yaklaşık bir asırda üç anayasaya da kendi iradesini yansıtamamış, nasıl yaşayacağına nasıl bir devlet istediğine dair mührünü sözümona bu toplumsal sözleşmeye vuramamış.

“Modern anayasal toplum”un temeli feodalizmden neşet eder. Kökeni Roma İmparatorluğu’ndan gelen derebeylik sisteminde, diğerlerinin arasından sıyrılan lord belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayanların, yani vassalların güvenliğini sağlardı. Lorda sözleşmeye sadık kaldığı müddetçe yıllık tarım geliri üzerinden bir vergi verilirdi. Bunun dışında lord, üç durumda vassallardan vergi alabilirdi. Tutsak düştüğünde, evlatları evlendiğinde ve vassallara toprak miras kaldığında.

Bu kurallar o kadar bağlayıcıdır ki, vassalların lordlara, krallara karşı o kadar da çaresiz olmadığını bilirsiniz. Sözleşmeye uyulmadığı anda o lord veya kralın ne kendisi, ne de kellesi yerinde durabilir çünkü... Batı demokrasisinin temel metinlerinden biri kabul edilen Magna Carta, Yurtsuz John’a böyle kabul ettirilmiştir.

1000’li yıllara doğru Fransa da, Almanya da ilk krallarını bu sistem üzerinden seçer. Temelinde kralla halk arasındaki bu sözleşme vardır. Devlet ‘koruma’ sağlar, bunun karşılığında halktan vergi alır. Sözleşme bozulduğunda, yönetim illaki değişecektir.

***

Bırakın binli yılları, biz koskoca bir 20. yüzyılı, halkını tehdit addeden, bireyi aşağılayan, devleti bireye karşı koruyan, yücelten anayasalarla geçirdik. 1924 Anayasası dahi, 61 hele hele 82 versiyonlarının önündeydi.

Şimdi önümüzde bu utanç belgelerine ölümcül bir darbe vuracak, ama daha önemlisi tamamen yeni, sivil bir anayasanın yolunu açacak bir paket duruyor. Bireye saygınlığını iade eden, devleti ise halka hizmet götüren bir aygıta dönüştüren önemli değişiklikler yer alıyor pakette.

Yargıdan bağımsız, hesap vermekten münezzeh kişi ve kurumların bulunduğu bir ülkede kendimizi ne derecede güvenli ve mutlu hissedebiliriz ki!

Faili meçhul tarihimiz ortada. Daha bir tane cinayetin, katliamın gerçek failini ortaya çıkaramamış bu ülke! Yüksekova Çetesi, malum, zaman aşımına uğradı. 16 kişinin kanı hâlâ yerdedir.

***

Bu paketteki en önemli tema, adaletin, yargıyı ve askerleri de kapsayarak kendini tamamlamasıdır. 145. Madde’de yapılan değişiklik, “askerî mahal” muğlâklığını azami ölçüde gidermiş, anayasal düzeni kaldırmaya yönelik her türlü faaliyeti ise adli mahkemelerin konusu haline getirmiştir. Öte yandan, sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmasının da önüne geçilmiştir.

Bu az şey midir?

Genelkurmay ve Meclis başkanlarını, kuvvet komutanlarını yargılayamayan bir ülkede yaşıyoruz, anımsatırım. Anayasa Mahkemesi ile ilgili madde 148’e yapılan ekle artık bu Yüce Divan’da mümkün olacak. Herkes hesap verebilir olacak. Madde 125’te yapılan değişiklikleyse, YAŞ’ta yapılan subay ihraçlarının keyfiliğine, gözümüzün önünde yıllardır süren bu adaletsizliğe bir son veriliyor. İhraç kararlarına itiraz yolu açılarak, ömürlerini bu kuruma vermiş insanların kaderi iki dudak arasından alınıp, yargı sürecinde teslim ediliyor. Bireyi devlete karşı koruyacak iki önemli değişiklik ise, Ombudsmanlık, yani kamu denetçiliği kurumunun ihdas edilmesi ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun yolunun açılması.

Devletten sürekli dayak yemiş, hakkı gasp edilmiş, kendini devlete karşı sürekli korumaya çalışan, çöpçü üniforması gördüğünde bile içi titreyen taciz edilmiş bir halk olarak, bu iki düzenlemenin psikolojik önemi dahi pakete olumlu bakmaya yeterli.

Darbecilere koruma getiren Geçici 15. Madde’nin kaldırılması ise, Türkiye’nin cuntacı katillerin arkasında duran bir ülkeden demokratik bir düzene geçişinde büyük önem taşıyor. Değişiklik, Netekim Paşa’nın yargılanmasına indirgenemeyecek bir fonksiyona sahip. Bunca işkence, faili meçhul, hukuk ve vicdan dışı uygulamaları yapan hâkimler, savcılar, polisler, askerler hâlâ yaşıyorlar. Aramızdalar. Evet’ten sonra, hodri meydan!

Ama tabii ki zurnanın zırt dediği yer bu maddeler değil. Asıl gürültü Anayasa Mahkemesi ve HSYK’yı düzenleyen maddelerde kopuyor. İki kurum da yine darbe anayasalarının bir ürünü. AYM 1960, HSYK ise 1980 darbesinin meyvelerinden.

Onlar, vesayetin son kaleleri olarak görülüyorlar. Bu iki kurumda kast sisteminin kırılıyor olması demek, yargıyı vesayetin kargısı olarak kullanmanın da nihayetine geldiğimiz anlamına geliyor.

Ben artık aşağılanmak, korkutulmak, kovalanmak, kendi vergimle işkence görmek istemiyorum. Paketin içine bakıyor ve heyecanlanıyorum.

Kısaca, ben EVET diyorum.

Taraf, 30.08.2010

Kılıçdaroğlu’nun Kürt açılımı: Devlet Öcalan ile görüşür

12 Eylül’de her ne kadar demokrasimizin olgunlaşması yönünde çok kritik bir Anayasa paketi oylayacak olsak da, referandumun aynı zamanda AK Parti’ye yönelik güvenoyuna dönüşmesi kaçınılmaz. Muhalefet partileri, PKK’nin ateşkesini ‘evet oylarının artmasına yol açacak’ bir gelişme olarak kodlayıp bel altı vurmaya kalkmasalardı, bu manevrayı çok da siyaset dışı görmeyebilirdik.

Ama öyle olmadı.

‘Hükümet İmralı ve PKK ile görüşüyor’ tartışması, tam da bu düzeysiz ve insafsız ‘siyasetin’ bir ürünü. Hükümet ve PKK’yi milliyetçi ve mütedeyyin oy tabanına bir koalisyon gibi göstermeye çalışan, 13 Eylül’e ve umarım sonrasında da devam edecek çatışmasızlık durumunu, AK Parti’nin oylarını arttıracak ‘talihsiz’ bir gelişme olarak okuyan ‘siyasetin’ en hafif deyimle pespaye ve insafsız olduğunu düşünüyorum.

Sorun sadece, zaten her zaman hasıl olan, olması gereken bu ‘temas’ların yeni bir olgu olarak şeytanlaştırılıp halka sunulması değil, Kürt sorununun bu seviyede ‘harcanabilir’ siyasi bir malzeme olarak görülmesi ve belki bu kısa ateşkeste ‘ölmeyecek, hayatta kalacak’ olan onlarca insanın hayatının bile önemsenmiyor olması. Böylelikle konuştuğumuz şey Kürt sorunu olmaktan çıkıp, bu sorunun manivelasıyla AK Parti’nin hâl edilmesi meselesine geliyor.

