Sunday, January 30, 2011

Kemal Kılıçdaroğlu ve Can Dündar’ın özlemi


Ekşi Sözlük’te Mısır’daki halk ayaklanması üzerine sayısız başlık açıldı. Bir tanesi ise “İslami ayaklanmaya özenen Kemalist” adını taşıyordu. İşte size birkaç entry...

– mısır’da halkın neden ayaklandığının idrakine varamadan türkiye’de biz böyle bir ayaklanma yapsak bizi de destekler misiniz diye soran kemalisttir ayrıca kendileri. sonra mısır’da destekliyorsunuz burada niye desteklemiyorsunuz diye de bi şeyler söyler. biri bu kemalisti dürtmeli, rüyadan uyandırmalıdır. yazık ki her ayaklanmayla ayaklanacaklarını sanıp hırsını klavyeden almaktadır. (bana dilemma lan.)

– şu arap dünyasındaki olaylardan sonra sıkça karşılaşılan bir tür insan işte. mısır’da, Atatürk sevgisi bilinen enver sedat’ın veliahtı hüsnü mübarek’e karşı ülkenin en büyük muhalefet örgütü olan müslüman kardeşler önderliğinde ayaklanma yaşanıyor, angut kemalist yahut kemalist angut diyor ki “darısı başımıza, keşke bizde de olsa” bizde zaten oldu canım; 2002’de, 2007’de sandıkta oldu, haziran’da yine olacak, merak etme. Tekel müşterileri sizi. (dengizik.)

Bu başlık 28 ocak günü açılmış. Tesadüf, aynı gün, gazetelerde Meclis Adalet Komisyonu’nda yer alan CHP’li 10 vekilin bir bildiri yayınladığı haberleri var. 10 CHP’li vekil, halkı AKP nazizmine karşı direnişe çağırıyor. Atilla Kart “Bu yapı içinde, bütün unsurları, anayasal ve meşru zemin içinde direnmeye ve muhalefete çağırıyoruz. Söylediğimiz budur: Bunun yol ve yöntemleri, vurmadan kırmadan, meşru zeminlerde her zaman için demokrasilerde bulunur” diyor.

Süheyl Batum’un 50 bin kişiyle Silivri’ye yürüme projesi ile ne kadar uyumlu değil mi?

Evvelki akşam Facebook’a İstiklal Caddesi’nde elinde içki şişeleri bir grubun meydana doğru yürüyüşe geçtiği haberi düşüyor.

“Özgürlükçü liberallerin” başına gelecekleri keyifle izleyeceğini söyleyen Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Tansel Çölaşan da aynı konuşmada Cumhuriyet mitinglerini yeniden düzenleyecekleri müjdesini veriyordu.
Burdur’da konuşan Başbakan Erdoğan ise, CHP’li vekillere “eşkıya mısınız siz” diye çıkışıyor, “sokak sokak, mahalle mahalle direniş” çağrısı hakkında Kılıçdaroğlu’ndan acil açıklama talep ediyordu.

Açıklama geldi ama Erdoğan’ın umduğu gibi değildi. Milliyet’te Kılıçdaroğlu’nun konuştuğu Can Dündar, adeta ‘yöntem’ önerircesine “Paşa [İnönü], Tahkikat Komisyonları kurduran Menderes’e ‘Demokratik rejimi baskı rejimine çevirirseniz ihtilal millet için meşru hak olur’ demişti” deyip gol pasını Gandi’nin ayaklarına uzatıveriyor.

Can’ı rahatlatan cümle Gandi’nin ağzında zaten hazır: “Evet, aynı durum.. hatta daha ağır. Menderes’in son döneminde bile yaşanmayan baskılar yaşanıyor. Böyle bir baskı varsa baskıya direnmek haktır...”
Bir siyasi parti lideri halka sokağa dökülün çağrısı yapıyor, bir gazeteci de ona çanak tutuyor, ürkütücü...

Durum 1960’lardan daha vahimse, 1960 “ihtilalinde” Menderes ve partisine verilen cezanın da nispi oranda arttırılması gerekir, değil mi? Erdoğan ve iki bakanının asılması kifayet etmez herhalde! Tüm AK Partilileri hal etmek daha hakkaniyetli olur. Acı çeken özgürlükçü liberaller için de ülkenin münasip meydanlarına cam kabinler konur. Tansel Çölaşan ve şürekâsı seyredip bol bol zevk alsınlar diye...

Lakin, son referandumda bu pakete yüzde 58 destek çıktığına, AK Parti’nin oylarının yüzde 47, CHP’nin ise yüzde 23’lerde olduğuna göre, ulusalcıların temenni ettiği “halk ayaklanması” biraz zor görünüyor. Temenni edilen ne o zaman?

Muradları Ekşi Sözlük’teki başlıktan daha incelikli değil. Tunus’taki, Mısır’daki kargaşanın rüzgârı (nasıl olacaksa) buraya da gelsin. Sokaklara binlerce kişi dökelim. Kaos olsun. Eh, mesajı alan Ergenekon’un hazır kıtaları da birkaç kanlı eylem koydu mu, alın size mis gibi seçim, pardon darbe atmosferi.
Ayıp desem hafif kaçar, ağırına ise terbiyem müsait değil.

Bu noktada Başbakan Erdoğan’a bir başlık açmazsam içime dert olur.
Sayın Başbakan bence bu durumu önemseyin.
Bu küçümsenmemesi gereken bir tehlikedir.
Abuk subuk tartışmalar yaratıp darbe heveslilerinin değirmenine su taşıdınız.
“Sahici Erdoğan” zücaciye dükkânına giren fil gibi bir sürü şeyi kırdı döktü.
Bir türlü anlamadığınız bir şey var.
Sayın Arınç’ın dediği gibi, İttihatçılık hâlâ diri halde uygun zaman kolluyor. Soykırımcı, faili meçhulcü, suikastçı, darbeci gelenek, sizin mehter marşına benzer hamlelerinizle bu ülkeden kazınmaz. Onlarla uzlaşamazsınız. Onlar evsahibi, Almanya’dan oğlu geldiği anda sizi önce bir güzel sopalar, sonra da kapı dışarı eder.
Seçim hesabıyla ortamı germek, oya güvenip vesayeti küçümsemek size pahalıya mal olur.

Bir tuzağa daha düşmemeniz için uyarıyorum: Başkanlık sistemini anayasa tartışmalarının önüne koyarsanız ve gerginliği arttırıcı söylemlerinize devam ederseniz darbecilere en büyük iyiliği yaparsınız.
Öncellikle sizi destekleyen tabanınızı aldatmış, daha da vahimi, ortamı darbelendirmek isteyenlere sağlam bir gerekçe vermiş olursunuz.

Evet, biz “bir avuç aydın”ın oyuyla seçilmiyorsunuz ama, aklın yolu da birdir değil mi?
markaresayan@hotmail.com

Taraf, 31.01.2011

Öteki hayat


Yıllar evvel çok sevdiğim bir dostumu kaybetmiştim.

Bir dost kaybının en kahredici biçimiyle gerçekleşmişti bu acı olay.

Arkadaşım, lüks bir otel odasında, kendini asarak intihar etmişti.

Kendimi gecenin bir yarısı sokağa atmış, soğuk havada çılgınlar gibi, bağrım açık yürümüştüm caddelerde, hiç unutmam.

“Öteki hayat” ilk defa kendi sınırını ihlal edip ve parçalayarak benimkini, hayatıma tecavüz etmişti.

Hep başkalarının öldüğü, öldürüldüğü, başkalarının evlerinin, köylerinin yakıldığı, başkalarının açlık çektiği, başkalarının tecavüze uğradığı, aşağılandığı, bedenini, ruhunu satmak zorunda kaldığı o “öteki hayatlar...”.

Neden bilmiyorum, Şanlıurfa Hilvan’da, yedi kızkardeşin gölette boğulması hadisesinin adlî boyutu ile ilgili haberi okurken, bu olay geldi aklıma...

Önce kızkardeşlerden biri suya kapılıyor, sonra onu kurtarmak için bir diğeri, sonra ötekisi, sonra diğeri, diğeri, diğeri ve diğeri...

Hepsi birden boğuluyorlar.

Konya’nın Kulu İlçesi’nde o fakir Kürt ailesinin dört çocuğunun birden oynamak için girdikleri soğutucunun içinde hapsolup boğulmaları gibi...

Ancak öteki hayatlarda vuku bulabilecek türden, gerçeküstü, mantıksız!

Yedi kızkardeşin ailesinin DSİ’ye açtığı mahkemede yargıçlar diyorlar ki, “Yüzde yetmiş aile kusurlu, tazminatın yüzde otuzu ödene. İki yaşındaki çocuk için ise zırnık verilmeye!”

Bence de yargıçlar haklı, doğru ya, “Öteki hayat”ta geçerli olan kurlara göre, fakir bir köylü bebesine kaç para harcanmış olabilir ki, iki yıl boyunca?

Ama kazadan sonra gölet etrafında bir sürü önlem de alınıyor, barikatlar, uyarı levhaları, onlar ayrı...

Bir de beş yaşındaki Âdem vardı değil mi? Hakkâri’de polis panzerinin ezdiği Âdem Yiğit... İçişleri Bakanlığı aleyhine açılan tazminat davasında yargıçlar ailenin 50 bin TL tazminat talebini “Küçük yaşta ölen birisinin anne ve babaya vereceği üzüntü ile belirli bir yaşa ve sosyal konuma gelmiş birisinin ölümünün vereceği üzüntü bir olamaz” diyerek reddetmişti.

Yani Hilvan ve Hakkâri örneklerinde bir çocuğun maddi ve manevi değeri sıfır olarak zabıtlara yansıyordu.

“Öteki hayat...”

“Öteki adalet...”

“Öteki vicdan...”

***

Bu iki olay nedense intihar eden arkadaşımı hatırlattı bana.

“Ötekilerin” dünyasında geçiyor olmasından herhalde.

***

Ben büyük şehir çocuğuyum.

Hayatımda hiç aç kalmadım.

Hiç elbisesiz olmadım.

Hiç dayak yemedim.

Kendime ait özel odam oldu hep.

Ailemden kimse öldürülmedi, evim basılmadı, polis yüzü görmedim.

Gazetelerde okuduğum o feci hikâyelere de hep biraz mesafeli oldum.

İnanmadım değil, deli miyim? Oluyordu onlar da...

Ama sanki başka bir dünyanın insanlarıydılar.

Tam olarak da gerçek değillerdi ve tüm bunlar benim değil onların başına geliyorsa, biraz da suçlu...

Varlıkları muğlâktı. Bir görünüp bir kaybolan kararsız gölgeler gibi...

Hayatı hep böyle korkunç yaşayan.

Belki bizim kadar acı çekmiyor bile olabilirlerdi.

Benim dünyamda yedi çocuğun böylesi bir kaybı yaşamı durdururdu.

Ama o insanlar, sanki daha az acı çekip, hayatlarına devam ediyorlardı.

***

Sonra arkadaşım kendini astı.

Dün birlikte gezdiğim, cıvıl cıvıl, hayat dolu arkadaşım.

Bir süre bizim grubumuzdan uzaklaşmıştı.

Tehlikeli işlere bulaşmış, mafyanın eline düşmüş, çok para kaybetmiş, hiç haberimiz bile olmadı.

