Friday, October 15, 2010

Dink sorularına Gül, Atalay, Davutoğlu ve Ergin cevapları

19 Ocak 2007 tarihinde “karanlık” bir suikasta kurban giden Hrant Dink’in arkadaşları Bilgi Edinme Kanunu kapsamında devlete 13 adet soru sormuşlardı.


O 13 uğursuz soruya, 13 cevap geldi.

Bu sorular neden sorulmuştu?

Çünkü AİHM’e, Dink’i bir neo-nazi ile mukayese eden bir savunma gönderilmiş olmasına dair, Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun sarf ettiği “Ruhuma birçok krizden ağır geldi, sindiremedim” ve Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün ise “Hrant Dink maalesef gerekli tedbirler alınamadığı için hayatını kaybetti” sözleri bize mütevazı bir ümit vermişti.

Çünkü suikastın “karanlık” yüzü bir türlü aydınlatılamamıştı. Mahkeme sürecinde Pelitli Şeytan Üçgeni bir türlü kırılamamıştı. Zaten bizzat Başbakan Erdoğan “Biz cinayeti gerçekleştirenleri yakaladık ama asıl arkasındaki güçleri demiyorum” demişti.

Samast-Hayal-Tuncel...

Çünkü bizi adeta bu şeytan üçgeninde hapsetmek istiyorlardı. Sorular, yakıcı içerikleri kadar, Hrant’ın Arkadaşları’nın adalet isyanını dile getiriyordu.

***

Sorulara verilen cevaplar basına “Devlet sus pus”, “devlet cevapsız” şeklinde yansıdı. Bence bu yorum devlete büyük bir haksızlık, devlet bir cevap verdi aslında...

Devlete haksızlık etmeyin lütfen!

Makamlara göre nüanslar taşısa da, genel olarak şu ana soruya cevap aranıyordu: Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu ve son AİHM kararında net ve kesin biçimde zikredilen, Dink suikastında devlet kurumları ve görevlerinin kasıt ve ihmal iddiaları neden yargıya intikal ettirilmedi?

Hiyerarşik gidelim: Cumhurbaşkanlığı’nın cevabı şöyle: “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kamuoyunda paylaşılan endişeleri dile getirdiler, nitekim AİHM kararıyla bu endişelerin yersiz olmadığı anlaşıldı. Anayasa’nın 108. maddesi gereğince yargı organları Devlet Denetleme Kurulu’nun görev alanı dışındadır.”

Bundan âlâ cevap mı olur?

Yanlış değerlendiriyorsam beni tekzip etsin, “Devlet kurumları ve görevlilerinin cinayetteki paylarına dair endişeler paylaşılmaktadır. Zaten AİHM kararı da bu endişelerin doğru olduğunu kanıtlamıştır. Yani ortada en hafif deyimiyle cinayet öncesi ve sonrası devlet ihmali söz konusudur. Anayasa bana bu hadiseye müdahale hakkı vermiyor. Ben de sizin gibi düşünüyorum” diyor Sayın Gül.


Devleti temsil eden en yüksek makamı işgal eden Sayın Gül böyle konuşuyorsa şayet, bu devlet adına bir suç duyurusudur.


Bu okkalı bir cevap değil midir?

***


Yanlış anlamışlığım varsa bu sefer de Sayın Sadullah Ergin beni düzeltsin, istirham ederim. Adalet Bakanlığı “cevabında” şöyle diyor Hrant’ın Arkadaşları’na çünkü:

“Sen taraf değilsin, sorularınız hükümsüzdür.”

Ne ilginç değil mi? Cumhurbaşkanlığı’nın, İçişleri ve Dışişleri Bakanlığı’nın nezaketinden bile yoksun bir tavır bu. Adalet Bakanlığı, ölçmek mümkün olsa –Dink’in cenaze kortejinde yürüyen yüz binler bir fikir verebilir mi size- belki milyonlarca kişiyi temsil eden Hrant’ın Arkadaşları’nı “taraf” kabul etmiyor. AİHM kararı dahi, Adalet Bakanlığı’nı harekete geçirmeye, şapkayı önüne koyup düşünmeye muvaffak kılmıyor.

Peki o zaman Sayın Gül ve diğer bakanlıklar Hrant’ın Arkadaşları’nı niçin “taraf” görüyor?

***

İçişleri Bakanlığı’nı tersinden köşeye yatıran bir sorusu var Hrant’ın Arkadaşları’nın. Varsa bir yanlış, Sayın Atalay’ın da tekzibini memnuniyetle yayımlamaya söz veriyorum. Diyorlar ki, “Mülkiye müfettişleri cinayetten İstanbul Emniyeti’nin mesul olduğunu, altı kişiye soruşturma açılması gerektiğini rapor ettiler. Mahkeme izin vermedi... Eh, mahkeme izin vermediğine göre, Mülkiye Müfettişleri, İstanbul Emniyeti ve altı polise kuru iftira atmış olmalıdır. O zaman neden bu müfettişleri yargılamıyorsunuz?”

El cevap: Müfettişler bilgi ve belgelere göre ön inceleme raporları yazmışlardır. Bu görüşlerinden dolayı müfettişleri sorumlu tutmak mümkün değildir.”

Vay vay vay...

Müfettişlerin bilgi ve belgelere göre ulaştıkları hüküm ve talepler, meğerse sadece “görüş” sınıfına girermiş. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp; bu vesileyle öğrenmiş olduk. Demek “Yahu, şu cinayet hakkında benim müfettişlerim ne düşünüyorlar acaba, acayip merak ettim” deyip, sırf spor olsun diye inceleme yaptırdınız. Askerlere çim yoldurmak gibi, bürokrat boş durmasın, kafasına zararlı düşünceler gelmesin diye herhalde.

***

Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği cevabı nedeniyle Sayın Davutoğlu’nun ruhunun yeni krizlere tutulmuş olması gerekiyor son birkaç gündür. Bakanlığın AİHM’e gönderdiği neo-nazi savunması için “mevzuatımıza bir aykırılık tesbit edilmedi” cevabı verilmiş çünkü. Adalet Bakanlığı ile baş başa verip, gerekli incelemeler yapıldıktan sonra savunma AİHM’e gönderilmişmiş.


Sudan Dışişleri Bakanı ile yaptığınız görüşmeden sonra bir iki dakika vakit ayırıp ne olur beni yalanlayın Sayın Davutoğlu. Bu cevap AİHM savunmasının arkasında durmak, Dink’e yapılan bu saldırıya bir kez daha sahip çıkmak değil midir? Hangi Davutoğlu’ya inanalım? Siz hangisisiniz? Dink’i bizzat tanıyan, ölümünden acı duyan, AİHM savunması nedeniyle ruhu daralan Davutoğlu mu, yoksa o savunmada zuhur eden “devlet”in hizmetindeki Davutoğlu mu?

***

Gerçekten de devlet sus pus değil ve bu devletin verdiği cevaplar, Hanefi Avcı’nın Dink cinayeti için söylediğinden farklı değil:

“Cinayetin tüm failleri belli, siz neyi zorluyorsunuz!”

Devlete haksızlık etmeyin lütfen!

Taraf, 14.10.2010

No comments:

Followers