Thursday, September 30, 2010

PKK sınırdışına çıkarken barışı konuşmak

Kürt sorunu çok eski ve eskiliğiyle doğru orantılı çok karmaşıklaşmış bir mesele. Haliyle, çözüm süreci de aynı karmaşıklığa sahip. Bu karmaşayı besleyen bir diğer faktör ise psikolojik etmenler. Artık herkes akan kanın durmasını istiyor. Bu kan, maalesef hiç yere akarken, birbirimize dair güven duygularını da alıp götürdü. Şimdi bu kırılmış güven zemini üzerinde bir barış tesis edilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla, bu temelin daha sağlam atılması, zeminin sağlamlaştırılması ile mümkün. Bu görev ise tabii ki hükümete düşüyor. PKK sorunundan bağımsız olarak, bölgede hâlâ etkin olan Ergenekon’un Fırat’ın ötesindeki kolunun yargıya taşınması, yöredeki güven arttırıcı tüm önlemlerin alınmaya devam etmesi şart.

Bir diğer etmen ise, sorunun çözülmesi yönünde her kesimde biriken “hemen şimdi” duygusu. AK Parti, 22 temmuzda aldığı yüksek halk desteği ile kendi varlığını da tehdit eden derin devletin kuluçkası haline gelmiş olan bu sorunu çözebileceğini düşündü. Bence doğru da düşündü. En azından sorunun adı kondu ve akan kan durmasa da, bu kanın sorunun çözümü yönünde siyasete baskı oluşturması sağlandı. Bugün, son referandum ile birlikte, Kürt açılımı konusunda MHP gibi milliyetçi bir partinin bile kendi tabanını savaşın sürmesine ikna edemediği, hatta kışkırtıcı söyleminin etkili olamadığı görülüyor. Referandumda, AK Parti’nin en azından Kürt sorununu çözme konusunda da inisiyatif almasının halktan destek gördüğü sonucu çıktı. Nitekim referandumdan hemen sonra görüşmelerin “nitelikli” hale gelmesi, Atalay’ın Erbil’e doğru yola çıkışı ve PKK’nin sınırdışına çıkma kararını uygulamaya başlaması da bu sebeple.

Çözüm sürecinin en önemli yardımcılarından bir diğer etken ise, hem Batı’da, hem de Doğu’da Kürt sorununun artık miadını doldurduğuna dair olgunlaşmış kanaattir. Herkes artık savaşın bitmesini istiyor. Neden mi? Bence biraz da Taraf yüzünden. O kadar çok dosya yayımladık, o kadar deşifre edici yayın yaptık ki bu kirli savaş hakkında, artık bu savaşın herhangi bir prestiji kalmadı. Kimse bu savaşın bir özgürlük veya ülkeyi birarada tutma mücadelesi olduğuna inanmıyor artık. Tabandaki bu kanaatin, hem devleti, hem de PKK’yi gittikçe sıkıştırdığı da bir gerçektir.

Önemli bir diğer husus ise, bu andan itibaren, akan kandan –kimin döktüğü hep şaibeli olacağından- herkesin mesul olacağı gerçeğidir. Artık kimse bu kanın hesabını veremez, kimse o şehit ve gerilla cenazelerinde eskisi gibi kendini meşru ve güçlü hissedemez. Devlet devlet ise ve PKK ile meşru bir savaş verdiğini iddia ediyorsa, savaşı tek çözüm olarak kabullense dahi, Dağlıca’dan itibaren, Aktütün, Hantepe ve Hakkâri saldırılarının tüm sonuçlarını ortaya dökmek ve aklanmak durumundadır. PKK de aynı şekilde, hâlâ Kürt halkı için savaştığını iddia ediyorsa, Sadi, Salih, Sofi Özdemir ve Sedat Özevin’in hangi ulu amaç uğruna öldürüldüklerini açıklamak zorundadır. Bu öyle kolay kolay olacak bir şey değildir maalesef. O zaman artık kan döken iki taraftan değil, savaşın devamından yana olan tek bir ittifaktan bahsetmek zorunda kalacağız, mecburen...


Sivil itaatsizliğin namusu
Her zaman şiddeti değil, sivil itaatsizlik eylemlerini savundum. Ancak sivil itaatsizliğin de bir kuralı vardır meşru ve etkili olabilmesi için... Öncelikle, bir yandan şaibeli bir savaş sürer ve oluk gibi kan dökülürken, aynı anda bir barış girişimi olan sivil itaatsizlik eylemleri yapamazsınız. Daha doğrusu yaparsınız da, etkili ve meşru olmaz. Sivil itaatsizlik, bir hak arama aracı olduğu kadar, şiddetten ilişkiyi kesme ahdidir. Diğer yandan, Kürt siyasetinin gücünü azaltacağını düşünüp onaylamamış olsam da, hem referandum, hem de eğitim boykotunu bir hak olarak görüyorum. Kürtlere bu köşede silah bırakılsın, mücadele siyaseten ve sivil aktörlerce sürdürülsün diye ahkâm keserken, bu türden boykotlara karşı çıkmak da haddime değil. Ancak, kan durmadan bunların çok etkili olacağını düşünmeyin.

Kırılan güven zemininden bahsetmiştik. Van’da görüştüğüm BDP’li arkadaşlara, “PKK’nin silahlarıyla sınırdışına çekilmesi, ‘Barış için fedakârlık yapacağım, belki öleceğim ama öldürmeyeceğim’ demesi çok mu romantik bir talep” diye sorduğumda, bana hemen 1999’daki ateşkeste geri çekilen 150 PKK’linin arkadan vurulması olayını hatırlattılar. Doğrusu haklılar. Ama bazen kötü hatıralar, değişimi ıskalamamıza da yol açıyor. Bugün artık barışı isteyen bir kamuoyu var. Şeffaflık var. Elini taşın altına sokmuş bir siyasi irade var. Taraf var ve içinde bulunduğumuz süreç çok daha güvenli 1999’a göre.

Barışa direnen bir devlet hepimiz için nasıl bir yükse ve nasıl tasfiye ediliyorsa gün be gün, savaşa devam eden bir PKK de Kürt halkının sırtında bir kambura dönüşecek gittikçe. Onurlu bir final için son şansların kullanıldığını düşünüyorum. Bu manada, umarım PKK’nin sınırdışına çekilmeye başlaması akamete uğramaz. Geri çekilen PKK’lilerin hayatı da, biz barışı isteyenlerin yakın takibinde ve manevi güvencesinde olmalıdır, olacaktır da.

“Biz bu yola kefenimizle çıktık” diyen siyasilerin de, dağa öleceklerini bile bile çıkanların da barış için bu cesarete sahip olmaları gerek.

Taraf, 27.09.2010

No comments:

Followers