Sunday, December 26, 2010

Comprachico’nu tanı belki çok geç değildir

İktidar hiçbir zaman halkları doğrudan karşısına aldığında muvaffak olamadı.
Roma her isyanda, kentten dışarı çıkan anayolların kenarlarında on metrede bir, bir isyancıyı çarmıha gererdi. Elektrik direği gibi, kilometrelerce uzardı o çarmıhlar dizisi. Kentleri kentlere bağlardı.
Yine de yıkılmaktan kurtulamadı.

***

Zorbalık ve güç, ince bir dal gibi kırılıverir, eğer kendini iyi kamufle etmemişse.
Nitekim iktidar teknolojileri de bu önemli bilgiyi modern çağlarda keşfetti.
İktidarı insanın içine bir saatli bomba gibi koymayı...
İktidarın arzularını kendi arzusu, kendi kararı sanmayı...
Halkın, kitlelerin en biriciklerini bizzat kendi elleriyle boğazlamalarını...
Bunu da bizzat yine modern ve yeni birşey olan “ideolojilerle” yaptı.
Milliyetçilik, ulus devletin sıvası olarak icat edilip dinin yerine monte edilince, bıçağın diğer keskin ucu zayıfları, hamisiz kalanları doğramaya başladı.

***

Michel Foucault tarihi kazan bir arkeolog gibi, insanı bir robot haline getiren, onu köle etmek için ruhuna yerleşen iktidar teknolojilerini çok iyi anlatır eserlerinde, deşifre eder.
Deliliğin Tarihi’nde buna direnenlerin, nevi şahsına münhasır olanların, krak çıplak diyerek içlerine saatli bomba konmasına müsade etmeyenlerin nasıl “deli” diye akıl hastanelerine kapatıldıklarını anlatır.

İnancın karşısında modern zamanların mesihi gibi yerleşen bilim ve bilimadamlarının, bizzat bir iktidar aygıtı olarak kitlelerin vahşi ama üretken tüm muhalif potansiyelinin traş edilmesinde zelil bir görev üstlendiklerini bilmek gerekir.

Akıl hastalığı kodeksi ince bir kitaptan, kısa sürede Kutsal Kitabı sollayan bir kalınlığa ulaşır. Akıl hastalığı çeşitleri allahın her günü artar da artar. Bilimadamları halkta yeni arazlar keşfettikçe, kitle kendi kendine teslim eder hırçınlarını, asilerini, seyrelir muhalif düşünce.

***

Geçenlerde dostum Serdar Kaya’nın “Endoktrinasyon ve Türkiye’de Toplum Mühendisliği” kitabını okurken, epeydir unuttuğum bir sürü önemli bilgiyi hatırlama imkanı da buldum. Böyle ezber bozucu kitaplar, tıpkı antivirüs programları gibi, içinize sızmış iktidar virüslerini yakalamanız için enfes bir imkan sağlıyor.

Öncellikle kapakta kullanılan 60’lı yılların Hara Kiri dergisinin “Ordu size bir iş bulur” adlı sayısı enfes olmuş. Karanlık görünümlü, fötr şapkalı orta yaşı geçkin bir erkek, mengeneye sıkıştırılmış bir genç elini büyük bir eğe ile törpülüyor. Parmaklar, ilk boğumlarına kadar törpülenmiş, kanlar akıyor. Müthiş.

Bizim 68 kuşağı orduyla kırıştırıp sivil Meclis’e karşı darbe yapma peşinde koşarken, gerçek 68 ruhu Fransa’da böyle yekten, kökten bir iktidar hiçlemesini gerçekleştiriyordu.

Yahu, bir memlekette her şey mi bu kadar sahte olur? Neyse...

Kaya, yukarıda biraz anlatmaya çalıştığım toplum ve birey mühendisliğini incelerken, Victor Hugo’nun Gülen Adam (The Man Who Laughs) adlı romanından bir parça aktarıyor.
Hugo kitabında Comprachico adını verdiği 17. yüzyılda çocuk ticareti yapan kişileri anlatıyor. Comprachico’lar, aslında çok ama çok uzun zamanlar önce Çin’de icra edilen bir “sanat”ı taklit etmektedirler.
Hugo’nun ağzından aktaralım:

“... Bir çocuk iki ya da üç yaşında alınır ve az çok grotesk bir şekle sahip olan bir porselen vazoya konur. Vazonun altı ve üstü açıktır ki, çocuğun kafa ve bacakları dışarı çıkabilsin. Vazo, gündüzleri dikey olarak tutulur, geceleri ise çocukların uyuyabilmesi için yatay hale getirilir. Bu şekilde çocuk gelişemeden büyümeye ve sıkıştırılmış et ve çarpılmış kemikleriyle yavaş yavaş vazonun dış kıvrımlarını doldurmaya devam eder. Bu şişelenmiş gelişim birkaç yıl sürer. Bir noktadan sonra bedeni hasar düzeltilemez hale gelir. Bu aşama geçildiğine ve bir canavar üretildiğine kanaat getirildiğinde, vazo kırılır ve çocuk dışarı çıkar. Artık ortada kap şeklinde bir çocuk vardır.”


Hugo, konuyu analiz ederken şunları söylüyor: “İnsandan bir oyuncağın başarılı olabilmesi için ona erkenden el atmak gerekir. Bir cüce henüz küçük iken şekle sokulmalıdır. (...) Bu nedenle de böyle bir sanat doğdu. Bir insanı alıp canavar haline getiren terbiyeciler ortaya çıktı. (...) Terbiyeciler, Tanrı’nın ahenk koyduğu yere, biçimsizlik, mükemmel bir resim koyduğu yere ise bir karikatür koyuyorlardı. Ancak uzmanların gözünde mükemmel olan karikatürdü.”

Günümüzde insan terbiyecileri açıktan açığa bu yöntemi kullanmıyorlar. Bizi çocuk halimizle alıp bir vazonun içine yerleştirip bedenimizi şekillendirmiyorlar. Tıpkı emperyalistlerin ordularını sömürgelerin üzerinde salmaktan vazgeçtikleri, onları çokuluslu şirketler ve onursuz siyasilerini satın alarak uzaktan sıfır maliyetle yönettikleri gibi.

Ay Rand, çocuk tacirlerinin yerini alan eğitim sistemine velilerin artık kendi elleriyle teslim ettiklerini söylüyor. Artık hedef beden değil, ruhları, zihinleri ele geçirmek. Onlar terbiyeciler gibi suç işleyen yaratıklar değil, işlerini açıktan yapıyorlar.

Artık vazolar yok, ordular, okullar, hastaneler, hapishaneler var. Çocukları vazoya değil, itaat eden topluma uyduruyorlar.

Taraf, 26.12.2010

No comments:

Followers