Bir ip satın almış. Son parasıyla o lüks otelde bir oda tutmuş.

İpi geçirmiş o uğursuz kancadan, bırakmış kendini boşluğa...

Ölümü ta yanı başımıza getirmiş olmuş böylelikle...

***

O gün büyüdüğümü hissetmiştim.

Ölüm masumiyetimin ırzına geçmişti.

O masumiyet ki, artık beni de zehirler hale gelmişti.

Sonra babam öldü elimde.

Sonra Hrant’ı vurdular, semtimde.

Anam 40 kiloya düşüp ellerimde can verdi, vs.

***

Şimdi anlıyorum ki, “tek hayat” var.

Bir tek hayat var. Hepimiz aynı boyutta yaşıyoruz.

Adaletsizlikler dilimlemiş hayatı, bütünlüğümüzü bozmuş.

Güneydoğu’da binlerce faili meçhul yaşanırken, bir milyon Kürt tehcire çıkarken, binlerce köy yakılırken, çoğumuzun İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bodrum’da “haydi şimdi bütün eller havaya” modunda, geleceğe ümitle bakmamızı başka türlü açıklamak mümkün mü?

***

Bir ülke düşününün ki, orada taş devrinden, uzay çağına bir yolculuk yapabiliyorsunuz.

Birkaç semt değiştirdiğinizde, yüzlerce yıl ileri geri hareket ediyorsunuz.

Binlerce öteki hayata tanık oluyorsunuz.

Bu dünyanın çoğu yeri öyle, Türkiye de.

***

Yeni bir şey anlatmadım size, biliyorum.

Ama beni, hayatım boyu hep bildiklerim şaşırttı.


markaresayan@hotmail.com

Thursday, January 27, 2011

CHP Silivri’ye mi, yoksa Mutki’ye mi yürüyecek


“Yeni” CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un Ergenekon davalarında yargılananlar için “Silivri’ye 50 bin kişi ile yürüyüp mahkemenin elini ayağına dolaştırma” projesine Twitter dünyasında en güzel cevabı Semih Gümüş verdi:

“Sen önce 10 bin kişi ile Mutki’ye yürü!”

Batum, CHP’den Silivri’ye tünel açma projesinin Meclis ayağını ise Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan’ın milletvekili adayı olarak seçtirme olarak açıkladı geçen gün.

Özlenen cevap ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi:

“Öyle bir şey yok!”

Sayın Kılıçdaroğlu’nu gönülden kutluyorum.

***

Yanlış anlaşılmasın; Balbay veya Özkan’ın şahısları ile ilgili bir sıkıntım yok.

Masumiyet karinesi ise gerçekten artık çalıştırılması gereken bir müessese, hukuk ve adaletin ise temeli...

Mamafih Ergenekon’un avukatlığına savunan bir parti haline gelmek de başka bir şey...

Silivri’ye 50 bin kişi ile yürümeye kalkmak, davanın önemli sanıklarını Meclis’e sokarak kurtarma harekâtına girişmek, bir partinin siyasetini temelinden etkiler.

Tabii Anayasa ve TCK’ya göre de suçtur.

“Neden belli kişiler üzerine yoğunlaşıyorsunuz, KCK davasındaki rezalete neden sesinizi yükseltmiyorsunuz” diye sorarlar insana.

Darbe yapmaya ve parlamentoyu ilga etmeye çalıştığı, bunun için de –Danıştay cinayeti gibi- çok ciddi eylemler düzenlediği iddia edilen bir örgütten bahsediyoruz.

Baykal Ergenekon davasının avukatlığına soyunmuştu. Nihayetinde Baykallı CHP siyaset yapmanın imkânsız olduğu bir oportünizme savruldu. Daha doğrusu, o alanda yapıp etmelerinin “siyaset” olmadığı, son yılların özgürleşen ülke şartlarında iyice açığa çıktı.

28 Şubat bu konuda önemli bir milat oldu. Erbakan’ın Milli Görüş hareketi sağlıklı bir biçimde çatlayarak özeleştirisini yapan, paradigmasını değiştiren Erdoğan-Gül-Arınç çizgisi ile ayrıştı ve bu ayrışmadan doğan AK Parti son sekiz yılda ülkeye damgasını vurdu.

Ancak bu güçlü değişime CHP’den cevap bir türlü gelmedi.

Gelemedi çünkü Baykallı-Sav’lı CHP, açık bir darbeye, ya da ikinci bir 28 Şubat’a bel bağlamıştı.

Politikacı eğer siyaset yapmıyorsa mutlaka ahlaksızlık yapıyordur.

Baykallı CHP işte böyle bir zeminde kaldı.

Ancak beklenen darbe bir türlü olmuyordu.

Darbeci askerler dünyadan beklediği desteği alamadı. Benim tabirimle artık darbenin siyasi-ekonomik finansmanı yoktu.

Ama biz çok uyardık “1930’ların dünyasında yaşıyorsunuz, değişin” diye. Değişime ayak uyduramayınca darbe planlarını bile güne uyumlu yapamıyorsunuz, çakıveriyorsunuz.

Nihayetinde durum artık siyaseti dayatınca, “AK Parti karşıtı odak” zelil bir kaset operasyonu ile Baykal’ı hal etti.

Bu kaset operasyonunu yapan odak kim/kimler ise, AK Parti’yi sandıkta devirecek, en azından koalisyon pozisyonuna geriletecek bir strateji kurmuştu. Daha önce de söylemiştim: Çıkışı, niyeti, odağı ne kadar şaibeli de olsa, CHP’nin siyaset yapmaya başlaması bence ülkenin büyük bir kazanımı olacaktı.

Ama nasıl olacaktı ki! Yıllarca darbe, vesayet şakşakçılığı yapan, tabanını uyuşturucu gibi korkulara, kibre alıştıran, sonra birden dümen kıran bir CHP...

Kılıçdaroğlu’nun karşısındaki en önemli açmaz bu. Evet, artık CHP’den siyaset yapması bekleniyor. Ama Türkiye’de siyasetin seviyesi o kadar yükseldi ki, mış gibi yaparak bir yere varması mümkün değil.

Referandum öncesi devletin Öcalan’la görüşmesinin normal olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu’nun AK Parti’yi ne kadar rahatlattığını, hatta AK Parti’yi buradan vurmaya oynayan MHP’nin oylarının “evet”e kaymasında ne kadar etkili olduğunu hatırlayınız.

Hükümetin önünde uzun zaman top çevirmiş olan CHP, siyasete dönüş yaptıkça AK Parti’nin önünü açacak ister istemez. Bu da partinin kendinden bile daha sert ve önyargılı tabanından tepki göreceği anlamına geliyor.

Şu an CHP’nin durumunu en iyi iki genel başkan yardımcısının profilleri özetliyor: Biri Silivri yürüyüşü mucidi Süheyl Batum, diğeri de Hakikatler Komisyonu’nu şiddetle savunan, Kürt açılımında CHP’yi ileri taşıyacağı belli olan Sezgin Tanrıkulu...

Bu iki ana akım, 1999-2000’lerdeki Fazilet Partisi’nde gerçekleşen kırılmanın bir benzerinin CHP’de yaşanmasına kâfi gelir mi?

Bunun cevabı Tunus’taki halk ayaklanmasını Ortadoğu’nun 1789’u olarak değerlendiren analizcilerinki kadar aşırı yoruma girer, bunu yapamam. Lakin siyaset yapma gerekliliğinin ağır yükü şu an Kılıçdaroğlu’nun sırtında tüm ağırlığıyla kendini hissettirmektedir, bunu görüyorum.

Kılıçdaroğlu hem Silivri, hem de faili meçhuller konusunda doğru, cesur çıkışlar yaptı. Taban baskısı ve parti içi hizipler nedeniyle Kılıçdaroğlu’ndan her doğru çıkışından sonra bir geri adım atmasını beklemenizi öneririm.

Bu iki ileri bir geri hareketlerle bir süre daha idare edilebilir. Ancak bu pozisyonla da ne İsa’ya, ne de Musa’ya yaranacaktır. Ya o da hal edilecek, ya da tarafını seçmek durumunda kalacaktır. Kılıçdaroğlu dik durabilirse CHP’den etkili, özgürlükçü ve büyük bir muhalefet partisi çıkarabilir.

Ben Gandi’nin böyle bir CHP’den yana olduğunu düşünüyorum ve ona şans diliyorum.

markaresayan@hotmail.com

Taraf, 27.01.2011

Wednesday, January 26, 2011

Searching for a new paradigm in dealing with the Kurdish problem


A recent article titled “How would Gandhi solve the Kurdish issue?” elicited many comments from my readers. This is good. We are no longer a society which remains silent in the face of “sacred taboos.”

Of course, every analysis possesses its own inherent errors, as columnists and political scientists are no Zeuses exhorting from on high at Mount Olympus.

The other day, I was speaking with a Kurdish friend of mine who directs the local Peace and Democracy Party (BDP) in an Aegean town. My friend expressed great concern about the possibility of provocations that might happen in the Aegean region. He said he sensed that Ergenekon was organizing in the region and that it was preparing to implement some terrible plan. With our most critical current problem being the Kurdish one, and the clear and open existence of a very nationalist vein in the Aegean region, these are truly not just irrational delusions held by my friend.

The build-up of anger in the East, Southeast the Aegean regions are parallel in many ways when it comes to violence. According to calculations made, over the course of the 30-year war in Turkey’s East, exactly 5 million people performed their military service in the hot clash zones of Turkey. I don’t know what sort of numbers you would find if you were to add this to the numbers of clerks and salaried officers that have worked in the region. A rough estimate, however, shows that all these people, in addition to their families, amount to a mass of 25 million in this region representing the West, who have fallen victim to violence and misinformation about the Kurds. In addition, around 5,500 have lost their lives.

Kurds have never been equal citizens

From the Kurdish perspective, the situation is terrible. They have never been equal citizens. Efforts were made to assimilate them, and then they were simply marginalized and mistreated. A giant income gap developed between the West and the Kurdish region. The events of the Sept. 12 coup at the Diyarbakır Prison are counted as one of the reasons for the war that has continued up until today. But the real disaster was what happened during the 1990s. It was then that one of the bloodiest periods of this dirty war began. During this time, 4,500 villages were burned down and emptied, more than a million Kurds relocated and JİTEM carried out thousands of still unsolved murders.

When unsolved massacres in areas like Bingöl and Güçlükonak came to an end in the ‘90s, there were at least eight different peace processes and cease-fires taking place. In fact, the whole situation became so complicated that it is now alleged that many of the high-ranking officers being tried in the Ergenekon case carried out peace talks with Abdullah Öcalan and his outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK). As the war continues, it gets clearer and clearer that this type of confusion and provocation will simply never end.

As for my personal proposal, it is quite radical and I still back it fully. While it may seem a bit romantic compared to the terrible atmosphere in the ‘80s, I am as sure as I am of my own name that we will never get anywhere by fighting violence with violence. What’s more, I am saying this as an ethnically Armenian Turk whose people were unjustly treated during the great disaster of 1915. More violence means more blood and tears. More violence means new dictatorship. I once asked, “If the PKK had never existed, would more Kurds have died?” In the ‘90s in Turkey, did horrific organizations such as JİTEM not bring a certain legitimacy to the PKK through their efforts to destroy the group?