Lakin, her şerden bir hayır doğar öngörüsü bir kez daha kendini ispatlıyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün yaptığı bu yöndeki iki açıklama, ardından Başbakan Erdoğan’ın partisinin değil ama, devlet organlarının sorunu çözmek için İmralı dahil her kesimle görüşebileceğini net biçimde, eğilmeden bükülmeden açıklaması, Adalet Bakanı Ergin’in dün yaptığı “İmralı ile zaman zaman görüşülüyor” beyanı bence devletin müzakereci tavrının Fırat’ın beri tarafında yaşayan halk önünde daha rahat savunulabilir, telaffuz edilebilir hale geldiğini gösteriyor. Bu değişim önemli. Bu netlik ve dik duruş çok önemli. Muhalefet belki farkında değil. Evet, hem Türklerde, hem de Kürtlerde bu savaşın ödettiği ağır bedelin yarattığı ciddi bir öfke var, lakin bu öfke sorunun barışla çözülmesi arzusunu gölgelemekten gün geçtikçe mahrum kalıyor. Halk, siyasetin kendi hakkında verdiği kararların bedelini -sadece refah değil, evlatlarının kaybıyla daödediğinin farkında ve hamasetle bu bilinci zaafa uğratmak eskisi gibi kolay değil artık.

Nitekim, Kemal Kılıçdaroğlu da bu ‘sıkışmadan’ rahatsız olmuş ki, Van gezisinde (bu arada Van’da CHP mitinginin sönük geçmesini ti’ye alan haberler son derece çiğdi) Fatih Çekirge’ye verdiği mülakatta şöyle diyor: “Devlet bu tür temaslar yapabilir. Eğer bu temasların terörü bitirme ihtimali varsa elbette olabilir. Ama bunu iktidarda kalmanın bir yolu olarak ve referandumda evet oyu alabilmek için kullanmak büyük bir hatadır. Benim Sayın Başbakan’a sorduğum budur. Aslında temas başından beri var. Öcalan yakalandığında ‘Benden yararlanın’ dedi. MİT’in Adalet Bakanlığı’nın görüştüklerini biliyoruz. Bunda birşey yok.”

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu böyle söylerken, dün CHP Adana Milletvekili Tacider Seyhan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 20 Temmuz’da İmralı’da Öcalan’la görüştüğünü ‘ihbar’ eden bir açıklama yapıyor ve ekliyordu: “Hükümet bunu yalanlarsa bu konudaki bilgilerimi kamuoyu ile paylaşırım”... Kemal Anadol ise Başbakan’a “Son iki ay içinde Milli İstihbarat Teşkilatı, Adalet Bakanlığı, Genelkurmay ya da İçişleri Bakanlığı’ndan herhangi biri Abdullah Öcalan’la görüştü mü?” diye soruyordu.

CHP, bir bürokrasi partisi olmaktan vazgeçip, reel siyaset alanına bu türden “giriş-çıkış”lar yaptıkça bu çelişkili görüntüsünden daha bir süre kurtulamayacak. Ancak bu amorf hal, partideki değişimin de bir belirtisi olabilir. CHP devletten şutlanıp, yani ilk defa gerçekten muhalefete düşüp, halka dönük siyaset yapmaya mecbur kaldıkça bu çelişkiler azalacak ve CHP ciddi bir muhalefet partisine dönüşebilecek. Şayet bu gerçekleşmezse, yüzde 3’lük bir marjda müzelik olacak zaten.

Devletin çözüm için İmralı dahil her kesimle görüşebileceği olgusunun ardındaki dik duruşun nedeninin sadece ilkesel olmadığını söyleyerek sözümüzü bağlayalım. Kürt sorununun çözümünde oldukça hareketli günler yaşandığı belli. Bölgede ise Demokratik Toplum Kongresi’nin inisiyatif alması ve STK’ların başkaldırışı ile yaşanan bir siyaseten özgürleşme süreci var. Muhtemelen referandum sonrası atılacak ciddi adımların hazırlığı hem Hükümet, hem de Kürt çevreleri tarafından olgulaştırılıyor. Erdoğan’ın Diyarbakır konuşması, bu yönde önemli ipuçları içerecek. Kürt açılımında yeni bir aşamaya geçeceğiz ve bu, bu türden çok yönlü müzakerelerin sonucu olacak. Zaten devlet denen aygıt da bu yüzden var.

Taraf, 26.08.2010

Çük üzerine cuk oturan siyaset, volume II

Devlet Bakanı Cemil Çiçek’in “Sünnetsiz PKK’lıların varlığını” dile getirdiği konuşmasında zuhur eden zihniyet yeni değil. Bu zihniyetin sözcülüğünü Çiçek uzun süredir “başarıyla” sürdürüyor. Diyor ki “Ermeni terörü ile PKK terörü arasında yakın işbirliği var, bunlar kan kardeşidir. O devreden çekildi, işi bu tarafa verdiler. Zaten, özür dilerim, bir kısım teröristlerin sünnetsiz oluşu, size çok şey ifade ediyor demektir. Yani bu, rivayet falan değil, biz kimin ne olduğunu iyi biliyoruz.”

‘Çük’ten bahis açılmışken, Çiçek’e kendi maruzatımdan bahsetmek zorunda hissetim kendimi. Efendim ben malûmunuz bir Ermeni zimmîyim. Lakin, hayat bu, ben çok küçükken, yani genlerimdeki “olağan Türk düşmanlığı” beni henüz ele geçirmemişken, affedersiniz, benim çük hastalanmış, Cemil Bey. İlerisi için planlanmış bir şey değil, yemin ederim. Hiçbir dahlim yoktu bu işte. Benim çük kabuk bağladı, dayanılmaz eziyetler yaşıyordum, hâlâ hatırlarım. Çiş yapamaz hale geldim. Sonra dediler ki, en iyi tedavi sünnet olmaktır. 80 yaşında, sürekli 7.4 şiddetinde titreyen bir fenni amca buldular, Cemil Bey. Adam geldi. Elinin doğru sarsıntısını tutturup, beni bu dertten kurtardı.

Şimdi Cemil Çiçek Bey, hayat bu, olur da PKK’ya katılsa ve Allah belamı verip de devlet güçleri tarafından bir çatışmada telef edilse idim, benim çük, malûm sünnetli, ama ben Ermeni...

Devlet bu işin içinden nasıl çıkacaktı?

Yani sizin bu çük siyasetinizin pek çok eksik noktası var. Hadi benimki bir tesadüftü, ama çağ değişti. Ermeni veya diğer kâfir gâvur halkları da kendi oğlanlarını sünnet ettirir oldular. Sonra örgüt içinde pek çok ecnebi halklardan şahsın da bulunduğu bir gerçek. Sonra ne bileyim, PKK dağa çıkan herkesi çüküne bakıp almıyor, benim bildiğim, sünnet olamamış, ama Müslüman ve Kürt fakir fukarayı da hesaba katmayan bir devlete, büyük devlet denir mi?

Ama siz bunu daha evvel da söylemiştiniz. 2008’in kasım ayında, Amasya’da, “Bugün bölücü terör örgütünün üçte biri Türk vatandaşı değil. Kimi sünnetli, kimi sünnetsiz, kimi Suriyeli, kimi Avrupa’dan gelmiş, kimi Iraklı. Kimi de Türkiye’den kandırılmış insanlarla beraber beynelmilel güçler, bunları bir manivela olarak kullanıyor ve Türkiye’nin gelişmesini engellemeye çalışıyor” diye konuşmuştunuz da, ben de “Çük üzerine cuk oturan zihniyet” diye bir yazı yazmıştım.

Hatırlıyorum, o zaman da PKK saldırıları artmıştı, martta yerel seçimler vardı. O zaman da tehlike ânında camı kırıp, ortalığa kozmetik ürünlerini saçacak kişi olarak ortaya çıkmıştınız. O gün ve bugün söylediklerinizin tercümesi çok basitti: Bizim aslında birbirimizle bir sorunumuz yok. Şu Ermeniler var ya, işte o Ermeniler bizi bize öldürtüyor. Aslında bir Kürt sorunumuz yok, faili meçhuller yok, JİTEM yok, Diyarbakır Cezaevi yok, şeytan ERMENİLER var. Hepimiz o kadar saf ve masumuz ki! Gaflet uykusundan bir uyansak, gerçekliği bir görsek, nasıl da pişman olacağız, bir yanlış anlama, bir fitne yüzünden birbirimizi bunca öldürdüğümüze.

