Monday, October 04, 2010

Bahçeli'nin gönderilme korkusu veya iyileşmek

MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin TBMM’nin yeni yasama yılının açılış gününde Kars yakınlarındaki Ani Antik Kenti’nde bulunan Surp Asdvadzadzin Katedrali’nde (Meryem Ana Kilisesi) partililer ve beş bin kişilik çoğu Azerbaycan ve Nahcivan’dan gelen Azeri soydaşlarla namaz kılması AK Parti ile MHP arasında bir “sureler” savaşına neden oldu.

1064’te Bizans’ın elinden alınan ve Alp Arslan’ın ilk namazını kıldığı bu mabet Fethiye Camii olarak anılıyor. Alp Arslan’ın katedralin haçını söktürüp, üzerine basılması için kilise girişine koydurduğu rivayet edilir. Bu tepki, Bizans’tan çok çekmiş ve Alp Arslan’la ittifak yapıp Türklere Anadolu’nun kapısını açmış Ermeni prenslere değil, tabii ki Bizans’a yönelikti. Ne semboliktir ki, MHP’lilerin Ani’de namaza durduğu gün, Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nin de 100 kiloluk haçı yerine konuyordu. Sayın Bahçeli de zaten bu eyleminin Sümela Manastırı ve Ahtamar’da yapılan ayine tepki olduğunu gizlemiyor, bunu gerçekleştiren AK Parti hükümetini ağır bir dille eleştiriyordu. Konuşmasında, bence “tarihî” önemde bir söz sarf etti Bahçeli. Bu söz, hem eski Türkiye’nin, hem de milliyetçilikten büyük zarar görmüş pre-muhafazakârlığın önemli bir hastalığını teşhis ediyordu. Şöyle dedi Bahçeli:

“Bin yılda oluşmuş harcı, birileri ayrıştırsın diyerek ve geldiğimiz yere bizi geri göndermek için sürekli pusuda bekleyenler sırf alkışlasın diyerek Anadolu’ya gelmedik.”

Bahçeli’nin referandum yenilgisinin hırçınlığı ile yaptığı bu lapsus, tam da Türkiye’nin, Türklerin bugün AK Parti ile terk ettiği bir kompleks aslında.

Geldiğimiz yere geri gitmek... Kovulmak. Vatan, ev, yurt olarak önce “Türklerin” bir türlü görmedikleri bir toprak parçasından sökülmek...

Bu yakıcı his, uzun bir fetih ve iktidar döneminden sonra, hasta adam haline gelen, çok kısa sürede dört milyon kilometrekare toprak kaybeden Osmanlı’yı kurtarma, hatta onu eskisinden daha muzaffer yapma hayaline kapılan İttihat ve Terakki’nin Balkan Harbi hezimetindeki haletiruhiyesiydi. Türkler, gün be gün “geldikleri yere” çorak ve bozkır Orta Asya’ya doğru geriletilmekteydi. Balkan Harbi’yle birlikte Edirne bile düşmüş, Payitaht tehlikeye girmiş, Anadolu’nun kuytu derinlikleri Türklerin Orta Asya’dan önce tutunacakları son sığınak olmuştu.

Ama orada da Ermeniler vardı!

Bismarck’tan beri Rusların himayesi altında olduğu varsayılan Ermenilerden Almanya nefret ediyordu. II. Wilhelm’in hazırlattığı “Osmanlı Siyaset Belgesi”nde, Almanya’nın Hıristiyan halkların hamisi olamayacağı belirtiliyor, Abdülhamit’in yaptığı Ermeni katliamlarına karşı Alman sefirlerinden rapor bombardımanına tutulan Alman Dışişleri’ne, Alman yüksek ideali için Osmanlı’nın asla rahatsız edilmemesi gerektiği talimatı veriliyordu. Hatta, Rusların sıcak denizlere inmesi yönünde tehdit görülen Ermenilerin her türlü göçertilmesi de iyi olurdu.

Yani Tehcir, İttihat’ın orijinal bir keşfi değildi. 1880’lerden beri Osmanlı Sarayı’na Kayzer’in üfürdüğü bir öneriydi.

Bahçeli’nin, kendi Balkan hezimeti olarak hissettiği Referandum’dan sonraki bu hırçınlığı, bir asır öncesini ışık hızıyla bugüne getirdi. Korku, öfke ve geri gönderilme korkusu...

Ancak Sayın Bahçeli’nin görmeyi reddettiği şey, muhtemeldir ki, 2011 genel seçimlerinde de tekrarlanacak hezimetin, tam da Türkiye ve Türklerin bu kompleksten kurtulmaya başladığını anlayamamasından ileri geldiği. Yani Bahçeli, doğru analiz ettiğinde kendisini ve partisini kurtarabilecek bir ilacı, ağzından kusuyor.

Çünkü Türkler, Müslümanlar, gün be gün artan bir ivmeyle evlerini benimsiyorlar. Tahayyül ve algılarında yerleşik bir yaşama geçiyorlar, iyileşiyorlar.

O nedenle kentlerimiz güzelleşiyor, güzelleşecek. Çünkü “kiracı hisseden” Türk ve Müslümanlar, bilinçdışlarında çöreklenmiş bu korkularından kurtuldukça, çevrelerini bir düşman malı gibi değil, kendi öz yaşam alanları olarak görüyorlar. Göreceksiniz, briket denizlerinden oluşan, bakımsız, zevksiz gri kentler, kasabalar, köyler ve tüm Anadolu, gün geçtikçe derlenecek toparlanacak, geri gönderilme korkusu etkisini yitirdikçe, yerleştikçe...

“Ermeni” sözü de işte bu yüzden “Türklerin” tam da bu korkusunun konsantre olduğu bir nefret objesidir. Yanılmayın, Ermeniler hiçbir zaman aşağılayıcı bir ırkçılığa maruz kalmamışlardır. Kokan, pis, cahil aşağılamalarına Ermeniler hedef olmamışlardır. Ermeniler daha çok “içimizdeki akıllı, soylu düşmandır.” Kültürleri yüksektir. En azılı Ermeni düşmanı bile Ermenilerin kadim kültür ve medeniyetini kabul eder. İmrenilen, örnek alınandır Ermeni. O tarımı, inşayı, ticareti en iyi yapandır. Onlar gidince fakirlik ve zevksizlik gelmiştir. Aynen bunları söyler birinci sınıf Türk ırkçısı Ermeniler hakkında. Hatta, özel hayatında, iş ilişkilerinde mümkünse Ermeni arar bulur ortaklık yapmak için.

Oysa gerçek ne o, ne de budur. Bir Ermeni de yeteri kadar aşağılık olabilir yeri geldiğinde. Ben bu tür yüceltmelere pozitif ırkçılık diyorum. Birisi bana “Siz Ermeniler ne kadar çalışkan, üretken, ahlaklı bir halksınız” dediğinde, berime bakmadan kaçıyorum; arkasından kardeşi, öfke gelecektir çünkü.

Türkiye Balkan hezimetinin haletiruhiyesinden kurtuluyor artık. Türkler Anadolu’ya yerleşiyor, evsahipliğini hazmediyorlar. Bu harika bir şey. Bunu yapamayanlar, bir türlü yerleşememenin rahatsızlığı ile hep geldikleri yere gönderilme kâbusları görecekler.

Taraf, 04.10.2010

No comments:

Followers