My goal is to not speculate about the past. As a writer, I am saying that from here on out my real goal is to help convince people to see that the Turkish-Kurdish issue has reached its capacity for violence. The past is filled with pain. And now, in order not to relive this all again, we need to change our paradigm, which is why it is now an absolute necessity that we view the past with a critical eye. When we view events from the past as legitimate or necessary, it means we will act similarly in the future when under the same circumstances.

So how will change come?

First of all, we must recognize that the past could have unfolded differently. Saying that it was only PKK violence that foisted the Kurdish situation on us is the same as saying that these methods must once again be used in similar situations. At the same time, Öcalan’s words about how he will review the situation if the government does not take any steps by March really amount to the same thing: on with the war.

I observe on visits to the Southeast that those close to the BDP and the PKK are very angry, and rightly so. They say the Justice and Development Party (AK Party) has neglected its Kurdish initiative, that it has hesitated on many easy steps and that the initiative has been reduced to the level of TRT Şeş. These same people also assert that “we have lived for years with violence and death. For us, nothing has changed.” It is quite clear that this is being asserted with anger, pain and even rebellion. But it is also clear that in such a negative situation, these will be the emotions that rule over all. I say “emotions” because reason is really not at work here. If we are not going to question this anger, which will only lead to more young deaths, now, then when will we do so?

Face to face with Öcalan

Look for a moment at how a new book called “Öcalan’ın İmralı Günleri” (Öcalan’s Days on İmralı) presents Öcalan talking about his meeting with state authorities who came to meet him in 2000: “They came to make inquiries. Some were commanders and they spoke with authority. They said to me, ‘You have pushed your power outside the borders and have taken a one-sided step.’ I asked the commanders about the state’s policy and they answered: ‘The state will not pay attention to you with this low-intensity war. Raise the stakes of the war, and fight more seriously. Then they will pay attention.’ Of course, I did not do so. I was afraid and did not believe that the problem would be solved that way.”

I do wonder just how many meetings like this occurred between the state and the PKK.

Writer İsmail Beşikçi is another person who has claimed that the very existence of the PKK has been influential in the prominence of the general Kurdish reality. Here is some of what he said on the issue in an article that was published in the Taraf newspaper and at Rizgari.com:

“We see that over the past few years there have been intense discussions and arguments over the Kurdish issue. How was this atmosphere created, how did we come to this point? If today we can argue and discuss Kurds, the Kurdish language, Kurdish literature, Kurdish culture and the Kurdish problem in general, the role of the PKK in all of this is great, though this conclusion should be no barrier to criticizing the PKK itself.

“What the PKK needs is not praise, but criticism. What will move the PKK forward is criticism and self-criticism. PKK leader Abdullah Öcalan, the BDP Party, and the DTK [Democratic Society Congress] need to think about all of this.

“Those whose sons and daughters have been killed by state forces, whose villages have been burned down and who have been affected by unsolved murders can make their voices heard and fight for their rights. But those whose sons and daughters have been killed by the PKK or other Kurds have nowhere to go and so remain silent. If the PKK does not search out peace within its own ranks and other Kurdish organizations, and does not develop ties with Kurdish civil society organizations and Turkey, there will be no formation of peace with the state. The PKK will make no gains by excluding Kurds and Kurdish organizations and developing alliances only with Turkish leftist organizations.”

One cannot help but agree with Beşikçi’s criticisms of the PKK. Unsolved murders and injustices wrought by the state are mentioned and recognized on even the level of the prime minister himself these days. So what about the crimes committed against the Kurdish people by the PKK? What about the PKK’s cooperation with Ergenekon?

I think that the time has come and gone for self-criticism as we emerge from this crazy era. The bare minimum here should be the full rejection of violence no matter what the condition, leaving it outside the scope of negotiations. We need a new paradigm. From this perspective, the question of “How would Gandhi have solved these problems had he been a Turk or a Kurd?” should not be dismissed.

Some of the comments that were made in the wake of my recent article were correct in pointing out that Turkey is no India, and the Turkish state no Britain. The problems Gandhi faced in India were much more complicated than ours and the violence much worse. One example of this was the 500 or so people massacred in just one march that took place in the Punjab province of Amritsar, when the army fired on the crowd with automatic rifles. Still though, Gandhi entreated his people not to fight violence with more violence.

We do not possess the knowledge and ability to know how history would have been had it unfolded differently than it did. But we do possess the foresight to see that it is time to abandon methods that have been used over and over and have only resulted in disaster.

Todays Zaman, 26.01.2011

Monday, January 24, 2011

Zaytung dünyasında Banu Avar’ın düştüğü haller


Benim de müptelası olduğum bir internet sitesi var. Adı Zaytung. www.zaytung.com adresinden “Dürüst tarafsız ahlaksız” haber sloganıyla küçük bir zekâ kıpırtısı olan her faninin ilk satırlarda fark edeceği üzere gazeteciliği ti’ye alan asparagas haberler yayınlıyor.

Zaytung, sitesinin altına yine de bir uyarı notu eklemiş: “Zaytung.com Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı’ndan Bildirilmiştir: Sitede yer alan tüm yazılı ve görsel materyal, html kodlarına varıncaya kadar yalandır uydurmadır. Kemik yaşı 18’den küçük olanlar siteye bir arkadaşa bakıp hemen çıkmak için dahi giremezler. Son olarak bizi dava edip mahkemelerde süründürmezseniz gerçekten çok seviniriz. Saygılarımızla.”

İşte size Zaytung’dan birkaç haber başlığı..

» Tepkilerden çekinen “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin yapımcıları, Viyana kuşatmasının başarısız olduğunu halka alıştıra alıştıra söylemeye çalışacaklar..

» Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın “Galatasaraylılığım sürüyor” açıklaması ile Galatasaray A.Ş. hisseleri İMKB’de bir günde yüzde 15 değer kazandı..

» Fenerbahçe’de hâlâ kupada yoluna devam eden birkaç futbolcu takımdan ayrı çalıştı..

» Bilgi Üniversitesi’ndeki porno skandalı konusunda vatandaşlardan sağduyulu yaklaşım: “Filmi görmeden bir şey söylemek doğru olmaz...”

Ve bizi ilgilendiren asıl habere geliyoruz

» Sierra Leone’de unutulan büyükelçi çareyi Ermeni tasarısında buldu...

"Son dönemde Ermeni tasarılarını kabul eden ülkelerdeki büyükelçilerin teker teker Türkiye’ye çağrılmasının, bazı fırsatçı büyükelçiler tarafından suiistimal edildiği ortaya çıktı. Konuyla ilgili, Dışişleri’nden bu sabah yapılan açıklamada, son olarak 12 yıldır Türkiye’nin Sierra Leone Büyükelçiliği görevini yürüten Orhan Emin Türköne’nin, Sierra Leone Meclisi’nden Ermeni tasarısını geçirmek için lobi faaliyeti yürüttüğünün tesbit edilmesi üzerine görevinden alındığı bildirildi...

(...)

Müsteşar Özbükey, “Yani tabii ki bu bir mazeret olamaz ama bakanlık olarak bu işte biraz bizim de suçumuz var gibi. Ücra bir ülke olunca adamı resmen unutmuşuz orada. O garip de bakmış hangi ülkenin parlamentosunda Ermeni tasarısı geçse o ülkenin büyükelçisi hemen Türkiye’ye çağrılıyor, böyle bir yola sapmış. 12 yıl az değil” diyerek özeleştiri yapmaktan da geri durmadı."



Zaytung’un bu “haberi” yeni değil. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nda Ermeni soykırımı tasarısı geçtiğinde ve Namık Tan’ın Türkiye’ye geri çağrıldığı günlerde, yani 2010’un ocak ayında sitede yayınlanıyor. Daha sonra ulusalcı ve Ergenekoncu sitelerde hızlı bir biçimde AK Parti’yi yıpratmak için dolaştırılıyor. İşte yine tam o günlerde Banu Avar Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ın kurdurduğu Kanal B televizyonunda değerli görüşlerini bildirmek üzere arz-ı endam ediyor. Hani yıllarca TRT’den bize dünyayı, Türkiye’yi anlatan, hatta TRT tarafından Orhan Pamuk’un Nobel törenini izlemek için İsveç’e gönderilen ama İsveç aleyhine bir program yapıp siyasi kriz çıkaran, geçenlerde Karabük’te yaptığı bir konuşmada Karabük Üniversitesi’nde çalışan iki Amerikalı akademisyenin CIA ajanı olduğunu iddia eden, rektörce yalanlanan Banu Avar.

İşte o programda diğer konuk derinlikli bir analiz yaparak “Hiç fark ettiniz mi, Namık Tan nereye büyükelçi olarak gönderilse, oradan Ermeni tasarısı geçiyor” deyince yılların deneyimli gazetecisi Avar bilgece bir yüz ifadesi ile “Peki siz hiç Sierra Leone örneğini duydunuz mu?” deyip acı acı gülümsüyor. Moderatör “İzleyicilerimiz için çok önemli olabilir sizden dinleyelim” deyince Avar, “Sierra Leone’de Osman Türköne isminde bir büyükelçimiz var-mış” diyor. Var dedikten sonra “haberi” hiç araştırmadığı ama “haberin” gerçeküstülüğü ile kendi yaşadığı dünyanın gerçekliği uyuştuğu için ihtimal olarak o “var”a kısa bir esten sonra “mış” ekliyor. Zaytung’un yukarıda girişini verdiğim bütün haberini aynen bir “gerçek” olarak aktarıyor. Kanal B kanalını seyreden izleyiciler de bu konuda bilgi sahibi oluyorlar böylelikle.

Avar anlatıyor; “Türköne 12 yıldır bu ülkedeymiş, bu uzun yıllar boyunca bütün Afrika ülkelerinde Ermeni Soykırım Tasarıları patır patır geçermiş, Dışişleri de merak etmiş araştırmaya başlamış, tam bu anda Sierra Leone’den soykırım tasarısı geçmiş. Türköne’nin –kendi dedesi dahil- Türklerin Ermenileri nasıl kıtır kıtır kestiğini anlattığını tesbit etmiş.” Avar devam ediyor; “Dışişleri Müsteşarı Ersin Özbükey açıklama yaptı, Türköne’yi geri çekmişler. İşte bu sözde aydınlar yüzünden kendi ayağımıza kurşun sıkıyoruz”...

Tabii ki ne Osman Türköne diye bir büyükelçimiz var, ne Ersin Özbükey diye bir müsteşarımız, hepsi Zaytung’un uydurması...

Küçük bir ayrıntı daha, Ermeni soykırımını tanımış hiçbir Afrika ülkesi yok daha.

İşte böyle bir trajikomik bir hikâye. Bu zihniyetteki insanlar yıllarca bu ülkede gazeteci, haberci adı altında iş gördüler. 28 Şubatların yaşandığı bir coğrafyada medyanın, akılların, ruhların nerelere savrulduğunun ibretlik bir örneğini okumak isterseniz http://www.zaytung.com/haberdetay.asp?newsid=5135, ama bununla da yetinmeyip izlemek isterseniz http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/28437/ linkini tıklatabilirsiniz.

markaresayan@hotmail.com

Taraf, 24.01.2011

Sunday, January 23, 2011

Taraf, Ahmet Altan, Agos ve Hrant Dink


Pazar yazısı konseptime ihanet olmasın diye Rasim’in dünkü yazısına kısaca girişte yer vermek için sizden izin istiyorum.