Düşünün bu zihniyete sahip bir bakanın hizmet gördüğü bir ülkenin Ermeni asıllı bir vatandaşıyım. Diğer yandan öldürülmesine seyirci kaldığı, koruyamadığı, korumadığı, kanını yerde bıraktığı Hrant’ı bir neo-nazi ile bir tutan, dünya siyasetine damga vurma iddiasıyla kendini yüceltirken kendi içindeki –ne kadar içeride acaba?- 1930 model bürokratlarını tasfiye edemeyen bir Dışişleri ile dünyada temsil ediliyorum.

Dün Mehmet Altan bu “ikircikli” durumu isabetle şöyle açıklıyordu: Türkiye’nin bölgede ağırlığı artıyor ama bunu “hangi ilkeler” açısından değerlendirdiğimizi bir türlü göremiyorum... Etkinliği ne amaçla ve hangi ilkeler için kullanıyoruz? O nedenle de “hayata bakış” açısı benim açımdan daha önem kazanıyor... Öyle ki açıklamaları not etmek yerine, zihnim bu farkı netleştirmeye daha fazla eğiliyor...

Hrant’ın katlinin iki ana özelliği vardı. İlki ihmaller, ikincisi ise kasıt kısmıydı. Muhtemelen, gelen ihbarları, AİHM’e Nazi savunmasını gönderebilen türden bir zihniyet savsaklamıştı. Bunun vahim sonucu ise, ihmalleri yapanların esirgenmesi için sağlanan korumanın, Dink’i planlı bir biçimde öldürenleri de kapsıyor olmasıydı. Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun Başbakan Erdoğan imzalı Dink raporunu iki ast müfettiş imzasıyla sümenaltı eden bir siyasetin aczine ne denir bilemiyorum.

Dink 19 Ocak 2007’de öldürüldü. Ak Parti iktidardaydı. Ergenekon şeması 2003 yılında Başbakanlığa gitmişti. Ergenekon operasyonları 2007 yazında başladı. O günden beridir bir tek faili meçhul ve siyasi cinayet olmadı.

Perde arkasında neler oluyor, hangi dengeler nasıl çalışıyor, ihmaller ve kasıt birbirine ne derece karışıyor ve biz ne zaman bilmece çözmek yerine şeffaf bir ülkenin konforuna kavuşacağız merak ediyorum.
taraf, 23.08.2010

Bize değil, BİZE dair bir şey

İlk romanım Şimdinin Dar Odası’nda, Türkiye’nin 1950’lerden 2002’lere gelen hikâyesini yeniden

kurgulamış, bugünlerde ülkede yaşanan ‘Aydınlanma’nın çok daha radikalini romanımda söz konusu

tarihi aralığa yayarak gerçekleştirmiştim.

Postmodern zırvalıklar işte...

Yani, “İkibinli yıllarda ağır aksak, kutuplaşarak, darbelerle, e-muhtıralarla boğuşarak yaşadığımız bu kabuk değiştirmeyi, demokratikleşmeyi, elli sene önce yaşasaydık, Türkiye bugün nerelerde olurdu”nun cevabını aramıştım.

Bu soru canımı çok yakmıştır çünkü. “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” diyen Sezen’ciğimin o şarkısını her dinlediğimde, bir aşk yarası değil, kendi yurdunda gurbette çıkmış insanların acısını duyarım yüreğimde. Kaç nesil heba olmuştur? Zümre devletinin esiri olarak sömürülmüş, yağmalanmış ve aşağılanmıştır? Müslümanı, Alevisi, Ermenisi vs...

Çoğunun gözü arkada gitmiştir.

Rahmetli babamın gözü arkada gitmiştir, oradan bilirim. Çok göçmek istemişti garibim. Bana, “Seni bu ülkede bırakmak istemiyorum. Kendi mezarım da bu ülkede olsun istemiyorum, medeni bir ülkede yaşayamadım ama medeni bir ülkede ölmek istiyorum” derdi kırgınlıkla.

Mezarı Şişli Ermeni Mezarlığı’nda.

Gözü arkada giden yüzlercesinin yanında yatıyor şimdi...

Bazılarını üzer bu sözler ama, babam hem bu ülkenin zümre diktatörlüğü tarafından ezilen sıradan bir insan, hem de bunun üzerine acı bir şerbet olarak dökülen Ermeniliği ile çok acılar çekmiş bir adamdı. Lanet etmişti haksızlıklara. Kimse memleketinden öyle kolay kolay vazgeçmez çünkü. Bu dert sadece bize değil, BİZE dair bir şey. Ben sizin de hikâyenizi anlatmıyor muyum yoksa!

O yüzden, “o soru” benim canımı çok yakmıştır. Tarih başka türlü olabilseydi, nasıl bir hayatımız olurdu bu ülkede?

Dersimler, Varlık Vergileri, Trakya Olayları, 6-7 Eylüller, 60, 70, 80 darbeleri, Maraşlar, Kürtlere yapılan vahşet ve haksızlıklar olmasaydı, bu ülke nasıl olurdu diye... Ben de “Şimdinin Dar Odası”nda, öyle bir Türkiye hayal etmiştim. Bugün hâlâ belediyede temizlik işçisi, TSK’da bir muvazzaf olamayan, ülkenin bazı semtleri dışında özgür ve güvenli yaşayamayacak denli bir ırkçı iklimin kurbanı Ermeniler, o kitapta Nışan Amca’nın temsiliyetinde, ülkenin Başbakan’ı olur mesela.

Bu tahayyülün Ermeniliğimle bir ilgisi yok. Ermeniyi Türk’ün şeytanı yapan şey, bu ülkenin derin devletinin, Ergenekonu’nun da haletiruhiyesidir. Bu ülkede bir siyasiyi bitirmek için bile yapılacak en ağır komplo onun Ermeni olduğunu söylemektir. Tıpkı Melih Gökçek’in Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’li Canan Artıman’ın ise Gül için “Annesi

Ermeni” “iftirası” gibi...

Romanımda hayalini kurduğum şeyin çok daha fazlası gerçekleşmiş de haberim yokmuş oysa. Düşünsenize, koskoca ülkenin koskoca Cumhurbaşkanı Ermeni, anamuhalefet lideri Ermeni, devrik lideri ise Arap. Gül’ün Ermeniliğinden neredeyse eminim. Çünkü Hrant’ın AİHM davasında görülen birleşik davalarına Dışişleri’nin gönderdiği savunmada bir Nazi ile bir tutulmasına cevap yine ilk ondan geldi: “Hrant Dink maalesef gerekli tedbirler alınmadığı için hayatını kaybetti” dedi.

Davayı doğrudan etkileyecek bir söz bu. AİHM yargıçları duysun!

Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise “Canım çok sıkıldı. Oruç bile ağır geldi. Ben bunu içime sindiremem. Dink bu ülkenin bir aydınıydı, tanıdığım, çok saygı duyduğum bir insandı” demiş. Davutoğlu savunmayı yurtdışında olduğu için görmemiş. Lakin sormuş, savunma geri çekilemezmiş. Emin misiniz sayın Bakan? Bir oluru yok mudur bu işin? Telafi etmenin -yarın unutulacak sözler dışında- bir yolu yok mudur? O savunmayı Türkiye’yi temsilen orada tutmak, içinize sinecek mi? Yani Türkiye “Biz bu davadan vatandaşımız lehine çekiliyoruz” demenin hukuki formülünü bulamaz mı?

Bulur bulur. İçe sinmeyen her şeyin telafisinin bir yolu bulunur, benim bildiğim...

Hrant Dink suikastının, derin devleti en tepeden, ayrıntısıyla gören bir cinayet olduğunu defalarca yazdım. Dink cinayeti çözüldüğünde bu ülkede rejim değişir, devrim olur diyorum ben size. Bu bize değil, BİZE dair bir şey. Lakin, henüz bitmemiş bir dava için bakın nasıl konuşmuştu sayın İçişleri Bakanımız Atalay. Adeta davanın kapanış konuşması gibiydi: “Sanıldığı kadar etkili şeyler çıkmadı. Hani çıkanın örtbas edilmesi durumu yok. Pek çok ihmal zincirinin olduğu söylenebilir. Nitekim onlar zaten dosyanın içinde. Bu araştırmalardan kasti, planlı bir şey çıkaramıyorsunuz. Yoksa bizler hiç affeder miyiz? Bir iki ihmal görüntüsü çıkardık, yargıya verdik.”

