Monday, October 11, 2010

Başbakan’a ilk taşı günahı olmayan atsın

Türkiye’de Kürtlerin anadil sorunu söylemi ile Başbakan Erdoğan’ın Şansölye Merkel’e Almanya’da yaşayan Türklerin anadillerini öğrenme hakları üzerine sarf ettiği sözlerdeki çelişki, dünkü Taraf’ın manşeti ve Ahmet Altan’ın yazısında çok net biçimde deşifre ediliyordu.

Erdoğan, haklı bir şekilde Türklerin anadillerini öğrenmeleri halinde, Almancayı daha kaliteli bir biçimde öğrenebileceklerini söylüyor, asimilasyona karşı çıkıyor, Şansölye Merkel de Erdoğan’ı “Kesinlikle katılıyorum” diyerek onaylıyordu.

Bu sözlere nasıl karşı çıkılabilir ki? Bu çağda, hangi sorumlu devlet yöneticisi doğrudan hak ve özgürlükler alanına giren bir talebin karşısında pozisyon alabilir? Dünyada ve Türkiye’de söylem üstünlüğü artık özgürlüklerden yana. Toplumsal barışın sigortasının, geçen yüzyılın pratikleri gibi farklılıkları tehdit görüp budamak-kazımak değil, onları yüceltmek olduğu ağır bedeller üzerine inşa olmuş kadim tecrübe ile sabit artık.

Ama Erdoğan aynı temel hakkı, Türkiye’de farklı, Almanya’da farklı, Türkler için farklı, Kürtler için farklı algılıyor. Bunun açıklaması ne olabilir?

Tabii, yukarıda bahsettiğim geçen yüzyıldan kalan ideolojik artıkların, hâlâ bilinçdışımızda ve devlet geleneğinde varlıklarını sürdürüyor olmaları en temel neden. Anadil konusu doğrudan Kürt sorununa bağlı ve verilecek “tavizlerin” ülkeyi hızlı bir bölünmeye götüreceğine dair refleks hâlâ güçlü.


Tıpkı başörtüsü konusunda gündeme gelen “kamusal alan” tartışması gibi...


Tıpkı Alevilerin zorunlu din dersine Danıştay ve AİHM kararlarına rağmen tabi kılınmaya devam etmeleri, Anadolu’da neredeyse camisiz Alevi köyü kalmamış olması gibi...

CHP lideri Kılıçdaroğlu üniversitelerde başörtüsü yasağının bir hak ihlali olduğunu kabul ediyor. Çünkü yukarıda bahsettiğim söylem üstünlüğü, CHP gibi devletçi bir partinin içinde bile kırılma yaratacak bir ağırlığa ulaştı. Bu söylem üstünlüğü kolay elde edilebilen bir şey değildir. Yılların mücadelesinin ürünüdür ve değişim önce söylemin kimyasında ve meşruluğunda verilen kavganın kazanılmasına bağlıdır.

Söylem üstünlüğü özgürlüklerden yana geçmiştir, ama süreç henüz tamamlanmamıştır. Yaşanan çelişkiler, şüphesiz ara dönemlerin amorf karakterinden kaynaklanıyor. İstibdat dönemlerinde uygulanan böl-yönet ve şiddet uygulamaları sadece siyaseti, yargıyı değil, toplumun kendisinin de kimyasını altüst etti çünkü.

Erdoğan’ın bu net çelişkisi, toplumda da karşılığını bulmuyor mu? Zorunlu din dersinden ve Diyanet’in Sünni tahakkümünden mustarip Alevilerin büyük bir kısmı, demokrasi ve çağdaşlık bayrağını kimseye kaptırmayan Kemalist kentliler aynı zamanda başörtüsü yasağının devamından yanalar. Öte yandan, zorunlu din dersinin kaldırılarak seçmeliye ve içeriğinin de objektif bir dinler tarihine dönüşmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda tüm dinlerin eşit temsil edilmesi, dev bütçesinden Alevilerin, Hıristiyanların, Musevilerin eşit pay alması halinde Sünni muhafazakârların bundan ne kadar hazzedeceği de ayrı bir konu.


Bir yanda güvensizlik varsa, diğer yanda da imtiyazların kaybedilme korkusu var. Bu durum bir özgürlük talebini, diğer kesimin tepkiyle karşılamasına yol açıyor. Kimsenin ilke olarak karşı çıkmayacağı en temel haklar, birer tehdit olarak algılanabiliyor. Alevilerin, Kürtlerin, başörtülülerin talepleri ya karşılanmıyor, ya da düzenlemeler eksik yapılıyor veya engelleniyor.

Tamam, siyasete, siyasetin en başat rolünü oynayan büyük partilere büyük sorumluluk düşüyor. Ama halk olarak bizlerin de şapkamızı önümüze koymamız gerekmiyor mu? “Başkalarının” özgürlüklerinin kısıtlanması ve “onların” acı çekmesini, kendi yaşam biçimimizi sürdürmenin garantisi görme ahlaksızlığına kapıldığımızı kabul etmek gerekmiyor mu?

Biz böyle kaldıkça, siyasetin de buna göre dizayn olacağını, siyasi partilerin de ancak tabanları kadar özgürleşebileceğini, taban desteği ve baskısı olmadan kalıcı demokrasinin tesis olmayacağını keşfetmenin zamanı gelmedi mi?

Eğitim şart demeye getirmiyorum. Bilakis, İngilizce unlearning denen deneyimi yaşamak, yani öğrendiklerimizi, bize belletilenleri unutmak, ezberleri bozmak, ruhumuzda konut kurmuş faşistlerle, ırkçılarla, yobazlarla, konformistlerle, darbecilerle, haramilerle yüzleşmemiz, hatta tövbe etmemiz gerekiyor bizim.

Düne göre hiçbir mazeretimiz yok artık. Müslüman’ın da, Alevi’nin de, solcunun da, ülkücünün de, kemalistin de artık hiçbir mazereti yok. Kendi aydınlanmamızı yaşadığımız günlerdeyiz. Tüm kirli çamaşırlar ortaya bir bir dökülüyor, karanlıkta olan ışığa geliyor. İsa’nın dediği gibi kör olsaydık günahımız olmazdı ama şimdi “Görüyoruz” dediğimiz için günahımız duruyor.

Erdoğan’ı Almanya’da farklı, Türkiye’de farklı kılan da bu. Sözüm sadece Erdoğan’a değil, çünkü o, bir yerde bizim ortak hikâyemizi anlatıyor.

Taraf, 11.1.2010

No comments:

Followers