Öncellikle bir düzeltme yapalım.

Benim tartışmaya dahil olduğum yer Erdoğan’ın Taraf ve Ahmet Altan’a açtığı dava.. onların kişilik özellikleri değil. Başkasının adına cevap verecek işgüzarlık istidadına sahip değilim. Konu Erdoğan’ın kibri ile yapmış olduğu bir hareketin muhtemel siyasi sonuçlarıydı.

Erdoğan’ın açmış olduğu davanın “biz” kısmı ile ilgili değildi cevabım. Varsın o kervana Başbakan da katılsın. “Ne gerek vardı bu tatsızlığa” gibi bir tavır bu gazeteyi temsil edemez. Hakkımızda açılmış 250 civarında dava var. Bu da onlardan birisi sadece. Diğer davalılarla bu ilişkiye girmemişsek, Başbakan’ın da bir özelliği yok, girmeyiz. Bu sadece bir ilke meselesi.

Sanki AK Parti ile, Başbakan’la bir uzlaşmamız vardı da, bir yol kazasıdır başımıza geldi görünümü veren, gazeteyi temsil etmeyen bir yazıdan hazzetmem mümkün değil. AK Parti’ye önyargısız bakmak, demokratik adımlarını desteklemek ayrı bir şey, işte Mehmet Metiner gibi artık sıfat bulamadığım bir noktaya savrulmak ayrı.

Benim açımdan konu budur. Polemiğin şehvetine kapılacak değilim. Sevgili Rasim’in dünkü yazısına da cevap vermeyeceğim. Toparlamaya çalışırken çok kötü bir yazı daha yazmış. Neden olduğumdan ötürü üzüldüm de. Ama muradımı anlatabildim sanırım.

***

Hrant ve Bodrum’daki arkadaşları
19 Ocak Hrant Dink anmasının Bodrum’da düzenlenen ayağına katılacağımı yazmıştım. Katıldım da... Sevgili dostum Şehbal Şenyurt bana teklifi getirdiğinde önce tereddüt ettim. Ben de o gün, o saatte Agos’un önündeki kalabalığın içinde yer almayı arzu ediyordum çünkü.

Ama sonra hem Şehbal Şenyurt ve diğer dostlar Nimet Yardımcı, Fatoş Ay ve Ayla İşler Tsekka’nın hatırları, hem de Hrant’ın İstanbul’u değil, Türkiye ve dünyayı kucaklayan sevgisi ve önemi açısından orada bulunmanın daha anlamlı olacağını düşündüm.

İstanbul’da olmayı önemsememin bencil bir tarafı da vardı: Hrant için Agos’un önünde toplanan binlerce kişinin arasında olmak bende anlatılamaz bir etki yaratıyor. İnancımı, ümidimi, bu ülkeye sevgimi katlıyor çünkü.

20 ocak tarihli Taraf’ın sayfa resmini gördünüz. Onu dün de Hertaraf’ın, can dostum, büyük şiir üstadı Cahit ağabeyimin “Hepimiz Hrant’ız” şiirinin altına bir daha koydum. İşte o resimdeki birliktelik, benim ülkem için anlatılamaz bir coşku yüklüyor yüreğime.

Siz bilmiyorsunuz belki, o resimde üç kardeşim var. Ortadaki arkadaşım, bir Ermeni, soldakini de gözüm ısırıyor, muhtemelen o da Ermeni. Bir de en sağda başörtülü bir kız kardeşim var...

Cahit üstadın cinayetten sonraki ilk günlerde yüreğinden damıttığı ve yayımlanması için bana tekrar gönderdiği şiiri bir kez daha okuyun...

O şiir yüzünden ferisilerden ne kadar saldırı aldığını ben biliyorum...

Ve ülkemle, sizlerle, hepinizle gurur duyuyorum.

En zalim, en kabul edilemez vahşetin sadece bir hafta hatırlanıp unutulduğu bir ülkede, Hrant’ın anonim katline duyulan tepkide bir azalma olmadığı gibi, bu 19 ocakta geçen seneden çok daha fazla insan toplandı Agos’un önünde...

Bu müthiş bir değişimi gösteriyor. 19 Ocak 2007’nin gerçekten bir milat, bu ülkede kardeşi kardeşe kırdıran İttihatçı zihniyeti, milliyetçilik, ırkçılık, yobazlık denen illetleri en azından deşifre ettiğimize delalettir bu.

Çocuklarımızın yarın mutlu ve eşit yaşama garantisidir.

Bu ayılmayı Hrant’a borçluyuz. Ve adaletin yerine gelmesi için artan oranda destek olmayı da...

Çünkü bu Hrant’ın kendi katli üzerinden armağan etmek istediği en önemli şeydir; bu ülkenin İttihatçı-darbeci-vesayetçi tüm ölüm makinelerinden kurtulması...

Ancak Bodrum’da bu anlattıklarımdan hiç mahrum kalmadım. Yukarıda ismini saydığım dört ak saçlı genç kıza yeniden teşekkür ediyorum. Hiçbir kurumu şemsiye yapmadan, bireysel irade ve inisiyatif ile Bodrum’un gördüğü en kalabalık anmayı, Hrant için başarıyla koordine ettiler.

DP’li Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’un samimi katkıları ile sağlanan Belediye Konferans Salonu’nda önce rahmetli Bülent Arınlı’nın çektiği, eşi Şehbal Şenyurt’un yapımcılığını üstlendiği Kırlangıcın Yuvası belgeselini seyrettik. Hrant’ın, eşi Rakel’le tanıştığı, yetim çocuklarla birlikte inşa ettikleri, sonra yöneticiliğini yaptıkları Tuzla Öğrenci Kampı’nın binasını devletin nasıl gasp edip viraneye çevirdiğini kendi ağzından dinledik.

Diyordu ki Hrant “Tamam anladık el koydun, yetimhane, huzurevi yapıp halkın hizmetine sunsan gam yemeyeceğim...”

Belgeselden sonra Hrant, Agos ve mahkeme safahatı hakkında bilgi verdim. Mahkemenin yargılama sürecini dinlerken her çevreden gelen konukların gözlerinde “bu işin takipçisi olacağız” kararlılığını gördüm.

Teşekkürler Bodrum...

Şehbal ve arkadaşları kurumsal olmayan, bireysel inisiyatiflerin önemine çok inanıyorlar. Kurdukları platforma Bodrum’da dağınık haldeki demokratların yoğun bir teveccühü var. Bağlantı kurmak isteyenler bddpbodrum@gmail.com mail adresinden kendilerine ulaşabilirler.

markaresayan@hotmail.com

Taraf, 23.01.2011

Friday, January 21, 2011

AK Parti ve Taraf’ı neler bekliyor


AK Parti’nin önce “hükümet”, ama özellikle 27 Nisan muhtırası gibi vesayetle karşılaşmalarından sonra yavaş yavaş “iktidar” olmasıyla birlikte üzerimizde en çok hissettiğimiz yük, etkili ve özgürlükçü bir muhalefetin eksikliği oldu.

Ulusalcı, vesayetçi ve kemalist odak “muhalefet” görevini hâlâ yürütebiliyorken, AK Parti için negatif otokontrol motivasyonu sağlıyordu. Kendisine yönelmiş meşruiyet, darbe ve suikast tehditlerine karşı hem AB, hem de demokratların yarattığı yüksek sinerjiye ihtiyaç hissediyordu.

Özgürlükçü demokratlar, ulusalcıların halkı korkutmak amacıyla sıkça başvurdukları “AKP’nin gizli ajandası var, şeriatı getirecekler” iddiasını ilkesel olarak reddediyorlardı; çünkü bu en basitinden bir insan hakları ihlali ve yargısız infazdı, kanıt yoktu, bilakis 28 Şubat rezilliği vardı.

Onun yerine bizler, AK Parti’nin doğru işlerini desteklemek, yanlış işlerini de doğal olarak eleştirmek üzerine hep kendi işimizle meşgul olduk. Yandaş suçlamaları umurumuzda olmadı; gerektiğinde “Paşasının Başbakanı” manşeti attık.

Kemalizm görünümlü İttihatçılığı reddeden laik demokratların Türkiye’de olmasını arzuladığı şey ile, AK Parti’nin varmak istediği menzil, tabiatıyla birbirinden farklı olabilirdi. Değişim koalisyonu, illa ki bir noktada –ki o nokta Ergenekon devletinin sona ermesidir- ayrışacak, sorunlar daha spesifik, daha minör hallere dönüştüğünde, yani normalleşme sağlandığında, AK Parti de her siyasi parti gibi vaat ettikleriyle sınırlı belirli bir toplumsal kesime yönelecekti.

Acaba şu günlerde yaşadığımız çatlama, bu saydıklarımın gerçekleşmesinden ötürü mü yaşanıyor? Yani herşey olmuş bitmiş de, herkes kendi yoluna fikri ve vicdanı hür biçimde mi devam ediyor?

Ben diyorum ki, eğer Erdoğan böylesi bir okumayla kalıcı bir siyaset farklılaşmasına gidiyorsa hayati bir timing hatası yapıyor demektir.

Bir: Ergenekon devleti ve vesayete öldürücü darbe henüz vurulmamıştır. Ağır darbe almıştır, lakin can vermemiştir. Devlet geleneğine ruhunu üflemiş, en az 150 yıllık bir derin devlet yapılanmasından bahsediyoruz. O iş o kadar kolay değil.

Haliyle hiçbir şey henüz geri alınamaz değildir. AK Parti bununla henüz hesaplaşmadı. Sayıştay Kanunu'nda, Dink davasının pespayeliğinde, bir tek faili meçhulün müsebbibini ortaya çıkaramamasında, Ergenekon davasının tavsamasında bunu görüyoruz.

İki: AK Parti, zannederim siyaset bilimine benim kattığım geçici bir “Kullan at milliyetçiliği” yapmıyor da, kalıcı bir değişim geçiriyorsa statüko ile uzlaşması yetmez, kendisinden bu geçen sekiz yılın hesabı dirhemine kadar ilk fırsatta sorulacaktır.

Üç: AK Parti’nin Müslüman tabanı yekpare değildir. “Kullan at milliyetçiliği”yle etkileyebileceği bir taban sözkonusuyken, milliyetçilikle hesabını görmüş geniş bir demokrat Müslüman tabana da sahiptir. Ve bu taban gün geçtikçe genişlemektedir. Vesayetle barışan bir AK Parti ilk önce demokrat, özgürlükçü bu tabanı kaybeder.

Dört: AK Parti eğer bu şekilde devam ederse CHP gibi, hızlıca kendi seçmeninin oylarını gasp eden bir vesayet partisine dönüşür. CHP nasıl şeriat korkusuyla kendi yüzde yirmisinin oylarını siyaset yapmadan gasp ediyorsa, AK Parti de alternatifi olmadığı için bir süre gönülsüzce verilen oyları toplar tabandan.

Helal değil, zorlama oy alır, ilk fırsatta da tarihin çöplüğüne atılır.

Lakin bence Erdoğan “Kullan at milliyetçiliği” yapıyor. MHP’den bu kadar çekmişken referandum sonuçlarına güvenerek MHP’yi barajdan yuvarlayıp 50-70 vekil daha kazanma, kılçıksız bir mecliste Anayasa ve açılımları kotarma, olursa da Çankaya’ya çıkma hesabı peşinde.