Emin misiniz sayın Bakanlar?

Hakikaten bu olanlar içinize

siniyor mu?

Taraf, 19.08.2010

Hükümet sağlam durmalı APO İmralı’dan çıkarılmalı

Türkiye’nin Kürt sorununun, bilgi havuzuna hakim olan derin çevrelerin dışında, ne kadar karmaşık, zor ve belalı bir konu olduğunu -şahsım dahil- kimsenin tam olarak farkında olduğunu, anladığını zannetmiyorum.

Bu farkındasızlık iki türlü etkiye sahip...

1) Bir çocuk saflığıyla çözüm üretmeye çalışırken, önyargı, korku ve saplantılardan münezzeh olup, böylelikle hem çözüm ümidini, hem de yollarını canlı tutuyorsunuz.

2) Menfi ya da müsbet -son ateşkes gibi- gündelik değişimlerin tesirinde kalıp, resmin tamamını görmekten mahrum oluyor, bu nedenle de ya aşırı iyimserliğe, ya da aşırı kötümserliğe kapılıyorsunuz.

Devletler, seçim meydanlarında liderlerin vaat ettiklerinden çok daha kirli metotlarla yönetilirler. Devletler insan öldürür, insanlar öldürür. Devletler çoğunlukla da kendi insanlarını öldürür. Devletin bekasının karşısında kutsallığı daha ağır basacak hiçbir değer yoktur. Ulus devlet, çok şükür artık sonuna geldiğimiz modern zamanların ilahı, sunağı ve mabedidir.

Emekli General Atilla Kıyat’ın “ihbarının” nedeni de zaten “bu türden” devletin meşruluğunu yitiriyor olmasıdır. En iyi ihtimalle devleti iyi tanıyan, “bilgi havuzuna hakim” eski bir amiralden zuhur eden bu lapsus, tarihî bir itiraftır da. Yani yargılana yargılana, suikast ve faili meçhuller silsilesinin en ehemmiyetsiz son halkası, yani tetikçiler mi yargılanacaktır sadece? Onlar, kendi kafalarına göre mi yapmışlardır bu “faaliyetleri”? Bu “siyasetin” pişirildiği komuta merkezindeki devletlûlara ne olacaktır peki?

Söyleyeyim: Devlet suçtan ve bir cinayet organizasyonu olmaktan arındıkça, eski devletin son bürokratik kalıntıları de sapır sapır yeni devletin eteklerinden döküldükçe, onlar da birer birer adalete hesap verecekler. Kürt coğrafyasındaki öfke yangınını söndürecek tek yol da budur. AK Parti’nin bu yönde bir adım atması, faili meçhuller başta olmak üzere, eski devletin tüm suçlarını deşifre edecek kararlılığı göstermesi hayati önem arz etmektedir. “Devlet” cenahında elimizdeki halihazırdaki tek kaldıraç, Başbakan Erdoğan ve AK Parti’nin bu yöndeki iradesi, cesur adımları olacaktır. Bu iradenin tereddütlerinden kurtulması ve geri alınamayacak bir “temiz devlet”e geçiş sürecine tam destek vermesi gerekmektedir. Çünkü henüz geri dönülemez KIRILMA YAŞANMAMIŞTIR. Bu hayati bir meseledir. Ben bu irade ve arzunun Başbakan Erdoğan ve kurmaylarında olduğunu düşünüyorum. Ancak kısıtlı olan zamanı mutlaka çok iyi kullanmalılar. Şemdinli faciasından ders çıkarmalılar.



PKK yeniden PKK’lılaşmalı

İster hazzedin, ister etmeyin, bu sorunun en önemli muhatabı Abdullah Öcalan’dır. Bu önemli bir imkândır. Apo’nun kendisi ve Apocuların, PKK’yı tekrar PKK’laştırmaları, yani Ergenekon uzantılarından arınmaları gerekiyor. Apo’nun daha önce de Bingöl’de 33 askerin öldürülmesi ve son olarak Reşadiye gibi eylemlerin arkasında olmadığı, şüpheli olduğunu düşündüğünü biliyoruz. Nitekim Apo son mesajında “Ben gerçekten çok tedirgin oluyorum. Ergenekonvari savaş lobileri tekrar devreye girebilir” diyor. Bunu kime söylüyor? Sadece Ergenekon’un devletteki uzantısına mı? Zannetmiyorum. Devlet bir yanda kendi karanlık yüzünden sıyrılmaya çalışırken, PKK’nın da tekrar PKK’laşması, barışın doğru muhataplarını ve ortak dilini bulması için elzem.

Diğer yandan, Apo’nun mutlaka daha insani, sağlıklı şartlarda kalabileceği yeni bir mekana taşınması hükümetçe sağlanmalıdır. Apo’nun tamamen “sivillerin” denetiminde, yani sivil görünümlü vesayetçilerin de etkili olamayacağı bir başka yere nakledilmesi, “koster arızası” gibi sabotajların sayısını da minimuma indirir. Kaldı ki, İmralı’nın yüksek nem oranı ile insan sağlığı için zararlı olduğu gerçeği, diğer -süreci etkileyecek- önemli bir husustur. Apo yine son mesajında “Mahkeme [AİHM] buradaki şartlara ilişkin gelip inceleme yapabilir. 24 saat burada kalsınlar. Ben burada nefes almak için kafamı pencereye dayıyorum. Öyle ancak zar-zor nefes alabiliyorum” diyerek S.O.S veriyor. Dikkate alınmalı...

İradesi PKK’ya teslim edilmiş bir parti suçlaması ile sıkça muhatap olan BDP’ye de haksızlık yapıldığını düşünüyorum. PKK-BDP ilişkisini bir ihanet değil, önemli bir imkân olarak görmeliyiz. Nitekim Selahattin Demirtaş gibi isimlerin, arada yaptıkları kritik çıkışların süreci ne kadar rahatlattığını da görmeli, BDP’nin bu zor, sıkışık süreçte arada ezilmesine katkıda bulunmamalıyız. Bununla birlikte Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un eşbaşkanlıklarını yürüttüğü Demokratik Toplum Kongesi’nin ve diğer STK’ların Kürt sorunu üzerinde artan inisiyatiflerine de gözbebeğimiz gibi sahip çıkmalı, linç edilmelerine izin vermemeliyiz.

Önümüzdeki zaman diliminde, Reşadiye gibi hepimizi şoke edecek acı sürprizler olabilir. Mümkündür. Ancak barış, bu kritik anlarda ne kadar soğukkanlı olduğumuzla yakın ilişki içindedir. Unutmayınız ki, gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden önceki o son birkaç dakikadır. Lakin barış mutlaka gelecektir.

Taraf, 16.08.2010

Kasapyanların Çankaya Köşkü ve Ahmet Rıza Bey

Adına ister soykırım, ister1915, ister tehcir ya da Ermeni sorunu deyin, benim basit bir açıklamam vardır bu konu üzerinde.

Öyle ki tüm toz bulutları dağılır, karmaşık gibi duran mesele birden sükunete kavuşur.

Ermeni sorunu bir TAPU SORUNUDUR.

Nitekim 1915 ile helalleşme konusunda, aslında zurnanın zırt dediği yer de burasıdır. Yoksa, 1915’te Ermenilerin nasıl bir gazaba uğradığını Ermenilerden ölümüne nefret edenler bile kabul ediyorlar artık bugün.

Kendine dair bir adı, özgün bir kültürü ve inancı olan bir halk, binlerce yıllık yurdundan uydurma gerekçelerle kısa bir sürede kazınıyor. Kendimizi kandırmayalım. Hak da hakikat de, realpolitik, stratejik önem, adil hafıza filan yutmaz.

Mesulu olmadığınız bir fecaata inkar edenler olarak müdahil olmayalım.

