Sunday, September 26, 2010

Devlet bazen de gözyaşlarıyla değişir

Vatandaşlık kavramı Antik Yunan’daki sadece göreve ve katılıma dayanan, kadınları, esirleri ve yabancıları dışlayan şeklinden, Habermas’ın “Anayasal Vatandaşlık” hallerine değin uzun süren bir evrim geçirdi.

Eski Yunan’da “vatandaş” kavramının tersi olan şeye “idiot”, yani “budala” denirdi. Çünkü orada itaatin esas olduğu vatandaşlık görevlerini yerine getirmeyenlerin, şehir devletinde yeri yoktu.

Bu ise budalalıkla eşdeğerdi...

Ulus-devletlerin oluşmasıyla, modern vatandaşlık kavramında görevlerin yanına haklar ve sosyal boyut da eklendi. Günümüzde ise, küreselleşme ile birlikte, bir devletten ziyade dünya vatandaşlığına terfi eden, bunu yaparken de “sivil itaatsizliği” de bagajına koyan bir model içindeyiz artık.

Cumhuriyet’in vatandaşlık modeli ise hem kan, hem de dil birliğini esas alan, yani hem Fransız hem de Alman modellerinin bir karma modeline doğru seğirtti. TC, faşizmin parladığı 1920’lerde değil de, demokrasinin öne çıktığı 1950’lilerde kurulmuş olsaydı, hikâye nasıl gelişirdi, bilinmez.

Ama biz bu seksen yılda neler yaşadığımızı iyi biliriz, değil mi?

Dışarıdan ideoloji ithal eden her totaliter rejim gibi, Türkiye de iki binli yıllara değin bu pragmatizmin kendini oradan oraya savurmasına izin vermek durumundaydı. Aslında ayrı bir halkı tanımlayan “Türk”lük üzerinden ayrımcı ve dışlayıcı bir vatandaşlık biçimi kurgulayan Türkiye, bu durumu ellili yıllarla başlayan soğuk savaşın iki kutuplu dünyasında, demokrasiden arındırılmış siyaset, gladyolar, bölgesel savaşlar ve sahip olduğu stratejik önem ile uzun süre devam ettirebildi.

Muhalifler ise, tam da bu meşruiyet ile şiddet yöntemleri, linç ve cinayetler ile susturuldu. Geniş halk kitlelerini etkileme güçleri bu linç ve itibarsızlaştırma yöntemleriyle budandı. Olmadı darbeler imdada yetişti. Özgürlük hareketlerinin içine sızıldı ve bunların yüzeydeki özgürlük mücadeleleri bile derin iktidarın bir manivelası şeklinde kullanıldı, yozlaştırıldı. 11 Eylül’de ülkede kan gövdeyi götürürken, 12 Eylül 1980’de ülkenin sütliman olması başka türlü nasıl açıklanabilirdi?

Bu uzun süren homojen dönem Türkiye’yi yöneten elitlerde zamanın asla değişmediği algısı ile birlikte bir “zaman zehirlenmesine” yol açtı. Bu algı, halktan arındırılmış öz iktidarı tekellerine almakla kendi ahlakını, kibrini ve budalalığını yarattı. Doksanlarda dünyanın nasıl değiştiğini anlayamadılar. İdeolojileri 20 model ve ithal olduğu, ona özgün bir şey katılmadığı için giderek bir hayal dünyasına savruldular. Hayal mahsulü oldular. Hayal dünyasında yaşadıkları hayalkırıklıkları ise aklı ve vicdanı iyice bloke etti, Ergenekon’dan, askerî ve yargı bürokrasisinden medet ummanın onları ne hale soktuğunu da göremediler. Görseler, dayanamazlardı, korkularıyla yüzleşir, değişirlerdi...

O nedenle Anayasa değişikliği paketi karşısında bu kadar akıldan ve vicdandan uzak davranabiliyorlar. Hayal mahsulü oldukları için Erdoğan’ın gözyaşlarının “gerçek” olmadığını iddia ediyorlar. Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ın konuşmasına verdiği cevap o nedenle bu kadar soğuk, gaddar ve vicdandan arındırılmış olabiliyor. Tüm günah ve sevaplarıyla, Erdoğan’ın “gerçekliği” karşısında bugünün diline dair hiçbir sözcük yok lügatlerinde. “Niyet” sorguluyorlar, “Benim acıma empati yapma” sütunu dikiyorlar, altında yatan hayali itirazlarla iyice semirmiş cüssesiyle “Hayır”ları onları eziyor çünkü, mertçe taşıyamıyorlar.

Sevgili yazarlar editörümüz ve mesai arkadaşım Tamer Kayaş, 12 Eylül rejimi tarafından on üç yıl hapse mahkûm edilmişti. Suçu Politika gazetesinin sorumlu yazıişleri müdürü olmasıydı. Aklınıza gelebilecek her türlü işkenceyi görmüştü. Burada onun hoşgörüsüne sığınarak verebileceğim ayrıntılar, tam o sırada kuracağı ailesini, dişlerinin büyük bir çoğunluğunu tekmelerle kaybetmiş olması, defalarca Filistin askısına alınması, bir pencereden aşağı atılmaktan son anda kurtulması...

Sevgili Tamer şu anda aklı ve biraz da şansı yüzünden hayatta.

Bu yazıyı size o hazırlayıp köşeye yerleştirecek.

Sadece şans eseri olacak bu.

Devlet, ilk defa şimdi bu onurlu insanlardan özür diliyorsa, bu insanların “ayaklar altına alınmış” itibarlarını iade ediyorsa, bir Başbakan ilk defa haksızca asılan gençlerin adını anıp, son mektuplarını okuyorsa, ağlıyorsa, buna timsah gözyaşı demek gaddarlıktır. Niyet okumak gaddarlıktır, en azından, budalalıktır.

Devlet sadece yasalarla değişmez. Devlet adamlarının tavırları, zihnî dönüşümü, cesareti, beyanları ve evet, bazen de onların gözyaşlarıyla değişir.

Hayır ile boykot arasında sıkışmayı seçenler lütfen bir zaman zehirlenmesinden mustarip olup olmadıklarını kontrol etsinler.

Aynı fikirde olmak zorunda değiliz, sadece bu zamana, yanımıza gelsinler.

Taraf, 22.07.2010

No comments:

Followers