Sunday, September 26, 2010

Taciz vesikasından, halkın anayasasına

1961 ve 1982 anayasaları, darbelerle halka dikte ettirilmeleriyle, içeriklerinden bağımsız olarak sadece bu yönüyle ibretlik birer suç vesikalarıdır.

Vesayetin, özgürlüğümüze el koyduğu bu metinlerle bunca yıl barışık yaşadığımız için hepimiz şapkayı önümüze koyup düşünmeliyiz.

Bir millet düşünün, yaklaşık bir asırda üç anayasaya da kendi iradesini yansıtamamış, nasıl yaşayacağına nasıl bir devlet istediğine dair mührünü sözümona bu toplumsal sözleşmeye vuramamış.

“Modern anayasal toplum”un temeli feodalizmden neşet eder. Kökeni Roma İmparatorluğu’ndan gelen derebeylik sisteminde, diğerlerinin arasından sıyrılan lord belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayanların, yani vassalların güvenliğini sağlardı. Lorda sözleşmeye sadık kaldığı müddetçe yıllık tarım geliri üzerinden bir vergi verilirdi. Bunun dışında lord, üç durumda vassallardan vergi alabilirdi. Tutsak düştüğünde, evlatları evlendiğinde ve vassallara toprak miras kaldığında.

Bu kurallar o kadar bağlayıcıdır ki, vassalların lordlara, krallara karşı o kadar da çaresiz olmadığını bilirsiniz. Sözleşmeye uyulmadığı anda o lord veya kralın ne kendisi, ne de kellesi yerinde durabilir çünkü... Batı demokrasisinin temel metinlerinden biri kabul edilen Magna Carta, Yurtsuz John’a böyle kabul ettirilmiştir.

1000’li yıllara doğru Fransa da, Almanya da ilk krallarını bu sistem üzerinden seçer. Temelinde kralla halk arasındaki bu sözleşme vardır. Devlet ‘koruma’ sağlar, bunun karşılığında halktan vergi alır. Sözleşme bozulduğunda, yönetim illaki değişecektir.

***

Bırakın binli yılları, biz koskoca bir 20. yüzyılı, halkını tehdit addeden, bireyi aşağılayan, devleti bireye karşı koruyan, yücelten anayasalarla geçirdik. 1924 Anayasası dahi, 61 hele hele 82 versiyonlarının önündeydi.

Şimdi önümüzde bu utanç belgelerine ölümcül bir darbe vuracak, ama daha önemlisi tamamen yeni, sivil bir anayasanın yolunu açacak bir paket duruyor. Bireye saygınlığını iade eden, devleti ise halka hizmet götüren bir aygıta dönüştüren önemli değişiklikler yer alıyor pakette.

Yargıdan bağımsız, hesap vermekten münezzeh kişi ve kurumların bulunduğu bir ülkede kendimizi ne derecede güvenli ve mutlu hissedebiliriz ki!

Faili meçhul tarihimiz ortada. Daha bir tane cinayetin, katliamın gerçek failini ortaya çıkaramamış bu ülke! Yüksekova Çetesi, malum, zaman aşımına uğradı. 16 kişinin kanı hâlâ yerdedir.

***

Bu paketteki en önemli tema, adaletin, yargıyı ve askerleri de kapsayarak kendini tamamlamasıdır. 145. Madde’de yapılan değişiklik, “askerî mahal” muğlâklığını azami ölçüde gidermiş, anayasal düzeni kaldırmaya yönelik her türlü faaliyeti ise adli mahkemelerin konusu haline getirmiştir. Öte yandan, sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmasının da önüne geçilmiştir.

Bu az şey midir?

Genelkurmay ve Meclis başkanlarını, kuvvet komutanlarını yargılayamayan bir ülkede yaşıyoruz, anımsatırım. Anayasa Mahkemesi ile ilgili madde 148’e yapılan ekle artık bu Yüce Divan’da mümkün olacak. Herkes hesap verebilir olacak. Madde 125’te yapılan değişiklikleyse, YAŞ’ta yapılan subay ihraçlarının keyfiliğine, gözümüzün önünde yıllardır süren bu adaletsizliğe bir son veriliyor. İhraç kararlarına itiraz yolu açılarak, ömürlerini bu kuruma vermiş insanların kaderi iki dudak arasından alınıp, yargı sürecinde teslim ediliyor. Bireyi devlete karşı koruyacak iki önemli değişiklik ise, Ombudsmanlık, yani kamu denetçiliği kurumunun ihdas edilmesi ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun yolunun açılması.

Devletten sürekli dayak yemiş, hakkı gasp edilmiş, kendini devlete karşı sürekli korumaya çalışan, çöpçü üniforması gördüğünde bile içi titreyen taciz edilmiş bir halk olarak, bu iki düzenlemenin psikolojik önemi dahi pakete olumlu bakmaya yeterli.

Darbecilere koruma getiren Geçici 15. Madde’nin kaldırılması ise, Türkiye’nin cuntacı katillerin arkasında duran bir ülkeden demokratik bir düzene geçişinde büyük önem taşıyor. Değişiklik, Netekim Paşa’nın yargılanmasına indirgenemeyecek bir fonksiyona sahip. Bunca işkence, faili meçhul, hukuk ve vicdan dışı uygulamaları yapan hâkimler, savcılar, polisler, askerler hâlâ yaşıyorlar. Aramızdalar. Evet’ten sonra, hodri meydan!

Ama tabii ki zurnanın zırt dediği yer bu maddeler değil. Asıl gürültü Anayasa Mahkemesi ve HSYK’yı düzenleyen maddelerde kopuyor. İki kurum da yine darbe anayasalarının bir ürünü. AYM 1960, HSYK ise 1980 darbesinin meyvelerinden.

Onlar, vesayetin son kaleleri olarak görülüyorlar. Bu iki kurumda kast sisteminin kırılıyor olması demek, yargıyı vesayetin kargısı olarak kullanmanın da nihayetine geldiğimiz anlamına geliyor.

Ben artık aşağılanmak, korkutulmak, kovalanmak, kendi vergimle işkence görmek istemiyorum. Paketin içine bakıyor ve heyecanlanıyorum.

Kısaca, ben EVET diyorum.

Taraf, 30.08.2010

No comments:

Followers