Ama zaten bu mesele, sadece bir vicdan meselesi olmadı hiç. Bu öncellikle bir tapu meselesiydi hep. Yüzbinlerce Ermeni buharlaştı, buharlaştı lakin, onların malları burada kaldı. Onların hakkı da burada kalanların kursağına karıştı. Ama daha önemlisi, bu zenginlik vesayet iktidarı ve onun kasası olan Beyaz Türk sermayesinin de motoru oldu.

Eh, her suç kendi cezasını içinde taşır. Lanet dediğimiz şeyin açılımı da budur.

O nedenle, ne zaman 1915 konusunda Türkiye vicdani bir uyanış yaşamaya kalkışsa en etkili silah hemen çekilir. Eğer 1915 tanınır, inkardan vazgeçilirse, Ermeniler mallarını geri isteyecekledir.

ONLAR, DÖNECEKLERDİR. (Bknz. Shyamalan’ın Village filmi. Ya da Lost’un tamamı.)

***

O yüzden, eski ekonomi editörümüz Nevzat Onaran’ın Belge Yayınları’ndan çıkan araştırması, Emval-i Metruke Olayı, Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi kitabını keşfeden HaberTürk, “Ermenilerin gözü bu 5 mülkte” diye manşet yapar.

Bu mülklerin arasında Elmadağı’nda, şu an üzerine Harbiye Orduevi, Hilton arazisi ve Divan Oteli’nin bulunduğu arazi, yani eski Surp Agop Ermeni Mezarlığı, Erzurum Kongre Binası, Şişli’de Mustafa Kemal Müzesi, Heybeliada Çarkçı Mektebi olduğu gibi, Kasapyanların el konan malı Çankaya Köşkü de vardır.

Eski ve yeni sahiplerin temsiliyetleri ne kadar sembolik değil mi? Bütün hadiseyi özetliyor adeta.

***

Hiçbir Ermeninin bu malları şu an için geri istediği yoktur. Ortada sadece bir kitap vardır. Ama gazete sanki Ermeniler böyle bir girişim başlatmışçasına verir haberi. “Vicdan oyununa gelmeyin, tapuları kaybetmeyin” diye fiştekler adeta bilinç dışını. Hani iki ABD’li Ermeni Merkez ve Ziraat Bankalarına tazminat davası açtı ya, oradan gelmektedir hassasiyet.

Kaldı ki, insanların cebren ellerinden alınmış mallarını mirasçılarının geri istemesini hangi gerekçeyle reddedeceksiniz?

Bizim Taraf’ta çok yıldızımız var. Hepsi birbirinden değerli. Onlardan biri de Ayşe Hür. Türkiye’nin hafıza kaybına şok tedavi niteliğinde, objektif ve cesur tarih yazıları var, biliyorsunuz.

Onlardan biri de bu konuyla ilgiliydi. 2 Mart 2008 tarihli yazısından bir alıntı yapıp, neden “Ermeni Sorunu bir Tapu sorunudur” dediğimin kanaatini size bırakacağım.

Ermeni mallarını kimler aldı?

İttihatçılar, tehcirin hemen ardından Ermenilerden kalacak mal ve mülklerin ne olacağına dair mevzuatı ilan etmişlerdi. 30 Mayıs 1915 tarihli Meclis-i Vükela mazbatası ve 10 Haziran 1915 tarihli talimatnameye göre hükümet, tehcirin uygulandığı bölgelerde iki mülkiye ve bir maliye memurundan oluşacak Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları kuracaktı.

İttihatçıların önde gelenlerinden Ahmet Rıza Bey, konu mecliste görüşülürken, bu malların terk edilmiş olduğunu söylemenin yasalara aykırı olduğunu, çünkü Ermenilerin bu malları terk etmediklerini, bırakmaya zorlandıklarını söylemişti ama elbette kulak asan olmamıştı. Talimatnameye göre komisyonlar sevkiyatın ardından terk edilen evleri mühürleyecek ve içlerindeki eşyalarla birlikte kıymet takdirleri yapıldıktan sonra kayıt altına alacaklardı. Geride kalan menkuller içindeki hayvanlar, emlak ve araziden elde edilen tarım ürünleri ve bozulması muhtemel mallar müzayede usulüyle satılacak ve bedelleri sahipleri adına mal sandıklarına teslim edilecekti. Kiliselerde bulunan eşya ve resimlerle kutsal kitaplar tutanakla tesbit edilecek ve mahallinde muhafaza edilmeleri sağlanacaktı. (…) Ocak 1916’ya kadar 33 Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu kuruldu. Alacaklı olduğunu iddia edenlerin kendileri ya da vekilleri aracılığıyla iki ay içinde komisyonlara başvurması gerekiyordu. Ülke dışında olanlar için süre dört aydı. Başvuru sahipleri tebligat için komisyonun bulunduğu mahalde bir ikametgâh gösterecekti. Alacaklı kimse komisyonun takdir ettiği miktara 15 gün içinde itiraz edebilecekti. İtiraz bidayet hukuk mahkemesine yapılabilecekti ama mahkemenin kararı kesin olup, temyiz yolu kapalıydı.

Resmi tarihçilerin bu pek öğündükleri sistemin nasıl işlediğini merak etmişsinizdir elbette. Ama merak etmeye devam edeceksiniz çünkü, bu defterler ortada yok! O halde başka kaynaklara bakalım. Öncelikle yerine göre 1 saat ile 15 gün süre verilerek Der Zor çöllerine sürülmüş olanların bu prosedürü yerine getirmesinin imkansız olduğunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. Zaten başka kaynaklardan da biliyoruz ki, Ermenilerin el konan mallarının bir kısmı, yerel Türk, Kürt ve Çerkes önde gelenleri tarafından talan edilmiş, bir kısmı Balkanlar’dan gelen muhacirlere dağıtılmıştı. Bir kısmı ‘Müslüman-Türk’ sermayedar yaratmak için bazen herhangi bir ücret dahi talep edilmeden veya çok düşük bedelle veya düşük taksitlerle Müslüman kişi veya kuruluşlara verilmişti. Bazı binalar ile tarla, bağ ve bahçelerin ürünleri satılarak gelirleri orduya verilmiş, bazı binalar hapishane, okul, hastane ve karakol binası olarak kullanılmıştı. Kalan para da Ermenilerin tehcirinin masrafları ile bazı bölgelerde Ermenileri katleden milislerin masrafları için harcanmıştı! Dolayısıyla, ortada Ermenilere iade edilecek para kalmamıştı...

Taraf, 12.08.2010

Adalarda koli basili ve Vahe Berberyan’la bir haftasonu

Yoğun iş temposuna iki gün ara verip, hayata karıştım geçen cuma ve cumartesi. Uzun süredir görmediğim bir dostum yurtdışından gelmişti. Kınalıada’da sözleştik. Bu yaz ilk defa adaya kayınvalidemin yanına çıktım ve cumartesi itibarıyla da ilk defa denize girdim. Sahilde otururken yanımıza gelen belediye görevlisi, “Bu girdiğiniz deniz var ya” dedi. “İşte o deniz koli basili kaynıyor.” Ben “Öyle mi? Peki nasıl bir önlem planlanıyor” diyemeden görevli bir kağıt helvacısının peşinden seğirtti gitti. Dün gazeteye geldiğimde ise olayın bir başka boyutunu Etyen Mahçupyan’ın köşesinde yazmış olduğunu gördüm. Koli basilinin adalar kıyılarına muhteşem geri dönüşünün AKP’nin bir oyunu olduğu dedikoduları almış başını yürümüş. Nedeni basit: Yaklaşan Ramazan ayında halkı denize girerek oruç yemekten ve günaha girmekten korumayı planlayan “şeriatçı AKP”, aslında aslı astarı olmayan “Koli basili patladı” şayiasını yaymaktaymış.

Öncellikle şunu söyleyeyim: İstanbul’dan vapurlar dolusu Adalar’a yığılan “halk” kaçınılmaz olarak netameli bir “Karşılaşma”nın öznesi oluyor. Bu karşılaşmaların temasını aslında çoğunlukla “ideoloji” değil, pratik sorunlar oluşturuyor. Bunca kişinin, altyapısı ve hizmet kabiliyeti yetersiz dar bir sahil şeridine yığılması, burada mukim yerli halk ile misafirler arasında haliyle bir sorun oluşturuyor. Ancak girişteki konuya geri dönersek, ada halkının en büyük beklentisi Ramazan ayı ile birlikte bu aşırı talebin daha kabul edilebilir bir noktaya gerilemesi ve en azından bir ay boyunca daha sakin bir yaz tatili imkânının doğması.

