Sunday, December 19, 2010

Büyük kovuluş

Kovulmaktan bahsetmiştik geçen pazar.
İnsanın “kibir” şeklinde tezahür eden kovulmaya verdiği tepkiden.
Nereden kovulduğunu bile hatırlamayan esir hafızalarının onları hep rahatsız etmesinden.
“Evine dönmelisin, hakkını aramalısın” diyen o iç sesten.
Çarelerden hiç bahsetmedik.
Çünkü en zoru da o.
Çarelerden uzak durmak ve bir çarenin olduğunu bilmenin kurak sıkıntısı...
İnsanı hep kovulmuş tutar, hep yasta ve sürgün tutar.

***

İnsanoğlu bir kovulmayla düştü bu dünyaya.
Cennetten düştü.
Cenetten kovuluşun, pagan mitolojiler dahil üç dini de içeren benzer kurgusu, bize bir şey anlatmalı.
O da aslında hepimizin dönecek bir yeri olması gerektiği fikrine bu kadar ihtiyaç duyulması.
İnsanoğlu kovula kovula sürekli yer değiştiriyor bu dünyada.
Adem ve Havva’yla başlayan kötü kaderimiz hiç değişmedi.
Sürekli yer değiştirdik.
Nuh ve Lut’la kıyamete, Musa ile vaadedilen topraklara, İsa ile önce Mısır, sonra gökyüzüne, Muhammed’le de Mekke’den Medine’ye...

Yahudiler dünyanın her yerinden kovuldu, Müslümanlar Endülüs’ten. Siyahlar sonu gelmeyen gemilerle okyanusun ötesine kovuldular esir olarak. Kızılderililer vadilerinden, dağlarından, ruhlarından kovuldu. Çerkesler dağlık ülkelerinden, Ermeniler Anadolu’dan, Filistinliler evlerinden kovuldu.

Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu, kendi evinde onurlarıyla yaşamaya çalışan Kürtlerin dramıdır. Bir buçuk milyon Kürt yakılan köylerinden kovulmuşlardır. Büyük şehirlere savrulmuşlar, acı çekmeye mahkum edilmişlerdir.

***

Beş bin yıllık uygarlık tarihi, dünyanın yaşına orantılığında “bir an” gibidir. Bu beş bin yılı dünyanın yaşı üzerine ekleseniz, yıkılan İkiz Kulelerin üzerine bir bozuk para koymuş olursunuz, o kadar

Ve bu kısa “anı” hızlı çekimle oynatma imkanınız olsa, ya da yansıdığı uzayın boşluğunda onu yakalama...

İnsanları hep hareket halinde görürsünüz. Öbek öbek, boy boy, millet millet, çoluk çocuk...

Tozlu, çamurlu, gri yollarda tek bir kederli yüze dönüşür o kalabalıklar.
Ölümün yüzüdür o.
Kovula kovula ölümün kıyısına gelirler. Bir kocaman kıllı bir el iter arkalarından.
Acılı sürgün biter.

***
Ama bir de çareler var değil mi?
Bu dünyada, çaresiz, fakir, yalnız insanların ölümü çare, deva olarak görmelerini önlemek de mümkün.
İnsanların o son yolculuğuna, bu dünyada sevgiye, aileye, zevke, eğlenmeye, çalışmaya, yaratmaya doydukları yaşlılık yatağında çıkmalarını sağlamak da mümkün.
Birarada yaşamak mümkün.


Türkiye artık böyle güvenli bir yer olmalı.
Türkiye insanların sürgüne değil, yurdun her güzel ve güvenli yanına gezmek için hareket ettikleri bir yer olmalı.
Herkes “Ne mutlu buralıyım” diyebilmeli, her kim olursa olsun.
Türkiye artık insanların kendi vatanında gurbete çıktıkları bir yer olmamalı.
Beyaz Toros’lu şeytanların evlat avladıkları, can aldıkları, insanların kuytu köşelerde birbirlerine felaket fısıldadıkları bir cehennem olmamalı artık bu ülke.

Benim devleti bekleyecek halim yok doğrusu.
Ne AK Parti’nin daha demokrat olmasını, ne CHP’den özgürlükçü, kemalizmle hesaplaşmış bir muhalefet çıkmasını, ne Ergenekoncu “Sol”un toparlanmasını, ne de üçüncü yolcu şımarıkların yola gelmesini bekleyecek sabrım var.

Çare ne o zaman?
Muhabbet.
Daha çok iletişim, daha çok cesaret, daha çok merak.
Birbirimizi kendi inlerimizde ziyaret edecek, karşımızdakilerin hikayesini merak edecek ve onları dışarı davet edecek cesur yüreklere ihtiyaç var.
Ama en zoru da, sanıldığının aksine, kendi hikayeni anlatabilme cesareti.
Siyaseti de muktedirleri de alt edecek şey, onları yönetecek denli güçlü bir sosyal ilişkiler ağı olmalı.
Güçlü, birbirleriyle ilişki içerisinde, sürekli diyalog ve eylem halindeki “küçük ve sıradan insanlar” bu ülkeyi değiştirmeli.
Değişim bu sefer tepeden değil, aşağıdan yukarı gelmeli.
Barışı, birbirimizin hakkına sahip çıkarak muktedirlere dayatmalıyız.
Kardeşime dokunma diyebilme cesaretini gösterebilmeliyiz.
En çok da, kendi “cemaatlerimizde” yalnız kalma, aykırı ses olma şovalyeliğini göstermeliyiz.
Demokrasi çabamız, iktidardan zalimlik yapma tekelini ele geçirme saplantısına kaymamalı.
Tektipleşmeyi sığınak olarak görmemeli, başkasının kendisi gibi yaşama hakkının bizim özgürlük güvencemiz olduğunu hazmetmeliyiz.
Bunu ancak birbirmizi daha çok tanıyarak, kopan ilişkilerimizi onararak, mağduriyetimizi sürekli kutsamak yerine, barışı anonimleştirerek başarabiliriz.

Bakın o zaman nasıl değişiyor siyaset de, ordu da, bürokrasi de.
Düne kadar bizden hesap sorulamazdı, çünkü kapandığımız inlerimizde kördük, sağırdık, çaresizdik.
Ama artık görüyoruz, biliyoruz, duyuyoruz.
O zaman artık bu ülkede yaşanan her zalimlikte bizim de sorumluluğumuz var.
Sürgünden kurtulmanın tek çaresi, kendi sorumluluğuna yerleşmektir.

Taraf, 19.12.2010

1 comment:

Anonymous said...

Bugun 6 da Turk ve Ermeni diyalog grubumuzun toplantisina katilacagim. Bu benim icin ilk. Henuz bir fikrim yok nasil olacagi konusunda ama sanirim katilimcilarin durusuna bagli.
Yaziniz okuduktan sonra paylasmak istedim Iste buyrun ayni sayfadayiz.

Followers