Lakin şahsi ve siyasi hesapları çorba yaptığından şirazeyi kaçırmış durumda. Gaza basıp freni unutunca, geri dönülemez bir noktanın eşiğine gelip, seçmenlerini bile şaşırtıyor, korkutuyor.

Bence Erdoğan Ahmet Altan’a ve Taraf’a dava açmakla büyük bir hata yaptı. Taraf için herhangi bir dava olan bu adımın bizi aşan bir etkisi olacak çünkü. Dün arayan bir okuyucu tazminata karar verilirse bunun bir kısmını ödemek istediğini söyledi. Tornacıymış. Bana bir de bozuk attı. “Kendiniz için küçük gazete tabiri kullanıyorsunuz bazen, siz büyük bir gazetesiniz. Bunu yapmaktan vazgeçin. Biz sonuna kadar arkanızdayız.”

Ben AK Parti tabanının Erdoğan’ın bu tahammülsüzlüğünden büyük rahatsızlık duyduğunu biliyorum. Bu dalga dalga büyüyecek. Biz Doğan medyası değiliz, kimse bizi korkutamaz, susturamaz.

Halbuki Taraf, bütün siyasiler ve işgörenler için fırtınalı denizde bir deniz feneri gibidir. Daha iyisini yapan çıksın sözümü geri alırım. Gerçekten bağımsız olan, doğru bildiğini yazan bir gazete olarak siyasetin kayalıklara çarpmasını önler, doğru yönü bulmasını sağlar.

Bu yazı Rasim Ozan Kütahyalı’nın dünkü yazısında denediği ve benim hiç ama hiç hazzetmediğim türden bir uzlaşma çağrısı değil. Erdoğan partisini düşünüyorsa, kendi iyiliği için doğru noktaya gelmeli; bunun Taraf’la, Ahmet Altan’la bir alakası yok. Yapay Erdoğan ve Altan analojilerine gerek yok.

Mamafih Erdoğan kavga istiyorsa da...

Hodri meydan!

Taraf, 21.01.2011

markaresayan@hotmail.com

Monday, January 17, 2011

Dink davası yeteri kadar ucube değil mi Sayın Erdoğan


Dört yıl oldu.

19 Ocak 2007.

O uğursuz cuma günü saat üçte o uğursuz haberi aldığımda “Zaman durdu, hayat bitti” diye inlemiştim.

Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Bir solukta Agos’un önünde bulduğumda kendimi, çocukluğumun geçtiği, doğduğum ve büyüdüğüm Osmanbey’i, o kaldırımı tanıyamadım.

Dünya kirlenmişti.

Ülkem kirlenmişti.

***

Pek çok vesileyle tekrarladım; Dink cinayeti Türkiye Cumhuriyeti’nin Abdülhamid ve İttihatçı katillerden devraldığı derin devlet mekanizmasını en tepeden gören bir suikasttır.

Bu nedenle de çözülemezdir; çünkü çözülmüştür!

Dink cinayet çözülürse, derin devlet çözülür, ondandır. Türkiye’de rejim değişir.

Ondandır, devlet kurum ve yetkililerinin Dink cinayetini bu kadar karanlıkta bırakmak istemeleri; çünkü herşey ortadadır.

Hrant Dink’in avukatı Fethiye Çetin’in cinayetin işlenmesinden itibaren geçen dört yılı özetlediği raporunu okumanızı tavsiye ederim.

Okuduğunuzda göreceksiniz ki, gerçekten de aslında cinayet çözülmüş. En acemi mahkeme, en acemi savcı ve hâkim bile bunca kanıt ve bilgiden sonra bu cinayeti en derin noktasına kadar aydınlatır ve adaleti sağlar.

Cinayet daha işlenmeden zaten biliniyordu, işlendikten sonra çözülmemesi mümkün değildi.

Nedim Şener’in ‘Kırmızı Cuma: Dink’in Kalemini Kim Kırdı’ kitabında geçenlerde Agos’la aynı gün bizde çıkan haberin tek başına kendisi bile kâfidir. Emniyet ve TEM’in Dink mahkemesine gönderdiği iki ayrı cevabi yazıdaki iddianın aksine, Dink’in öldürüleceği bilgisi ta 2004 yılında İstanbul Emniyeti’ne ulaşmış.

İstanbul Emniyeti tarafından Bakırköy ve Şişli Emniyeti ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gönderilen belgede Dink’in hayatının tehlikede olduğu, Agos ve evinin çevresinde güvenliğin mutlaka sağlanması gerektiği söylenmiş.

Gelelim 2006 yılına...

Rakel Dink’in talebi üzerine Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla kurulan Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun hazırladığı raporda çok önemli bir ‘ayrıntı’ ortaya çıkıyor. Trabzon Emniyeti’nin 17 Şubat 2006 günü İstanbul İstihbarat Şubesi ve Ankara İstihbarat Daire Başkanlığı’na aynı anda gönderdiği belgede “Yasin Hayal’in Hrant Dink’e yönelik ses getirici bir eylem yapacağı” şeklinde bir ifade geçiyorken, Teftiş Kurulu’na konuşan Erhan Tuncel şöyle diyor: “Ben, öyle İstanbul’a gönderilen ihbar şeklinde bilgi vermedim. Ben ‘Yasin gidip Agos’un önünde Hrant Dink’in kafasına sıkacak’ dedim.”

İlk hali dahi polisi, savcıları harekete geçirmeye kâfiyken, hangi karanlık el Tuncel’in ifadesini kırpar ve ne için yapar bunu?

Aynı rezalet Trabzon Jandarma İstihbaratı için de geçerlidir.

Dink’in öldürüleceğini Pelitli’de mahallenin çocukları bile bilirken, Yasin Hayal’in eniştesi Coşkun İğci Jandarma elemanlarına Hayal’in harekete geçtiğini ve Dink’i vuracak silahı satın alması için kendisine para verdiğini söylerken aynı karanlık el uzanır ve bu bilgileri de gizler.

Cinayet gerçekleşince de sahte ifade tutanakları düzenlenir.

Trabzon’daki bu davayı bile birleştirmedi İstanbul’daki mahkeme, ya buna ne buyrulur?

Ya cinayetin hemen işlendiği köşede yer alan, hem caddeyi, hem de kaçış güzergâhı Şafak Sokak’ı lebiderya gören Akbank kameralarındaki görüntüleri kim silmiş, silebilmiştir?

Davanın son faslına geldiğimiz bu süreçte, elde üç tetikçinin kalması için sağlanan bu lojistik destek ne manaya gelir? Tek bir devlet görevlisi hâkim önüne çıkarılamamış, idare mahkemelerinden örülen duvar bir türlü yıkılamamıştır, neden?

Çünkü Hrant Dink imeceyle öldürülmüştür.

Öldürülmesine onay verilmiş ve kimse sesini çıkarma gereği görmemiştir.

Şimdi de Türkiye ne halt edeceğini bilmediğinden, AİHM’deki mahkûmiyetle yetinmemiz istenmektedir.

Başbakan Erdoğan’a seslenmek istiyorum şimdi, Sayın Arınç’a, Davutoğlu’na da...

İçinize siniyor mu Dink cinayetini işleyen, örtbas eden bir devleti bu haliyle yönetmek?

Bu dava, hiç olmazsa Kars’taki heykel kadar “ucube” görünmüyor mu gözünüze?

Vicdan estetiğine sahip olmak için Güzel Vicdanlar Fakültesi diploması mı gerekiyor yoksa?

Hani kefeninizle çıkmıştınız bu yola?

“Yargının yerine geçin” demiyorum, geçen seferki cevabı vermeyin yine.

Hrant’ı korumayan, ölmesine izin veren, yardım ve yataklık eden, adaletle alay eden bir ucubelikte, vicdanlı ve yetkili kişiler olarak size sesleniyorum.

Hrant Dink spor olsun diye öldürülmedi, asıl hedef sizin iktidarınızdı, darbeydi, AB üyeliğiydi.

Hrant sizin döneminizde, sizin tayin ettiğiniz yetkililer görevdeyken öldürüldü.

Dink cinayetinin çözecek siyasi iradeyi ortaya koymak sizin boyun, namus ve iman borcunuzdur.

***

19 Ocak’taki anmada saat 15:00’te Hrant’ın düştüğü yerde maalesef sizinle olamayacağım. Aynı anmanın Bodrum ayağında bir konuşma yapmak üzere çağrıldım ve Hrant sevgisinin tüm Türkiye’ye yayılması için bu özel günde orada olmayı istedim.

Ama siz tüm gücünüzle, çokluğunuzla, ilk günkü adalet arzunuz ve inatçılığınızla her neredeyseniz en yakın anmada boş kalacak yerinizi doldurun lütfen.

Hrant için, adalet için.

markaresayan@hotmail.com

Taraf, 17.01.2011

Sunday, January 16, 2011

O günler geçti...


Babamın kendisinden oldukça büyük bir kuzeni vardı.

Adı Ohannes’ti.

Çoğu Ermeni gibi adını Kutsal Kitap’tan almıştı.

12 Şakirt’ten biri olan Yuhanna’dan, gâvurcası John olandan.

Sekiz çocuğunu bin bir meşakkatle büyütmüştü.

Bir kısmı dünyaya saçılmış, bir kısmı ise yakınındaydı.

Hepsini çok sever, Allahın her günü onların adını anardı.

Sanki o sekiz çocuk tek bir çocukmuş gibi, sanki tek bir çocuğu severmiş gibi...

Hepsini aynı ayrıntılı özenle hatırlar, bilir ve severdi.

Babamın Yenişehir Dolapdere’deki dükkânına sık sık gelir, benimle rastlaştığında öper koklar, sıkı sıkı kucaklardı. Sevgisi o kadar gerçek ve samimiydi ki, elimle tutabilecek kadar katılaşırdı bazen.

Elimle tutardım...

***

Biliyorsunuz, çocuk dediğiniz garip mahlûk sevgiyle yaşar, sevgiyle büyür.

Yiyeceğin, mamanın katısını öğütemez ama, sevginin en katısını, en hacimlisini bir lokmada kalbe indirir, hiç doymaz.

Nasıl doysun!

Bu soğuk ve yabancı dünyaya düşen garibimin korkusunu, üşümesini, yürek çarpıntısını giderecek tek müsekkin, ana babasının, çevresinin “Korkma yanındayız, seni hiç bırakmayacağız, sen çok değerlisin, biriciksin bizim için” diye tercüme olan sevgisidir.

Allah en değerli şeyi, sonsuz ve meccanen vermiş bize: Sevgi...

O nedenle, çocuğu iyi yetiştirmek için gerekli olanın önce kolej parası olduğunu düşünsek de, ııh öyle değildir.

Eğer yoksul bir aile, sevgide de yoksul değilse, çocuğunu çok sağlıklı ve kendine güvenli yetiştirebilir.

Bence bu büyük bir imkândır.

Mazereti ise yoktur.

***

Ohannes Amca, bir kılıçartığı idi. Yani 1915’ten sonraki ilk nesil.

Babamlar ise bir sonraki nesle aittiler.

Doğduğum, büyüdüğüm ve okuduğum tüm çevrede bu ikinci neslin evlatları ile birlikte oldum.