Yani AKP böyle bir kurnazlık yapıyorsa da, bundan en çok ada halkının memnun olması gerekir. Hem aslında koli basili kaynamayan temiz bir denize, hem de daha sakin bir adaya aynı anda kavuşmuş olabilirler. Böyle bir beyaz yalana, olaya ideolojik yaklaşmayan hiçbir adalının karşı olacağını gözlemlemedim doğrusu.

Şaka bir yana, zabıta görevlisi keyfimi acayip kaçırdı doğrusu. İnsan vakitlice söyler değil mi? Ben bu korkunç gerçeği öğrendiğimde zaten milyonlarca koli basili vücudumun tüm hücrelerine yayılmış olmalıydı. Ama zabıta görevlisini kim suçlayabilir ki? Çünkü adalarda bulunan tüm zabıta noktalarındaki panolarda zaten bu uyarı asılıymış. Çok matrak değil mi? CHP’li belediyenin tesbit edip duyurduğu bir meselenin AKP’nin bir şer oyunu olarak okumak, gerçekten başka bir evrende yaşamakla mümkün.

Neyse, ben bununla da yetinmedim. Adalar Belediye Başkan Başdanışmanı Raffi Hermonn Araks’ı aradım. Adalar kıyı çevresinde yapılan ilk laboratuvar sonuçlarında “Eşeriya koli” bakterisinin kabul edilebilir oranların çok üstünde çıktığını söyledi. Belediye şimdi ikinci bir analiz daha yaptırıyormuş. Onun sonuçlarını aldıktan sonra bunu kamuoyuna daha yüksek sesle duyuracaklarmış. “Peki” dedim, “Nasıl önlem almayı düşünüyorsunuz?”. “Halkı denize girmemeleri yönünde uyaracağız” dedi. “Bu konuda yetki sizde mi” diye sorunca, “Yetkimiz var ama gücümüz yok” dedi. İller Bankası’ndan aldıkları bütçe kış sayımına göre belirlendiği için, yazın yüz bine dayanan nüfus için 14 bin kişilik kış nüfusuna göre ödenek alıyorlarmış. Bununla da istedikleri hizmetleri yerine getiremediklerini söyledi. Örneğin, tüm adalarda istihdam edilmiş zabıta görevlisi sadece 16 kişiymiş. Bu çok trajik bir rakam. TBMM’de, böyle beldeleri rahatlatacak bir yasa tasarısı beklemekteymiş. Bu vesileyle “AKP” hükümeti yetkililerini, İçişleri ve Çevre bakanlarını uyarmış olalım. Halkı düşünmüyorsanız, kendinizi düşünün. Koli bakterisi istilasını dahi partinize yıkan bir kitle ile baş etmek için tek yolunuz daha çok hizmet vermek ve bir de koli basilleriyle aynı ortamda bulunmamak, bir restorantta fısır fısır konuşurken görüntülenmemek mesela.


Ermenilerin Cem Yılmaz’ı: Vahe Berberyan

Bu arada adada tesadüfen seyrettiğim bir stand-up gösterisini övmeden de edemeyeceğim. Jamanak gazetesinin 100. yılı vesilesiyle Kınalıada Çocuk Kampı’nda cumartesi akşamı sahne alan Vahe Berberyan gerçekten müthişti. Arapkirli bir anne ve Eğinli bir babanın çocuğu olarak 1955’te Beyrut’ta doğan Berberyan, sonradan Los Angeles’a yerleşmiş. Gazetecilik okumuş, tiyatro, resim, yazarlık ve oyunculuk yapmış. Ama ününü daha çok Yevaylın (Vesaire), Nayev (Bir de), Dagavin (Henüz) ve bizim seyrettiğimiz Sagayn (Lakin) adlarını taşıyan tek kişilik performanslarına borçlu. Beni mutlu eden şey, Ermenilere dair her şeyi bu kadar ustalıkla gözlemleyip onlarla dalga geçmesini becerebilmiş ve bu hallerimize kahkahalarla güldürebilmiş olması bizi. Nitekim gösterisinde şöyle diyordu Berberyan: “Nasıl ki et yemeyenlere vejetaryen denirse, bizim halkımız da trajediyendir. Kederi sever…”

1915’in keder balçığına saplanmış Ermenilere şifa olacak en etkili ilaçlardan biri de kendiyle dalga geçebilmenin özgüveni olsa gerek.

Ağzına sağlık Vahe Berberyan!

09.08.2010

Suikast rejiminin pili bitti

İnegöl ve Dörtyol provokasyonlarından sonra teyakkuza geçen Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bütün birimlerine gönderdiği “çok gizli” uyarı yazısının mürekkebi henüz kurumamıştı.

Dün sabah itibarıyla Osman Baydemir’in “Özerklik ve Kürt bayrağı” konuşmasını yaptığı Tunceli Belediyesi’nin 3. katında 250 gram ağırlığında C4 ve A4 tipi plastik patlayıcı bulundu. Baydemir’in ziyaretine ayarlanmış düzeneğin pilin bitmesi sonucu patlamadığı anlaşıldı.

İlk paragrafa dönelim ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün uyarısını özetleyelim: “Provokatörler nüfus açısından çeşitlilik arz eden yerlerde ‘etnik provokasyon’ planlamaktadır. Türkiye’nin kritik bölgelerinde karşıt görüşlü grupların tahrik edilmesiyle olayların tırmanması hedeflemekte, millî hassasiyetin yüksek olduğu şehit cenazeleri ile konferans ve toplantılara azami dikkat edilmesi gerekmektedir. Olayların tırmandırılması amacıyla ‘süfli ve sabıkalı’ kişiler seçilecektir. Sağ çizgideki grupların Barış ve Demokrasi Partisi’ne (BDP) karşı provokatif bir eylem gerçekleştirilmesi beklenmektedir. MHP, BBP, Ülkü Ocakları ile Alperen Ocakları da olası hedefler arasındadır. Ayrıca devlet büyüklerine karşı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a yapılan yumruklu saldırıların benzeri eylemler planlanmaktadır.”

Darbecilerin 12 Eylül öncesindeki gibi etkin olabildiği bir dönemde yaşıyor olsaydık, belki de Türkiye şu son dönemde bir ölüm vadisine dönmüş olabilirdi. Buna hiç kuşku yok. Ayşe Hür’ün son yazısı ülkenin 12 Eylül’e nasıl pervasız ve vicdansızca mahkûm edildiğini, Maraş, Çorum, Sivas olaylarının aleniliğini, Evren’in nasıl Demirel’in yardım talebini ‘gücümüz yok’ diyerek reddettiğin, cuntacıların münasip zamanı –yani yeterli insan kaybının yarattığı tahrikin optimal noktasını- nasıl beklediklerini ortaya seriyordu.

Osman Baydemir’i öldüreceklerdi.

Kürt sorunu konusunda Ahmet Türk gibi, en akıllıca sözleri sarf eden bir barış adamını katledeceklerdi. Kendisi hakkında sayısız suikast ihbarı ve girişimi olduğunu biliyoruz. Ancak bölgede çok sevilen böyle bir siyasi kişiliğin katledilmesi, herhalde altından zor kalkacağımız bir bunalımın içine atabilirdi bizi…

Sevgili dostum Orhan Miroğlu’nun Maymuniyê’de mukim sevgili yeğenleri Salih, Sadi, Almanya’dan konuk Sıdık Özdemir ve Batman Barosu Eski Başkanı Sedat Özerin’in katledilmesi tesadüfî olabilir miydi? Bu köyün kime ait olduğu bilinmiyor muydu?

