Sunday, September 26, 2010

Çük üzerine cuk oturan siyaset, volume II

Devlet Bakanı Cemil Çiçek’in “Sünnetsiz PKK’lıların varlığını” dile getirdiği konuşmasında zuhur eden zihniyet yeni değil. Bu zihniyetin sözcülüğünü Çiçek uzun süredir “başarıyla” sürdürüyor. Diyor ki “Ermeni terörü ile PKK terörü arasında yakın işbirliği var, bunlar kan kardeşidir. O devreden çekildi, işi bu tarafa verdiler. Zaten, özür dilerim, bir kısım teröristlerin sünnetsiz oluşu, size çok şey ifade ediyor demektir. Yani bu, rivayet falan değil, biz kimin ne olduğunu iyi biliyoruz.”

‘Çük’ten bahis açılmışken, Çiçek’e kendi maruzatımdan bahsetmek zorunda hissetim kendimi. Efendim ben malûmunuz bir Ermeni zimmîyim. Lakin, hayat bu, ben çok küçükken, yani genlerimdeki “olağan Türk düşmanlığı” beni henüz ele geçirmemişken, affedersiniz, benim çük hastalanmış, Cemil Bey. İlerisi için planlanmış bir şey değil, yemin ederim. Hiçbir dahlim yoktu bu işte. Benim çük kabuk bağladı, dayanılmaz eziyetler yaşıyordum, hâlâ hatırlarım. Çiş yapamaz hale geldim. Sonra dediler ki, en iyi tedavi sünnet olmaktır. 80 yaşında, sürekli 7.4 şiddetinde titreyen bir fenni amca buldular, Cemil Bey. Adam geldi. Elinin doğru sarsıntısını tutturup, beni bu dertten kurtardı.

Şimdi Cemil Çiçek Bey, hayat bu, olur da PKK’ya katılsa ve Allah belamı verip de devlet güçleri tarafından bir çatışmada telef edilse idim, benim çük, malûm sünnetli, ama ben Ermeni...

Devlet bu işin içinden nasıl çıkacaktı?

Yani sizin bu çük siyasetinizin pek çok eksik noktası var. Hadi benimki bir tesadüftü, ama çağ değişti. Ermeni veya diğer kâfir gâvur halkları da kendi oğlanlarını sünnet ettirir oldular. Sonra örgüt içinde pek çok ecnebi halklardan şahsın da bulunduğu bir gerçek. Sonra ne bileyim, PKK dağa çıkan herkesi çüküne bakıp almıyor, benim bildiğim, sünnet olamamış, ama Müslüman ve Kürt fakir fukarayı da hesaba katmayan bir devlete, büyük devlet denir mi?

Ama siz bunu daha evvel da söylemiştiniz. 2008’in kasım ayında, Amasya’da, “Bugün bölücü terör örgütünün üçte biri Türk vatandaşı değil. Kimi sünnetli, kimi sünnetsiz, kimi Suriyeli, kimi Avrupa’dan gelmiş, kimi Iraklı. Kimi de Türkiye’den kandırılmış insanlarla beraber beynelmilel güçler, bunları bir manivela olarak kullanıyor ve Türkiye’nin gelişmesini engellemeye çalışıyor” diye konuşmuştunuz da, ben de “Çük üzerine cuk oturan zihniyet” diye bir yazı yazmıştım.

Hatırlıyorum, o zaman da PKK saldırıları artmıştı, martta yerel seçimler vardı. O zaman da tehlike ânında camı kırıp, ortalığa kozmetik ürünlerini saçacak kişi olarak ortaya çıkmıştınız. O gün ve bugün söylediklerinizin tercümesi çok basitti: Bizim aslında birbirimizle bir sorunumuz yok. Şu Ermeniler var ya, işte o Ermeniler bizi bize öldürtüyor. Aslında bir Kürt sorunumuz yok, faili meçhuller yok, JİTEM yok, Diyarbakır Cezaevi yok, şeytan ERMENİLER var. Hepimiz o kadar saf ve masumuz ki! Gaflet uykusundan bir uyansak, gerçekliği bir görsek, nasıl da pişman olacağız, bir yanlış anlama, bir fitne yüzünden birbirimizi bunca öldürdüğümüze.

Düşünün bu zihniyete sahip bir bakanın hizmet gördüğü bir ülkenin Ermeni asıllı bir vatandaşıyım. Diğer yandan öldürülmesine seyirci kaldığı, koruyamadığı, korumadığı, kanını yerde bıraktığı Hrant’ı bir neo-nazi ile bir tutan, dünya siyasetine damga vurma iddiasıyla kendini yüceltirken kendi içindeki –ne kadar içeride acaba?- 1930 model bürokratlarını tasfiye edemeyen bir Dışişleri ile dünyada temsil ediliyorum.

Dün Mehmet Altan bu “ikircikli” durumu isabetle şöyle açıklıyordu: Türkiye’nin bölgede ağırlığı artıyor ama bunu “hangi ilkeler” açısından değerlendirdiğimizi bir türlü göremiyorum... Etkinliği ne amaçla ve hangi ilkeler için kullanıyoruz? O nedenle de “hayata bakış” açısı benim açımdan daha önem kazanıyor... Öyle ki açıklamaları not etmek yerine, zihnim bu farkı netleştirmeye daha fazla eğiliyor...

Hrant’ın katlinin iki ana özelliği vardı. İlki ihmaller, ikincisi ise kasıt kısmıydı. Muhtemelen, gelen ihbarları, AİHM’e Nazi savunmasını gönderebilen türden bir zihniyet savsaklamıştı. Bunun vahim sonucu ise, ihmalleri yapanların esirgenmesi için sağlanan korumanın, Dink’i planlı bir biçimde öldürenleri de kapsıyor olmasıydı. Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun Başbakan Erdoğan imzalı Dink raporunu iki ast müfettiş imzasıyla sümenaltı eden bir siyasetin aczine ne denir bilemiyorum.

Dink 19 Ocak 2007’de öldürüldü. Ak Parti iktidardaydı. Ergenekon şeması 2003 yılında Başbakanlığa gitmişti. Ergenekon operasyonları 2007 yazında başladı. O günden beridir bir tek faili meçhul ve siyasi cinayet olmadı.

Perde arkasında neler oluyor, hangi dengeler nasıl çalışıyor, ihmaller ve kasıt birbirine ne derece karışıyor ve biz ne zaman bilmece çözmek yerine şeffaf bir ülkenin konforuna kavuşacağız merak ediyorum.
taraf, 23.08.2010

No comments:

Followers