Sunday, September 26, 2010

Hükümet sağlam durmalı APO İmralı’dan çıkarılmalı

Türkiye’nin Kürt sorununun, bilgi havuzuna hakim olan derin çevrelerin dışında, ne kadar karmaşık, zor ve belalı bir konu olduğunu -şahsım dahil- kimsenin tam olarak farkında olduğunu, anladığını zannetmiyorum.

Bu farkındasızlık iki türlü etkiye sahip...

1) Bir çocuk saflığıyla çözüm üretmeye çalışırken, önyargı, korku ve saplantılardan münezzeh olup, böylelikle hem çözüm ümidini, hem de yollarını canlı tutuyorsunuz.

2) Menfi ya da müsbet -son ateşkes gibi- gündelik değişimlerin tesirinde kalıp, resmin tamamını görmekten mahrum oluyor, bu nedenle de ya aşırı iyimserliğe, ya da aşırı kötümserliğe kapılıyorsunuz.

Devletler, seçim meydanlarında liderlerin vaat ettiklerinden çok daha kirli metotlarla yönetilirler. Devletler insan öldürür, insanlar öldürür. Devletler çoğunlukla da kendi insanlarını öldürür. Devletin bekasının karşısında kutsallığı daha ağır basacak hiçbir değer yoktur. Ulus devlet, çok şükür artık sonuna geldiğimiz modern zamanların ilahı, sunağı ve mabedidir.

Emekli General Atilla Kıyat’ın “ihbarının” nedeni de zaten “bu türden” devletin meşruluğunu yitiriyor olmasıdır. En iyi ihtimalle devleti iyi tanıyan, “bilgi havuzuna hakim” eski bir amiralden zuhur eden bu lapsus, tarihî bir itiraftır da. Yani yargılana yargılana, suikast ve faili meçhuller silsilesinin en ehemmiyetsiz son halkası, yani tetikçiler mi yargılanacaktır sadece? Onlar, kendi kafalarına göre mi yapmışlardır bu “faaliyetleri”? Bu “siyasetin” pişirildiği komuta merkezindeki devletlûlara ne olacaktır peki?

Söyleyeyim: Devlet suçtan ve bir cinayet organizasyonu olmaktan arındıkça, eski devletin son bürokratik kalıntıları de sapır sapır yeni devletin eteklerinden döküldükçe, onlar da birer birer adalete hesap verecekler. Kürt coğrafyasındaki öfke yangınını söndürecek tek yol da budur. AK Parti’nin bu yönde bir adım atması, faili meçhuller başta olmak üzere, eski devletin tüm suçlarını deşifre edecek kararlılığı göstermesi hayati önem arz etmektedir. “Devlet” cenahında elimizdeki halihazırdaki tek kaldıraç, Başbakan Erdoğan ve AK Parti’nin bu yöndeki iradesi, cesur adımları olacaktır. Bu iradenin tereddütlerinden kurtulması ve geri alınamayacak bir “temiz devlet”e geçiş sürecine tam destek vermesi gerekmektedir. Çünkü henüz geri dönülemez KIRILMA YAŞANMAMIŞTIR. Bu hayati bir meseledir. Ben bu irade ve arzunun Başbakan Erdoğan ve kurmaylarında olduğunu düşünüyorum. Ancak kısıtlı olan zamanı mutlaka çok iyi kullanmalılar. Şemdinli faciasından ders çıkarmalılar.



PKK yeniden PKK’lılaşmalı

İster hazzedin, ister etmeyin, bu sorunun en önemli muhatabı Abdullah Öcalan’dır. Bu önemli bir imkândır. Apo’nun kendisi ve Apocuların, PKK’yı tekrar PKK’laştırmaları, yani Ergenekon uzantılarından arınmaları gerekiyor. Apo’nun daha önce de Bingöl’de 33 askerin öldürülmesi ve son olarak Reşadiye gibi eylemlerin arkasında olmadığı, şüpheli olduğunu düşündüğünü biliyoruz. Nitekim Apo son mesajında “Ben gerçekten çok tedirgin oluyorum. Ergenekonvari savaş lobileri tekrar devreye girebilir” diyor. Bunu kime söylüyor? Sadece Ergenekon’un devletteki uzantısına mı? Zannetmiyorum. Devlet bir yanda kendi karanlık yüzünden sıyrılmaya çalışırken, PKK’nın da tekrar PKK’laşması, barışın doğru muhataplarını ve ortak dilini bulması için elzem.

Diğer yandan, Apo’nun mutlaka daha insani, sağlıklı şartlarda kalabileceği yeni bir mekana taşınması hükümetçe sağlanmalıdır. Apo’nun tamamen “sivillerin” denetiminde, yani sivil görünümlü vesayetçilerin de etkili olamayacağı bir başka yere nakledilmesi, “koster arızası” gibi sabotajların sayısını da minimuma indirir. Kaldı ki, İmralı’nın yüksek nem oranı ile insan sağlığı için zararlı olduğu gerçeği, diğer -süreci etkileyecek- önemli bir husustur. Apo yine son mesajında “Mahkeme [AİHM] buradaki şartlara ilişkin gelip inceleme yapabilir. 24 saat burada kalsınlar. Ben burada nefes almak için kafamı pencereye dayıyorum. Öyle ancak zar-zor nefes alabiliyorum” diyerek S.O.S veriyor. Dikkate alınmalı...

İradesi PKK’ya teslim edilmiş bir parti suçlaması ile sıkça muhatap olan BDP’ye de haksızlık yapıldığını düşünüyorum. PKK-BDP ilişkisini bir ihanet değil, önemli bir imkân olarak görmeliyiz. Nitekim Selahattin Demirtaş gibi isimlerin, arada yaptıkları kritik çıkışların süreci ne kadar rahatlattığını da görmeli, BDP’nin bu zor, sıkışık süreçte arada ezilmesine katkıda bulunmamalıyız. Bununla birlikte Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un eşbaşkanlıklarını yürüttüğü Demokratik Toplum Kongesi’nin ve diğer STK’ların Kürt sorunu üzerinde artan inisiyatiflerine de gözbebeğimiz gibi sahip çıkmalı, linç edilmelerine izin vermemeliyiz.

Önümüzdeki zaman diliminde, Reşadiye gibi hepimizi şoke edecek acı sürprizler olabilir. Mümkündür. Ancak barış, bu kritik anlarda ne kadar soğukkanlı olduğumuzla yakın ilişki içindedir. Unutmayınız ki, gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden önceki o son birkaç dakikadır. Lakin barış mutlaka gelecektir.

Taraf, 16.08.2010

No comments:

Followers