Evet, bu üzücü ölümler ve planlanan yenileri Türkiye’nin iç barışını bozmaya yöneliktir. Müsebbibi kim olursa olsun, lanet olsun onlara! Lakin müsebbipler bilmeliler ki, asla muvaffak olamayacaklar. Bunu hamaset yapmak için söylemiyorum, kuru sıkı atmıyorum.

1980’lerin karanlık Türkiyesi’nde yaşamıyoruz artık. Bu hain planlar bir bir deşifre ediliyor. Bu şeffaflık YAŞ’ı bile derinden etkiliyor. PKK de bundan münezzeh değil.

Çukurca’da TSK’nın yerleştirdiği mayınla ölen şehitlerin aileleri Genelkurmay’ın önüne dayandılar geçen gün.

Bu Türkiye’de bir ilk! “Emanete hıyanet ettiniz” diye haykırdı bu acılı insanlar. Merkez medya, tıpkı Dörtyol’daki provokasyonun Jitem ayağını sansürlediği gibi, bu haberi de görmedi.

Ama halk görüyor. Bu oyunu okuyor. Hesap soruyor. Gün geçtikçe daha gür sesle soracak. İki tarafta da böyle bir kırılma yaşanacak. Cilalar dökülüyor. Kan dökenlerin meşruiyeti, kim olursa olsunlar kalmamıştır artık bu ülkede.

***

Aslında bugün Osman Baydemir’in özerk yönetimi savunan çıkışı ve kendisine gelen kabul edilemez tepkiler ve kabul edilemez “destekler” üzerine yazacaktım.

Bu nasıl bir ikiyüzlülüktür! Beyaz Türkler kendi şatolarında Kürtlerle ayrılmayı tartışacak ve alkışlanacak, ama bir Kürt siyasetçinin çok daha kabul edilebilir olan bir önerisi, “organları yer değiştirmiş” düzeyinde karşılık bulacak.

Burada yırtınıyoruz, PKK şiddeti artık yöntem olarak terk etsin, siyasetin önü açıldı, siyaset yapsınlar, hak ihlallerini de etkili sivil itaatsizlik yöntemleriyle deşifre etsinler diye. Ama siyaset yaptıklarında da onları linç etmeye kalkıyoruz. PKK’nin bütün çıkış yollarını kapatıyor, örgütü serseri bir kurşun haline getiriyoruz.

Ama bir de kabul edilemez “destekler” var. Hürriyet’ten Özkök ve Cumhuriyet’ten Orhan Bursalı’nın verdiği gibi… Özkök ve Bursalı, Baydemir’i neredeyse omuzlarına alacaklar. Bu sevinçleri neden kaynaklanıyor acaba? Kürt sorununun konuşulabilir tüm yönleriyle çözüm masasına yatırılması olasılığından mı, yoksa özellikle referandum öncesi bu nazik konjonktürde “bölünme, federasyon ve özerklik” kelimesini kitlelerin bilinçaltlarına mayın gibi yerleştirme imkânının hâsıl olmasından mı?

AK Parti’li, CHP’li, MHP’li, BDP’li veya her kim olursak olalım. Vicdan ve akıl, bu oyunu bozmaktan geçer.

Gelin bu oyunu hep birlikte bozalım…

Taraf, 05.08.2010

Kazanan Doğu ve demokrasi olacak

George Modelski’nin geliştirdiği “Başat Güç” modeline göre, 15. yüzyılla birlikte dünya tarihi, Başat Güç’e karşı ikincil bir gücün meydan okuması, bu kapışma sonucu, üçüncü bir devletin aradan sıyrılarak dünya liderliğini devralmasıyla evrilmektedir.

Modelski, bu durumun her yüzyılda bir tekrarlandığını saptamış.

Son devir teslim de böyle olmadı mı?

Önce Augsburg, sonra Vestfalya barışı ile 300 ayrı feodal devlete bölünen Almanya, kaybettiği 250 yıllık zamanı telafi için dünya savaşlarında İngiltere ile kapıştı ve Amerika aradan sıyrıldı.

Bu durumda ABD’nin henüz bir yarım yüzyıl daha gittikçe azalan etkisiyle liderlik tahtında –iğret de olsa- oturacağını, lakin bu sürecin oldukça çalkantılı da olacağını öngörmek gerekir.

Peki ikincil güç nerededir? ABD’yle Soğuk Savaş döneminde kıran kırana iktidar mücadelesine giren SSCB’nin dağılmasıyla, modelde bir kesinti yaşanmış gibidir. Büyük bir ihtimalle Rusya, ama daha olasılıkla Çin –ya da çoklu bir koalisyon- önümüzdeki yarım yüzyılda ABD’ye kafa tutabilecek ikincil güç olmaya en yakın adaylardır. Bunun çok önemli işaretleri en kritik alanda, yani ekonomide kendini güçlü bir biçimde göstermektedir. Çin, bu yıl ilk defa enerji tüketimi ve otomotiv satışlarında ABD’yi geçmiş durumdadır.

1980’de dünyanın en büyük üç ekonomisi ABD, Japonya, Almanya iken, 2012’de Hindistan’ın Japonya’yı geride bırakarak 3. büyük ekonomi konumuna çıkmasıyla ABD, Çin, Hindistan olacak. Muhtemelen 2017 yılında Çin’in ABD’yi geçmesiyle de Çin, ABD, Hindistan şeklini alacak.

Türkiye ise, dünyanın en büyük ekonomileri sıralamasında ciddi bir yükseliş göstererek çok gerilerden 16. sıraya yerleşti. Afrika ve Ortadoğu’da gelecek oldukça parlak görünüyor. 2014’te Mısır Afrika’nın en büyüğü olma unvanını Güney Afrika Cumhuriyeti’nden alacak. Türkiye’nin ardından, İran, Suudi Arabistan ve Mısır en büyük ekonomiler sıralamasında hizaya geçecekler. Brezilya ise 2011’de Fransa’yı, 2012’de ise İngiltere’yi geride bırakıyor.

Yani...

Önümüzdeki yarım yüzyılın kaybedenleri ABD, İngiltere, Japonya, Fransa, Almanya, Hollanda olurken, yükselen yıldızları Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan, Türkiye, Endonezya, İran ve Mısır olacaklar...

Yani...

Batı dünyanın liderlik koltuğunu terk ediyor yavaş yavaş. Bu Doğu’nun yeniden yükselişini müjdeliyor...

Ancak, hâlâ ABD ile hangi gücün kapışmaya gireceği, hangisi veya hangilerinin de aradan sıyrılarak başat güç olacağı gelişmelerin seyrine bağlı. Ve bu gelişmeleri yönlendirecek en büyük parametre, yükselen bu yıldızların ne derece demokrasilerini güçlendireceği ve ne süratle iç barışlarını tesis edeceklerine bağlı olacak...

Putinizm’e teslim olmuş, içinde her an patlamaya hazır etnik mayınlı alanlara sahip Rusya’nın sorunlarını çözmek üzere demokrasiye koşacağı uzak bir ihtimal. Putin ve Medvedev’in uygulamalarından görülen, ileriye dönük bir siyasi paradigma yaratmak yerine Büyük Petro’nun usullerini yeniden keşfetmek olacak gibi...

Çin için de benzer şeyleri söylemek mümkün. Ülke içinde, Uygur Türklerine yapılan zulüm gibi, pek çok sıkıntılı soruna sahip Çin, zannederim bir demokrasi adası olmak için henüz çok erken bir dönemde. İran, Mısır ve Suudi Arabistan için de aynı şey geçerli.

Ama Türkiye için olmayabilir...

Ekonomi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler’de çift lisans yapan, master ve doktorasında aynı dalda uzmanlaşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da bu tabloyu görüyor. Görmekle kalmıyor, bunu köklü bir devlet siyaseti haline getiriyor. Dışişleri’ni kanunla yeniden yapılandırması, Türkiye’yi böyle bir geleceği izleyen değil, domine eden bir formata sokmak istemesinden.

Hiçbir şey rastlantı değil. Komşularla sıfır sorun ve açılım politikasını, içeride boğulduğumuz atmosferden ziyade, biraz yükselerek buradan okumak gerekir. Ankara’dan Bağdat’a atanan ABD Türkiye Büyükelçisi James Jeffrey, boşuna “Türkiye için kaygılanmayın. Türkiye, 21. yüzyıl başlarının en büyük kazananlarından birisidir” demiyor.