Sonra, biraz daha etrafıma bakınca, Müslümanların, Türklerin, Kürtlerin de aynı nesillerde, aynı aile karakterini taşıdığını gördüm.

Türkiye aslında kılıçartığı bir neslin üzerinde yükseliyordu. Balkan, Kafkas soykırımlarından kaçan yüzbinlerce göçmen Osmanlı’ya sığınmıştı. Yeni kurulan Türkiye’yi –Türkleşmek koşuluyla- vatan seçmişlerdi.

Zaten çareleri de yoktu.

Kalsalar öleceklerdi. Anne babaları gibi...

***

Hayatım boyunca bu sorunun cevabını aradım.

Neden bu ülkede insanlar bir türlü büyümüyorlardı ki!

Niye bu kadar öfkeliydiler, neden bu kadar şiddete temayüllüydüler?

Neden çocuklara bu kadar hoyratça davranılıyordu?

Ya yokmuş gibi görünmez, ya da varolunca ehemmiyetsiz...

Bu ülke büyümemiş çocukların vatanıydı!

Türkiye...

***

Benim çocukluğumda hiç bisikletim olmadı biliyor musunuz?

Bir de ayağıma uygun, içime sinen tek bir kunduram.

Sebebi fakirlik değil, anlatınca güleceksiniz...

Çünkü babam, babasını altı yaşında kaybedip o yaşta çalışmaya başlamıştı.

Altı yaşında bir çocuk nasıl çalışır! Evet, simit ve gaste satmıştı.

Annem ise hem yetim hem de evlatlık verilmişti. O da dört beş yaşında...

İkisi de aile nedir bilmiyorlardı.

Anne baba sevgisi nedir hiç tatmamışlardı. Sıcak güvenli bir yuva bilmemişlerdi.

İyi niyetle herşeyimizi karşılamaya çalıştılar, ama bazen sekerdi bu çabalar.

Babam bana çok ayakkabı almış, ama numaramı bir türlü tutturamamıştı mesela.

Hep ayağımı sıkan, ya da iki numara büyük ayakkabılar giydim ben.

Eve üç kez bisiklet geldi. Üçü de bizim dükkâna geri gitti.

Dokuz yaşımdayken babam eve boyum kadar bir yarış bisikleti getirmişti.

Büyüyünce de kullansın diye.

Annem “Altında kalır ezilir Aram, götür şunu allasen” dedi.

Bu üç kez farklı ‘boyutlarda’ tekrarlandı.

Bence bu hikâye Türkiye’yi anlatıyor.

Biz yetimler, öksüzler, kırımlar ülkesiyiz.

Gerçek bir aile nedir bilmediğimiz için, halk da olamamışız.

Sevgisiz, içinde hırçın çocuklar barındıran, büyüyen bedenler olmuşuz.

Hep sevgiyi, değer ve ilgi görmeyi bekleyen hırçın çocuklar...

Korktuğunda kaba kuvvete yönelen, kaçan, yüzleşemeyen...

Ama müjdeli bir haber vereyim size:

O GÜNLER GEÇTİ...

Dün, Müslümanlardan, Türklerden, devletten, polisten, askerden, sarı matbu zarflardan, takım elbiseli devletlûlardan hiç hazzetmezdim ben.

İtiraf ediyorum, bu böyleydi.

Hepsi benim için yabancı ve tehlikeliydi.

Ama gün geldi, kovuğumdan başımı çıkardım ve gördüm ki...

Hepimiz insanız yahu!

Hepimiz aynı dertlerden mustaribiz. Hepimiz hastayız...

Kafamdan sonra, bedenimi ve ruhumu da oyuğumdan çıkarttığımda, bir de ne göreyim!

Fırtına geçmiş.

O GÜNLER GEÇMİŞ...

***

Şimdi büyümeye, iyileşmeye, iyileşmek için sevmeye çalışıyorum.

Kendi üzerimden yazmam, en iyi kendimi bildiğimdendir.

Bilirim ki, insan ancak kendiyle yüzleşince dünyayı daha doğru anlar.

Hepinize karşı içimde coşkun bir sevgi var.

Müslüman’ı, Türk’ü, Çerkes’i, polisi, askeri, ülkücüyü...

Çok ama çok seviyorum.

Hepimizin altına kalınca bir çizgi çektim.

Altına İNSAN yazdım.

Tüm kusur ve mucizeleriyle İNSAN.

Bu yazıyı okuyan herkesten tek bir ricam var yalnız.

Çok ama çok önemli.

Ne olur, siz siz olun, çocuklarınızın ayağına tam oturan ayakkabılar alın.

Herşey orada başlıyor çünkü.

Taraf, 16.01.2010

markaresayan@hotmail.com

Thursday, January 13, 2011

AK Parti’nin ‘Kullan at’ milliyetçiliği


Önceki gün bir arkadaşım, şu “ucube” heykel tartışması ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun
“Gerekirse Sarıkamış’ta olduğu gibi 90 bin şehit için daha ant içtik” sözlerine çok kızmış olmalı ki, “Seçime
daha altı ay var. Bu altı ay böyle çok pespaye geçecek, nefret ediyorum bu durumdan” dedi.
Acı acı güldüm...

Ahmet Altan dün, AKP’nin MHP ile milliyetçilik yarışına girdiğini, bunu daha evvel Anavatan Partisi’nin de yaptığını ama şimdi o partinin tarih olduğunu yazıyordu. Yazı şöyle uyarıyordu Ak Parti’yi: “Dikkat, siz de bitme yoluna girdiniz. Ama halk doksan bin gencini öldürtmeyecek bir siyasi parti çıkarır içinden.”

Peki, AK Parti geçmişe dair bunca tecrübe ve referandum sonuçlarındaki net mesaja rağmen neden böyle “tehlikeli” bir oyun oynuyor?
Sadece oy hesabı yüzünden mi?
Bazı fikirlerim var doğrusu...

Öncellikle hem şu ucube heykel işine, hem de gerekirse 90 bin şehit daha vermeye ant içtik sözlerine hem çok şaşırdığımı, hem de çok üzüldüğümü belirtmeliyim.

Şaşırıyorum; çünkü 1914’te ülkeyi emperyalist bir savaşa sokan, ülkenin öz varlığını tehlikeye atarak yüz binlerce vatan evladının daha ölmesine yol açan, Sarıkamış’ta 90 bin genci Yemen’den yazlık elbiselerle getirip donduran, savaş kötü gitmeye başladığında ise itiraz eden düzinelerce gencini önce kurşuna dizdiren, mermi kalmayınca da ağaçlara astıran bu zihniyet, bugünkü Ergenekon’un atası, İttihatçı kafası değil mi?

Trakya ve 6-7 Eylül olaylarını, Dersim soykırımını, 60, 71, 80, 97 darbelerini, Kürt faili meçhullerini ve nihayet AK Parti’ye yönelik darbe planlarını, ona bağlı Hrant Dink ve Malatya katliamlarını, bu gelenek yapmadı mı? Komşularla sıfır sorun paradigmasını kuran, Ermeni açılımını yapan Davutoğlu kalibresindeki bir kişi, partisi ve tabanını, yani Müslüman halkı düşman, hakir ve üçüncü sınıf sayan çok tehlikeli bir yapıya nasıl böyle kolayca iltifat eder?

Biliyorsunuz, Enver, Sarıkamış’ta doksan bin genci öldürttükten sonra, kuyruğunu kıstırıp doğru İstanbul’a koştu. Kendi yayın organı Tanin dışında bütün gazeteleri kapattırdı. Doksan bin gencin yolunu gözleyen anne ve babaların, gelinlerin, çocukların durumunu bir düşünsenize!
Türkiye, üzerinden neredeyse bir asır geçmiş bir tarihî hadisesiyle bile yüzleşemiyorsa, koskoca Harem kurumunu yetimhane yurdu boyutunda görmek istiyor, dizilere savaş açıyorsa, biz yeni kurulan dünyanın nasıl kurucusu olacağız?
Kaldı ki, eğer Enver o gün Divan-ı Harbe verilse idi, muhtemelen 1915 Ermeni kırımı da yaşanmayacaktı.
Aynı sansür bugün de ısrarla uygulanıyor, ne garip...

İçimizi döktükten sonra baştaki soruya gelip, siyaseti soğukkanlılıkla anlamaya çalışalım.
AK Parti sadece oy hesabıyla mı MHP ile yarışa girdi?
Evet, büyük oranda öyle.
Bu, Ak Parti için sonun başlangıcı mı?
Diretirlerse, uzun vadede belki, ama kısa vadede hayır.
Hayır, yukarıda anlattıklarımla çelişmiyorum.
AK Parti, MHP’nin yüzdenin biri oranlarında baraj mücadelesi verdiğini biliyor. MHP’den kotaracağı düzinelerce vekilin hesabını yapıyor. Yeni anayasanın yapılacağı, muhtemelen kurucu sıfatı taşıyacak Meclis’te mutlak hâkim olmak istiyor. Haziranda bitecek bir PKK ateşkesi var. Seçime kadar kazasız belasız gelmeyi, yeni Meclis’teki gücüne dayanarak anayasa, Kürt açılımı ve diğer reformlara hızla girişmek istiyor.
Etik değerler kenara koyarsanız, MHP’yi bastırmaya yönelik milliyetçi söylemin bir nedeni bu.
Ahmet Altan’ın dediği gibi, bu ANAP’ın sonunu getirmişti.
Ancak Erdoğan ve kurmaylarının bu tehlikenin farkında olduklarını, bu milliyetçi söylemin kısmen “kullan at”
mantığına dayandığını düşünüyorum.
Bu popülist siyaseti bilerek ve kontrollü olarak kullanıyor Erdoğan.
Her çıkışı –çoğunun düşündüğünün aksine- sonuçlarını, yani getirisini ve götürüsünü hesaplayarak yapıyor.
Evet, hesap oy ise, bence MHP tabanını şiddetle etkiliyor da.
Haziran sonrası bunun değişeceğine emin olabilirsiniz.
Kızmak hakkınız olsa da...

Ama bir unsur daha var, o da kimyasal...
Referandum sonuçlarının yüzde 58 olması, bu yüzdeyi ima eden toplumsal kesimlerin tamamen özgürleşmiş,
liberal değerlere bağlı, geçmişiyle yüzleşmiş, milliyetçilikle hesabını görmüş bir kimyayı paylaştıklarını öngörüyoruz; özellikle biz demokrat-özgürlükçü çevreler...
Bu tam böyle değil henüz...
Ak Parti bunu bizden daha iyi biliyor...
Bu anlamda halka güvenmiyor. O yüzden akla değil, duygulara sesleniyor.
Kaldı ki, Ak Parti’nin kendisi de bu kimyadan mustarip.
Kopma değil, gücü yeterse devralma, yetmezse uzlaşma politikası izliyor.
O yüzden, istediğiniz kadar kızın, bir siyasi partinin istiap haddini, sınırlarını iyi bilmek durumundayız.
Ak Parti’nin tek gücü var: Halkın oyu...
Üstelik, geçenlerde dediğim gibi, CHP’ye veya CHP-MHP koalisyonuna bir artı koltuk yeter iktidar olmaları için.
Çünkü onların açığını vesayet tahkim ediyor.
Ama Ak Parti için tek ölçü en yakın rakibine iki kat oy farkı atmaktır. Çünkü Ak Parti, meşruiyetini halktan alan siyasi bir partidir.
Yani AK Parti aslında “tehlikeli” değil, “kazançlı” bir oyun oynuyor. Kendisini iktidardan edecek olanın bir avuç demokratın samimi kızgınlığının olmadığını bildiği için...

