Sunday, September 26, 2010

Kılıçdaroğlu’nun Kürt açılımı: Devlet Öcalan ile görüşür

12 Eylül’de her ne kadar demokrasimizin olgunlaşması yönünde çok kritik bir Anayasa paketi oylayacak olsak da, referandumun aynı zamanda AK Parti’ye yönelik güvenoyuna dönüşmesi kaçınılmaz. Muhalefet partileri, PKK’nin ateşkesini ‘evet oylarının artmasına yol açacak’ bir gelişme olarak kodlayıp bel altı vurmaya kalkmasalardı, bu manevrayı çok da siyaset dışı görmeyebilirdik.

Ama öyle olmadı.

‘Hükümet İmralı ve PKK ile görüşüyor’ tartışması, tam da bu düzeysiz ve insafsız ‘siyasetin’ bir ürünü. Hükümet ve PKK’yi milliyetçi ve mütedeyyin oy tabanına bir koalisyon gibi göstermeye çalışan, 13 Eylül’e ve umarım sonrasında da devam edecek çatışmasızlık durumunu, AK Parti’nin oylarını arttıracak ‘talihsiz’ bir gelişme olarak okuyan ‘siyasetin’ en hafif deyimle pespaye ve insafsız olduğunu düşünüyorum.

Sorun sadece, zaten her zaman hasıl olan, olması gereken bu ‘temas’ların yeni bir olgu olarak şeytanlaştırılıp halka sunulması değil, Kürt sorununun bu seviyede ‘harcanabilir’ siyasi bir malzeme olarak görülmesi ve belki bu kısa ateşkeste ‘ölmeyecek, hayatta kalacak’ olan onlarca insanın hayatının bile önemsenmiyor olması. Böylelikle konuştuğumuz şey Kürt sorunu olmaktan çıkıp, bu sorunun manivelasıyla AK Parti’nin hâl edilmesi meselesine geliyor.

Lakin, her şerden bir hayır doğar öngörüsü bir kez daha kendini ispatlıyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün yaptığı bu yöndeki iki açıklama, ardından Başbakan Erdoğan’ın partisinin değil ama, devlet organlarının sorunu çözmek için İmralı dahil her kesimle görüşebileceğini net biçimde, eğilmeden bükülmeden açıklaması, Adalet Bakanı Ergin’in dün yaptığı “İmralı ile zaman zaman görüşülüyor” beyanı bence devletin müzakereci tavrının Fırat’ın beri tarafında yaşayan halk önünde daha rahat savunulabilir, telaffuz edilebilir hale geldiğini gösteriyor. Bu değişim önemli. Bu netlik ve dik duruş çok önemli. Muhalefet belki farkında değil. Evet, hem Türklerde, hem de Kürtlerde bu savaşın ödettiği ağır bedelin yarattığı ciddi bir öfke var, lakin bu öfke sorunun barışla çözülmesi arzusunu gölgelemekten gün geçtikçe mahrum kalıyor. Halk, siyasetin kendi hakkında verdiği kararların bedelini -sadece refah değil, evlatlarının kaybıyla daödediğinin farkında ve hamasetle bu bilinci zaafa uğratmak eskisi gibi kolay değil artık.

Nitekim, Kemal Kılıçdaroğlu da bu ‘sıkışmadan’ rahatsız olmuş ki, Van gezisinde (bu arada Van’da CHP mitinginin sönük geçmesini ti’ye alan haberler son derece çiğdi) Fatih Çekirge’ye verdiği mülakatta şöyle diyor: “Devlet bu tür temaslar yapabilir. Eğer bu temasların terörü bitirme ihtimali varsa elbette olabilir. Ama bunu iktidarda kalmanın bir yolu olarak ve referandumda evet oyu alabilmek için kullanmak büyük bir hatadır. Benim Sayın Başbakan’a sorduğum budur. Aslında temas başından beri var. Öcalan yakalandığında ‘Benden yararlanın’ dedi. MİT’in Adalet Bakanlığı’nın görüştüklerini biliyoruz. Bunda birşey yok.”

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu böyle söylerken, dün CHP Adana Milletvekili Tacider Seyhan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 20 Temmuz’da İmralı’da Öcalan’la görüştüğünü ‘ihbar’ eden bir açıklama yapıyor ve ekliyordu: “Hükümet bunu yalanlarsa bu konudaki bilgilerimi kamuoyu ile paylaşırım”... Kemal Anadol ise Başbakan’a “Son iki ay içinde Milli İstihbarat Teşkilatı, Adalet Bakanlığı, Genelkurmay ya da İçişleri Bakanlığı’ndan herhangi biri Abdullah Öcalan’la görüştü mü?” diye soruyordu.

CHP, bir bürokrasi partisi olmaktan vazgeçip, reel siyaset alanına bu türden “giriş-çıkış”lar yaptıkça bu çelişkili görüntüsünden daha bir süre kurtulamayacak. Ancak bu amorf hal, partideki değişimin de bir belirtisi olabilir. CHP devletten şutlanıp, yani ilk defa gerçekten muhalefete düşüp, halka dönük siyaset yapmaya mecbur kaldıkça bu çelişkiler azalacak ve CHP ciddi bir muhalefet partisine dönüşebilecek. Şayet bu gerçekleşmezse, yüzde 3’lük bir marjda müzelik olacak zaten.

Devletin çözüm için İmralı dahil her kesimle görüşebileceği olgusunun ardındaki dik duruşun nedeninin sadece ilkesel olmadığını söyleyerek sözümüzü bağlayalım. Kürt sorununun çözümünde oldukça hareketli günler yaşandığı belli. Bölgede ise Demokratik Toplum Kongresi’nin inisiyatif alması ve STK’ların başkaldırışı ile yaşanan bir siyaseten özgürleşme süreci var. Muhtemelen referandum sonrası atılacak ciddi adımların hazırlığı hem Hükümet, hem de Kürt çevreleri tarafından olgulaştırılıyor. Erdoğan’ın Diyarbakır konuşması, bu yönde önemli ipuçları içerecek. Kürt açılımında yeni bir aşamaya geçeceğiz ve bu, bu türden çok yönlü müzakerelerin sonucu olacak. Zaten devlet denen aygıt da bu yüzden var.

Taraf, 26.08.2010

No comments:

Followers