Bu manada, Türkiye mutlaka Kürt, Alevi, Ermeni, Kıbrıs ve sistem sorunlarını demokrasiye bağlı olarak çözmeli ve kendini dünyanın en güçlü ülkelerinden birisi, hatta niye olmasın, yeni başat gücü olmasını sağlayacak demokratik seviyeye yükseltmelidir. Hepimizi çok geren bu günlerde yaşadığımız anayasal krizler, Ergenekon davası, asker ve yargı vesayetine karşı verilen kora kor mücadele, aslında bu ülkenin kendi özgün Aydınlanması’nı yaratacak diriliğe sahip olduğunu da gösteriyor.

Olaylara bir de buradan bakın.

O nedenle Türkiye’nin ayağına pranga olan her ideolojik kalıntı tasfiye edilecek. Bu hepimizin hayrına olacak. 21. yüzyılın kazananı nasıl Türkiye ise, Türkiye içinde kazanan da İttihatçı ideolojinin derebeylerine karşı, halk olacak.

Şu bildiğiniz, başörtülü, göbeğini kaşıyan, Müslümanlardan, Kürtlerden, Alevi ve Ermenilerden müteşekkil Türkiye halkları.

Ertuğrul Özkök gibilerinin yazılarına yansıyan öfke, çırpınış ve melankoli de bundan. Bir kez de anladıkları dilden söyleyelim.

Game is over. Press the button to continue the next level, or...

Quit.

Taraf, 02.08.2010

Kürt sorunu on bin yıldır var

İlk medeniyetler Mezopotamya havzasında ortaya çıkmışlardı ve bu olduğunda tarihler M.Ö. 7000 yıllarını gösteriyordu. Yani uygarlık anlamında tüm yapıp etmelerimizin tarihi toplamda on bin yılı bile bulmuyor. Bu süreyi dünyanın yaşına oranlarsanız, Pisa Kulesi’nin üzerine bir bozuk para koymuş kadar oluyorsunuz, o kadar.

Az zamanda çok işler başarmışız değil mi?

Mezopotamya uygarlıklarının bir adı da “hidrolik” toplumlar. Nedeni de Nil gibi çılgın, büyük akarsuların tahmin edilemez taşkınlarının bölgede tarımı büyük bir işgücüne ve koordinasyona muhtaç kılması. Bu koordinasyonu da firavunlar, krallar vesaire yapmış. Devlet yağmaya, isyana karşı düzenli ordu kurmuş, işgücü ve üretimi planlayıp uygulayan bürokrasi sınıfı acayip gelişmiş, bunun diyeti olarak bireysellik ve örgütlenme solda sıfır kalmış.

Hani “koyun gibi toplumuz”, “hep kahramanlar bekliyoruz” serzenişlerimizin kökeni hiç de boş ve temelsiz değil.

Böyle alışmışız, doğal şartlar.

Nil’i de biz taşırmadık ya!

O sırada Avrupa’da, mevsimselliği içinde yağan mütevazı ve dakik yağmurlar, küçük toprak parçalarını bir kralın organizasyonuna gerek duymayacak kadar lokal bir işgücüyle ekip biçebilmek gibi etkenler, aydınlanmanın tohumlarını ekmektedir, usul usul.

Eh, yerleşeceğin yeri iyi seçeceksin, öngörülü olacaksın, yatırım yaparken ileriyi düşüneceksin.

Neyse, sözü bu kadar geriden açmamın nedeni başka. Çok sıkıldım ve çok öfkeliyim. Öngörülebilir derecede dangalak olmamızdan ve bu nedenle insanların boş yere ölmesinden ötürü çok daraldım. On bin yıldır devam eden şu gelenek, ben istiyorum ki bir an evvel değişsin.

Yanlış malzemeler ile hayal kuruyorum. Apo’dan bir Mandela çıkarıyorum mesela. BDP’den de bir Sinn Fein. Öyle ki, vicdanla ve cesaretle harmanlanmış bir zeka ile bir insanın bile zayi olmaması için olmadık siyasi buluşlar yapsınlar, devleti, sivil itaatsizlikle şiddet uygulayamaz hale getirsinler, barış ve siyasetin itibar ve meşruiyetini parlatsınlar. Apo öyle çıkışlar yapsın ki, Mandelası, Gandi’si bakkal çırağı kalsın yanında, terörle mücadele adına Kürtlere yapılan tüm haksız uygulamalar çırılçıplak hale gelsin. Gençlerin öfkesini bırakın bir manivela olarak kullanmayı, onlara şiddetin anlamsızlığı, söz söylemenin gücü ve sivil toplum çalışmalarının önemini anlatmak için formüller aransın.

Ya da cesur bir Ak Parti mesela... Kürt açılımını evire çevire, PKK’yı üçlü mekanizma, KCK ve askerî operasyonlarla bitirme haline dönüştürmesin de, cesaretle yola devam etsin. Çünkü böyle yapmamak, statükoyu sürdürmek demek. Statüko ise, savaşın devamı demek. Savaşın bu konjonktürde devamı ise PKK’nın gittikçe daha çok can alan bir savaş makinesine dönüşmesi demek. AK Parti’nin açılımın PKK ayağını kırarken bölgede reformlara devam etmeye dayalı siyasete bu kadar güvenmesi hiç akıllıca bir formül değil. Çünkü bu, varoluş nedenini yitiren, lakin elinde silah olan binlerce kişilik bir örgütün manevi olarak da amaçsız kalması, iyiden iyiye şiddete savrulması demek.

PKK’nın dönüşmesini paradoksal olarak engellemek demek.

PKK’yı savaşma gerekçelerinden mahrum ederken, diğer yandan profesyonel askerlerden müteşekkil daha iyi savaşan bir ordu kurmakla ve uluslararası destekle örgütü yok etmek... Akla yakın gelen bu formül, öngörülen pratik kazanımlarını aşan bir felaketi peşinden getirmeyecek mi? Örgütün taban desteğini böyle evrimsel ve Ak Parti’nin kaderine bağlı bir demokratikleşme sürecine bağlı yok etme planı, daha uzun süreler kan akmasını garantiye almak olmuyor mu?

Muğla, İnegöl ve Dörtyol’da yaşananları gerçekten çok ciddi bir uyarı olarak almak lazım. PKK net biçimde “ben yoksam barış da yok” diyor ve bu siyasetin Türklerin savaş tapıcılarında da güçlü bir karşılığı bulunuyor.

Bu üç bölgede olanların Çorum, Maraş ve Madımak’ta olandan kimya olarak bir farkı yok. Sadece devlet Ergenekon’dan nispeten ayıklanmış halde. Yoksa belki bugün büyük felaketlere ağlıyor olabilirdik. İçişleri Bakanı Atalay dün bu olayların spontane geliştiğini ve bölgede iç savaş potansiyeli olmadığını ifade etti. Devlet olarak anlaşılabilir bir “soğutma” söylemi. Hükümet umarım bu olayları gerçekten bu basitlikte algılamıyordur.

Benim tavsiyem, PKK’yı daha ciddiye almak gerektiği yönünde. Açılımın kırılan bu ayağına mutlaka pansuman yapılmalı, PKK’nın içine sıkıştığı labirentte çıkış kanalı açılmalı. Diğer ayağında, yani demokratikleşme ve Kürtlere yönelik eşit vatandaşlığa terfi çalışmaları daha ciddi ve hızlanarak devam etmeli.

Ama daha da önemlisi, Fırat’ın ötesinin yanı sıra, Türkler ve Kürtlerin birlikte yaşadığı bölgelerde acilen rehabilitasyon laboratuvarları kurmak gerekiyor. Bunca yıllık karanlık, kanlı bir savaşın insanların kimyasındaki tahribatı anlamak ve rehabilite etmek gerçekten şart.

Yoksa ha spontane, ha örgütlü, bir saatli bombanın üzerine oturduğumuz gerçeği değişmeyecek.

Taraf, 29.07.2010

Followers