Taraf, 13.01.2011
markaresayan@hotmail.com

Monday, January 10, 2011

Öldürmek ne zaman meşrudur


Geçen gün epeydir seyretmek istediğim 2009 yılı yapımı Robert Guediguian’ın çektiği The Army of Crime (Suç Ordusu) filmini seyrettim.

Film, tüm ailesini 1915’te yitirip uzun bir yolculuk sonrası yerleştiği Fransa’da yeni bir yaşam kuran Adıyamanlı Ermeni şair Misak Manuşyan’ın Nazilere karşı direnişini anlatıyor.

“Suç Ordusu”, Vichy hükümetinin bu partizanlara taktığı isim.

Örgüt, Ermeni, Yahudi, Çek, Hırvat ve Macarlardan oluşan bir göçmenler bölüğüdür.

Bu göçmen partizanlar Nazi ve işbirlikçilerini bombalar, öldürür, önemli general ve siyasilere suikast düzenlerler.

Nihayetinde gestaponun eline geçen 22 adam ve bir kadın 1944’te kurşuna dizilerek idam edilir.

Misak Manuşyan’ın karısı Meline’ye yazdığı veda mektubu, “Sevgili Melineciğim, bir tanecik yetimim” diye başlar, “çekmecemde 15.000 frank var. Onu al ve borçlarımı öde. Canigt (Birtanen)” ile biter.

Sonradan Manuşyan’a Légion d’Honour nişanı verilir. Paris, Marsilya ve Yerevan’da adına sokaklar vardır. Aragon’un 23’ler için yazdığı “Kırmızı Afiş” şiirinde “Gelip geçene korku versin diyeydi/ Telaffuzu zor isimleriniz” diye bir dize bulunur.

Fransa’da doğmamış ama orada ölmüş olanlar...

***

Suç Ordusu’nu seyrederken hatırıma Der Baader Meinhoff Kompleks filmi geldi.

Andreas Baader, Ulrike Meinhof ve Gudrun Ensslin’in başını çektiği RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) da emperyalizme karşı olduğu iddia edilen epey sükseli eylemler yapmıştı.

Bu sefer örgüt milletin bağrından çıkmış “beyaz” Almanlar tarafından kurulmuştu. Epey gündemde kaldılar, epey panik yarattılar ve evet, epey insan öldürdüler.

Bir de benim gençken hayranı olduğum Action Directe (AD), “Doğrudan Eylem” örgütü vardı, yaşı yetenler hatırlar.

Önce NATO ve ABD hedeflerine insan kaybı yaşanmayan yıkıcı bombalama eylemleri yapıyorlardı. Jean-Marc Rouillian ile Nathalie Menigon öncülüğünde 1970’lerde kurulan AD’nin 25-30 civarında kurucu kadrosu vardı ve Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) ile yayımladıkları ortak bildiride NATO’ya karşı birleştiklerini duyurmuşlardı.

Onlar da daha sonra kan dökmeye karar verdiler. Örgüt şahinlerin eline geçti. Sonra yakalandılar. Örgütün üç üyesi 24 yıldır içerde ve serbest bırakılmaları için binlerce kişi imza topluyor onlar için hâlâ...

İnsana heyecan veren hikâyeler bunlar. Adalet için, zalime karşı ölümü göze almak. Ölmek, öldürmek. Şerre karşı savaşmak.

Şimdi bazılarını kızdıracak soruya geliyorum.

Onlar gerçekte birer kahraman mı, yoksa birer katil mi?

***

Suç Ordusu filminin bir yerinde, Manuşyan ve arkadaşları SS’lerin de eğlendiği bir müzikholü bombalamaya giderler. Eylemi üstlenen partizan salona girer, ama bir süre sonra çıkar. Arkadaşlarının yanına gelir. “İçerde bir sürü genç kız, kadın var. Yapamadım” der. Kızarlar ona, bir arkadaşı hırsla bombayı alır, pimi çeker salona dalar.

Sonra o da çıkar salondan.

Pimi çekilmiş bomba elindedir. İçerdeki topluluğu görünce o da patlatamamıştır bombayı.

Manuşyan’ın evine gider, Meline’nin sağlam tığını pime takar, kendileri de ölmekten kurtulurlar.

***

İnsan öldürmek çoğu durumda cinayettir.

Manuşyanların yapamadıkları bu eylemle gerçekleştirdikleri arasında ne fark vardır?

Birkaç saniyelik bir tereddüt mü sadece?

Ölümü kimin hak ettiğini bilen o mazlum kibir.

Pakistan ordusuna mensup esir düşmüş askerin palayla kafasını kesen 16 yaşındaki Taliban ile filmlerini hayranlıkla seyrettiğimiz o kahramanlar sadece öldürme eyleminin estetiği ile ayrılmıyor mu birbirinden?

Bence Manuşyan, Baader, Meinhof ve diğerleri de, evet katil sınıfına giriyorlar maalesef.

“Onlar katildir” saptamasını sadece bir insanın canını almak eylemine dayanarak yapmıyorum şüphesiz.

Bazen savaşmanın son seçenek olduğu durumlar vardır.

Nazilerin Avrupa’yı işgali gibi.

Meşru müdafaanın zorunlu olduğu haller gibi.

Evet, Manuşyan da o savaş şartlarında adam öldürüyordu.

Ama eylemleri amaçsızlığa ve yenilgiye yönelikti daha çok. Öfkenin ürünüydü. İntikam duygusu ağır basıyordu. Devasa Nazi gücünü alt edemeyecekleri, bizzat daha azgın hale geleceği, nitekim her bir Nazi’ye karşılık önce 10, sonra 20 direnişçinin öldürüleceğini bile bile eylem yapmak...

Tıpkı İsrail-Filistin savaşında olduğu gibi...

Öldürülen her İsrail askerine karşı 10 Filistinli ölmüş bugüne kadar, istatistiklere bakın isterseniz.

TC-PKK boğazlaşmasında da buna yakın bir oran var, ne tesadüf değil mi?

***

Tarih boyunca savaşın çözdüğü kalıcı hiçbir barış yok. Ne muktedirler, ne de mazlumlar için...

Mazlumların savaşa savaşla karşılık vermesiyle zulüm bitmiyor, sadece acı katlanıyor.

Göze göz, dişe dişle asla barış gelmiyor.

Bunun yerine en etkin mücadele sivil itaatsizlik, pasif direniş.

Gandi örneğinde olduğu gibi, öldürmekten vazgeçip, sadece ölmeyi göze alan cesaret karşısında silahlar, hegemon güçler çaresiz kalıyor, hele günümüz enformasyon çağında...

Öldüren mazlum hegemonu meşrulaştırıyor.

Şiddeti reddetmek ise zalimin zeminini kırıyor.

Öcalan bugün sürekli kendini öne sürmek yerine “Şartlar ne olursa olsun hiçbir şart öne sürmeden silahları bırakıyoruz, insan öldürmeyi, ölmek pahasına reddediyoruz” dese, bakın nasıl zor durumda kalıyor savaştan medet umanlar.

Zor bir konu. Ama tarihin ana sorusu bu.

markaresayan@hotmail.com
Taraf, 10.01.2010

Sunday, January 09, 2011

Tûba’nın ve hepimizin Hrant’ı


Bu yazıyı epeydir yazmayı planlıyordum doğrusu.

Tûba Çandar yakın dostum olduğu, Hrant’ı ne kadar çok sevdiğini, onu anarken gözyaşlarına asla hâkim olamadığını bildiğimden değil, hiç hazzetmediğim meslek içi dayanışmadan ise hiç değil...

Hrant’ın yaşam öyküsünü yazmaya cesaret etmesindendi bu borçluluk hissi, öncellikle...

Tüm Türkiye bir olup, ama tetiği çekerek, ama yardım ve yataklık ederek, ama göz yumarak, ama sahip çıkmayarak, ama üstünü örterek, devlet ve millet eliyle yok ettiğimiz çok yakın bir dostun yaşam delillerini ardı ardına dizmek, açıkçası her babayiğidin göğüsleyebileceği bir meşakkat değildi...

Tam üç yıl bu yakıcı hikâyenin tamamıyla hemhal olmak, bir arkeolog gibi, zaten hayranı olduğumuz, elimizden uçup gidiveren bir güvercinle yaşamak, onu daha iyi tanımak, sonra onu daha da tanımak ve daha da hayran olmak, hatta bir ara onun hâlâ yaşadığını zannedecek kadar onu hatıralarda diriltmek, sonra...

Sonra tekrar ve yine öldüğünü hatırlamak.

Her satırda Tûba’ya eşlik eden bir kaldırım fonunun yakıcılığına tahammül etmek.

Bunu sevgiyle yapmak...

Tûba’nın yaptığı, İstinye’de ısmarlanmış bir sarıkanat ve ona eşlik eden rakının hatırasının hiçbir kurşun tarafından yok edilemeyeceğini tüm dünyaya haykırma isteğiydi.

Ben de yazarım, bilirim o duyguyu...

Anam saydığım Rakel diyor ki kitabın önsözünde “Eşimin katledilmesinden kısa bir süre sonraydı. Tûba’nın gelip gözleri dolu dolu, çekine çekine, kırmaktan korkarcasına bana seslenişi:

‘Rakelcim, Hrant’ın biyografisini yazmak istiyorum. Eğer kabul ederseniz, tüm içtenliğimle, yüreğimi ortaya koyarak anlatacağım onu. Bunun için geldim. Kabul eder misiniz beni?’

Onun içtenliğine inanmam doğruydu. Tanrı bu görevi ona vermişti. Buna inandım ve destek olmaya çalıştım. Onu için dua ettim.”

Gerçekten dualı bir kitap yazmış Tûba...

Hrant gibi bir adamın nasıl yetişebildiğini, nasıl vücuda ve ruha geldiğini, bu kitabı okurken daha iyi anladım.

Çünkü Hrant, ölümünden çok evvel, ben onu ilk tanır ve ona hayran olurken, benim bir mucize olarak gördüğüm bir varlıktı.

Bu toprakların 1915 ve nicesi ile artık tüm değerlerini yitirdiğini düşünen, Anadolu’yu medeniyetler beşiği değil, bir mazlum halklar mikseri olarak tahayyülüme yerleştirmiş bir genç adamdım.

Bu cennet topraklara cehennem inmişti. Biz o cehennemin kalıntılarında “kılıçartığı” olarak, kafası kesilmiş tavuk gibi debeleniyorduk işte.

Yassızdık, yaşsızdık, sözsüzdük, yurtsuzduk, çaresizdik...

Ne Ermenilerden ne de bu ülkeden iyiye dair bir şey çıkabilirdi artık. Ya herşey kötüydü, ya da iyiye dair olanlar aslında sahteydi.

1915’te Ermeni’ye yapılanı, ondan sonra Alevi’ye ve Kürt’e de yapmıştık. Hadi o günler farklıydı, savaş zamanıydı, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ne zamanıydı? 1990’larda bu ülkenin başbakanının itiraf ettiği 17 bin faili meçhul ne zaman işlenmişti?

