Sunday, September 26, 2010

O ıslaklık duygusu

Ne büyük haksızlık değil mi? Bu kadar gergin insanlar olmakla, bu kadar gergin bir ülke ve tabii ki dünyada yaşamakla, hayatı elimizden ıskalayıp kaçırıyoruz.

Ve büyük büyük laflar ediyoruz durmadan. Siyaset yapmak misyon, siyasetçi ve uzmanlar da peygamberler gibi olmuşlar. Çözümler muştuluyor, öneriler diziyor, yargılıyor, kararlar veriyorlar. Geleceği anlatıyorlar bize.

Biz köşe kadıları da öyle...

Çok kibirli, çok havalıyız doğrusu...

Çoğu köşe yazısı, hatta ciltler dolusu ahkâm ansiklopedilerinin bir tek kelimelik özeti vardır oysa:

BEN!

Sürekli BEN’i kusuyoruz aslında. Ağzımızda utanmadan çiğnediğimiz yüce laflar, iddialar, amaçlar, öykünmeler, o BEN’in motifi sadece...

Mesela fanı olduğum Pakize Suda’nın benden ve pek çoklarından daha iyi bir köşe yazarı olması, çok daha fazla okunmasının nedeni de bu; gerçek olması, kendisiyle, hayatla dalga geçecek, ti’ye alabilecek kadar içinde olması hayatın...

***

Cumartesi günü. İstanbul’dayım. Metroda, rayların üzerinde kaykılarak ilerliyoruz. En az seksen yaşında, kentli cici bir nine, elindeki büyük bir gazetenin magazin ekini son satırına kadar âdeta içiyor yolculuk boyunca. Eskiden nasıl da küçümserdim böyle “boş” işlerle uğraşanları. Kaçmakla, yüzeysellikle, kolaycılıkla hadi itiraf edeyim aptallıkla suçlardım böylelerini.

Çok de eski değil o “eskiden”. Hatta daha bir kısmımla öyle de sayılırım hâlâ. Büyük ihtimalle ölene değin, yine bir kısmımla ne kadar önemli bir insan olduğumu her gün mantra tekrarlar gibi tekrarlayacağım kendime. (Bu konuda müspet bir gelişme olursa, merak etmeyin sizle de paylaşırım:)

***

Metrodayız hâlâ. O kadın tüm özgünlüğü ile kendi hayatını yaşıyor. O kadın yaşıyor. Her halinden anlıyorum yaşadığını. Belki kocası hâlâ hayatta ve büyük bir ihtimalle ona âşık. Değilse de, her an âşık olabilir, “yaşına” “başına” bakmadan.

Okuduğu magazin ekinden başka hayatlara akıyor. Merak ediyor diğer yaşamları. Benim yargıladığım bir eylemi bu kadar yalın ve doğallıkla yapması beni kuşatıyor. Gerçekliği beni kuşatıyor.

O kadın yaşıyor...

Metrodan iniyorum. Hava her an patlamak üzere. Evime giden ana caddeye saptığımda yağmur aniden patlıyor. Bir kapı aralığına sığınıyorum. Islanmamak için. Önümden geçen genç bir çift, sırılsıklam olmaktan öylesine hoşnut ki, kız yanındaki delikanlıya “ne kadar romantik değil mi” diye soruyor. Cevabı belli. “Belli” cevap geliyor. Onların hemen arkasından bir çift daha geçiyor önümden. Arkadaki kız “Bak ne kadar romantik değil mi diyor” diyor yanındaki sevgilisine. Kahkahalarla gülüyorlar.

Önde giden çifte mi, yoksa kendilerine mi gülüyorlar?

Ne fark eder?

Onlar yaşıyorlar.

Ben sabırla yağmurun dinmesini bekliyorum. Islanmaktan hiç hazzetmem. Çok sonradan keşfettim nedenini. Küçükken yatılı okumuştum. Altımı her gece ıslattığım için, kadın hademe son çare yatağımı naylonla kaplamıştı. Uykuya dalmadan “Bu gece işemeyeceğim altıma” diye söz veriyordum kendime. Ama olmuyordu. Gecenin bir yarısı uyanıyor, bir çiş gölünün içinde buluyordum kendimi. Soğuk oluyordu. Kıçım pişik oluyordu. Sabaha kadar uyuyamıyordum.

O ıslaklık duygusunu hiç unutamadım.

***

Sonra, bir Kürt delikanlısı, elindeki siparişi teslim etmek için, kovuğuna sığındığım apartmanın kapısında, karşıma dikiliyor. Elindeki şemsiyeyi gözüme sokacakken son anda kenara çekiliyorum. Zili çalıyor, kapı açılıyor, o giriyor. Yerimde çakılmış haldeyim. Yağmur hiç dinecek gibi değil. Islaklık duygusundan nefret ediyorum. Sabırla dinmesini bekliyorum yağmurun. Siparişi teslim eden Kürt genci, apartmanın kapısını açıyor, kapalı şemsiyeyi önde bir kılıç gibi tutarak yanımdan sokağa fırlıyor, tam o anda önümüzden geçen bir genç kız salise farkla şemsiyenin sivri ucu tarafından şişlenmekten kurtuluyor. Yağmur çok hızlı yağıyor. Hayat çok hızlı akıyor. Genç kız terslense de yoluna gidiyor. Gülerek, “Az daha şişliyordun kızcağızı” diyorum Kürt gence. “Dikkatli ol biraz”...

“Öğreniyoruz ağabey” diyor.

Nedense gözlerim nemleniyor.

Metrodaki o yaşlı, kentli seksenlik kadın yaşıyor, ardı ardına önümden geçen o genç iki çift yaşıyor, o Kürt delikanlı yaşıyor, yağmur yağıyor, ben ıslaklık duygusundan nefret ediyorum, hâlâ, yaşıyorum yani.

Öyle veya böyle, o veya bu kişi olarak yaşıyor ve yaşadıkça öğreniyoruz.

En iyi bildiğimiz dilce.

Kendimizce.

Yaşamayı. Birlikte yaşamayı.

En kutsal eylem bu zannımca...

Taraf, 12.07.2010

No comments:

Followers