Hrant işte bu zehirli algıyı yerle bir etmişti, öncellikle bende.

Bu ülke Hrant gibi bir adamı hâlâ içinden çıkarabiliyorsa, tahayyülümdeki cehennemi yeniden sorgulamam lazımdı.

1996’da Agos’u kurdular bir avuç cesur Ermeni’yle...

Görünür olmayı seçtiler, vatandaş olmayı seçtiler, kalıcı olmayı, yerleşmeyi, mücadele vermeyi seçtiler...

1997’de ben de katıldım kafileye, 2000’de köşe yazarı oldum.

Hrant’ı ve Agos’u size nasıl anlatsam?

Boğulma tehlikesi atlatmış olanlarınız bilir. Su altında o son âna, hücrelerin oksijeni sonuna kadar tükettiği o âna kadar yüzeye ulaşmaya çalışır, artık tam boğulmak üzereyken, dudaklarınız su yüzeyini yarar ve ölümü tokatlayan o derin nefesi içinize can havliyle çekersiniz...

Benim ve birçoklarımız için öyleydi Agos...

Hrant ve Rakel, 1915’i ve tüm yüzleşememişliklerimizi bugüne taşıyan nevi şahsına münhasır bir hatıra ve değer kumbarası gibiydiler.

Nefret ve kinden arınmış, kopmuşlukları birbirine ören, duygu yırtılmalarına merhem süren, ayrı düşmüşleri bir kelime veya jestle birleştiren, onaran, iyileştiren...

Rakel’in imanı, Hrant’ın vicdanı, her ikisinin akıl, zekâ ve yürek dolu müşareketi...

İyileştiriyorlardı bizi. Sermayesi kendi canlarıydı. Geri adım atmadı Hrant. Rakel yakınlaşan kara bulutları görüp hissederken dahi bir çınar ağacı gibi durdu Çutag’ının yanında, dimdik...

Aratat, Baydzar, Hosrof, Yervant, Sera, Lusin, Maral, Zepür, Haycan, Zabel de...

Çelik gibi bir aile. Has toprağın iyi pişmiş sağlamlığında...

Onlar babalarını bize en biricik hediye olarak vermekten imtina etmediler. Yüreklerine taş basarak babalarının mezarının bulunduğu memleketlerinde yaşamaya devam ediyorlar.

“Adalet” onlarla alay ediyor, aşağılıyor.

Dördüncü yılında ortada AİHM mahkûmiyeti ve imece cinayetin imece aklanması var.

Bütün dünyanın önünde ortaklaşa işlenen cinayetin üzerini kapıyor Türkiye...

Mahkemeleri, valiliği, emniyeti, jandarması, istihbaratı, hükümeti ile...

Hrant çürümüş tarafımızı kendi kanı üzerinden yansıtarak gözümüzü kamaştırıyor hâlâ.

Hrant hâlâ ülkesi için çabalıyor.

19 Ocak milat olacak demiştim, ilk günden.

Oldu da.

Bir Ermeni, dirisi ve ölüsüyle, bu ülkeyi sarstı, Pandora’nın Kutu’sunu açtı.

İşte Tûba Hrant adını verdiği kitabında tüm bunları anlatıyor.

Tûba dostunu anlatıyor.

Tûba Hrant’ı anlatıyor.

Tûba bir mucizeyi anlatıyor.

Eline, yüreğine sağlık sevgili dostum.

markaresayan@hotmail.com
Taraf, 09.01.2010

Thursday, January 06, 2011

Soykırımcı Noel Baba, can dostlarım Hilâl ve Roni


Bugün Doğu Ortodoksların Noel’i.

Yani Doğuş Yortusu. Eski takvime göre 6 ocak İsa Mesih’in doğum günü, yani “sıfır” günü olarak Doğu Ortodoks Hıristiyanlarınca idrak ediliyor. Evet, Cübbeli Ahmet Hoca, Hıristiyan ve Musevilerin de cennete layık olabilecekleri fikrine çok kızıyor. Fikirdir, saygı göstermeliyiz. Onun daha çok kızdığı bir Hıristiyan veya Musevi’nin kendi kitabına göre kurtulacağına inanması değil. O bu fikri savunan Müslüman âlim ve müminlere kızıyor. “O zaman” diyor, Müslümanlık ile Ehl-i Kitap arasında bir fark bırakmıyorsunuz. Müslümanlara Ehl-i Kitap yolunu açıyorsunuz.”

Mantıklı gibi duruyor ama son derece geçersiz bir argüman. Hiçbir din, diğerinden cehennem korkusu ile aza çalamaz. Korku tek başına iman bina edemez. Rekabetle misyon yapılmaz.

Tabii ki tek Allaha inansalar da, her din önce kendi önceliğini savunur, normaldir. Bence bu giderilebilecek, ya da illa ki giderilmesi gereken bir çelişki değil. Kaldı ki, –bugün Irak ve Mısır’da olduğu üzere- tarihte yaşanan din soslu katliamlar bu doktrinsel tartışmadan kaynaklanmadı hiç. Batı bütün kolonyal utanç tarihinde “kiliseyi” zelilce kullandı. Bugün o mirası Amerika üstlenmiş görünüyor. Dünün küffarlara Hıristiyanlığı götürme vaadi ardına gizlenmiş soykırımlar, bugün Amerika’nın –mesela Irak’a- demokrasi götürmesi argümanına bandırılmış durumda.

Hepsi aynı zihniyet...

“Müslümanlar” da bu konuda onlardan aşağı kalmadı tarih boyunca. Kendimizden bir örnekle yetineyim: 1915’te Anadolu mezbahaya dönerken sözüm ona küffara açılmış Müslümanlık soslu bir gazlama vardı. Cinayet şebekeleri bu din motifli şeytanlıkla harekete geçirildi daha çok.

Buna karşı duran bir sürü Müslüman ellerinden geleni yaptılar, yeterli olmadı.

Kısa bir anekdot: 2 Dünya Savaşı’nda Yahudileri kilisesinde sakladığı için bir rahip gestapo tarafından hapse atılır, işkenceden geçirilir. Bir gün rahip bir arkadaşı ziyaretine gelir. Aralarında şu diyalog geçer:

“Senin bu durumuna çok üzülüyorum. Anlamıyorum, neden içerdesin dostum?”

“Dostum, ben neden içerde olduğumu biliyorum, içim rahat. Ama sen, sen neden dışarıdasın?”

***

Kimin cennete kimin cehenneme gideceğini bilemem. Bunu bu kesinlikte söyleyenlerin gününde Allah’ın önünde mahcup düşeceklerinden eminim. Ama kim olursak olalım, bize sorulan, vicdanın bize sorduğu daimi bir soru var:

“Sen neden dışarıdasın?” Bence tüm dinlerin de inancın da özü bu.

Bu soru bütün insanlığa soruluyor tarih boyunca.

Bosna soykırımı günlerinde çok acı çektim. Aynı tarihlerde Ruanda’da 800 bin Tutsi, hükümetin ucuz olsun diye Çin’den ithal ettiği palalarla doğrandı üç ayda.

2008 yılının sonunda Gazze’de Dökme Kurşun saldırısında çoğu kadın ve çocuk 1500 Filistinli öldürüldü.

İnsan olduğumdan utandım.

***

Bu can yakıcı soruları kendimize, cemaatimize, ait olduğumuz ülkenin sorumlularına sormak ve neden dışarıda olduğumuza özeleştiri yapmak yerine, dün Roni Margulies’in “Noel Baba, Mavi Marmara ve emperyalizm” yazısında yaptığı gibi ucuz maliyetli bir popülizmle de işi kotarabilirsiniz.

Öğrencilerin bir şişme Noel Baba’yı bıçakla delik deşik etmelerini Mavi Marmara’ya bağlayıp, oradan da “etki-tepki” “Emperyalizm ve direniş”e endeksleyebilirsiniz durumu.

Müslümanların bir kısmının da gururunu okşarsınız emin olun. Emperyalizme direnmenin Noel Baba’yı bıçaklama irtifasına düşürülmesi, bunun da ateist bir sosyalistçe ululanması, yeme de yanında yat durumudur.

Herkes kazançlı çıkar.

Ama herkes dışarıdadır hâlâ. Gerçek yüzleşme, sorunlara can yakıcı yakınlaşma gerçekleşmemiştir.

Ya da hemen Roni’nin karşı köşe mukimi diğer bir can dostum Hilâl Kaplan gibi yapar, sosyolojik-teolojik bir kavram çorbası içinde ifade özgürlüğünü, hadi onu da geçtim yaşama özgürlüğünü efervesan bir tablet gibi eritiverirsiniz.

Çoğunun hoşuna gider, ama dikkat hâlâ içerdesinizdir; güvenli bir koyukta...

Evet, Salman Rüşdi, ya da Hilâl Kaplan’ın tabiriyle “insan teki” Müslümanları incitmiş ve üzmüştür. İsa Mesih’in de eşcinselliğinden girip dost hayatı yaşayan ayyaşlığından, sahtekârlığından, aslında hiç varolmamışlığından çıkmışlardı.

Evet, ifade özgürlüğü Batı’nın çifte standardından mustariptir ve geniş bir madun kitlesi yaratmıştır. Bana kalırsa, 1915’in mağduru olduğum halde soykırımı tartışmaya açma, reddetme hakkını da ifade özgürlüğü sınırları içinde görürüm, son yargıyı halkın, tarihin vicdanına bırakırım.

Ben hâlâ bir milyon Ermeni’nin 1915’te öldürüldüğünü inkâr eden, bu acıyla dalga geçen bir ülkede yaşıyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?

Açık konuşayım, bir insanın hayatı benim için kendi dinimden de kutsaldır. Tartışmaya açılamayacak kutsal yoktur. Kaldı ki Allah her türlü tartışmadan münezzeh ve ebedidir.

Ama bir insanın hayatta kalma özgürlüğünü savunma sınırından aşağı düşürürseniz, altımızda zemin kalmaz. Milyarlarca kişinin yaşadığı bu dünyada ister Batı’nın, ister başka kesimin zihniyetini dayatmak bizi hep içerde tutar.

İçerde, hep haklı ve hareketsiz.

markaresayan@hotmail.com

Taraf, 06.01.2010

Monday, January 03, 2011

Ne mutlu insanım diyene!


Yılın ilk günü çıkan Taraf’ta, 2011’i ilk karşılayan ülkelerle ilgili bir haberimiz vardı. Yıldıray Oğur’un bulduğu başlığı “Geçen yıl da ilk onlar girmişti” idi. İçini de ben yazdım: “Yeni yıla 2010’nda olduğu gibi bu sene de ilk olarak Yeni Zelanda ve Avustralya girdi! Her iki ülke daha şimdiden 2012’ye de ilk giren ülke olmak için hazırlıklara başladı!”

Ünlemleri de garanti olsun diye Yasemin Çongar ekledi sonradan.

Yalan yok, eğlendik. Tamam espri çok da orijinal değil ama, bunu böyle gergin ve ciddi bir ülkede, bir gazetede yapabiliyor olmak ayrı bir lüks.

Lakin twitter’da haberi ciddiye alıp ortaya mesaj atan, Taraf’ın baltayı taşa vurduğunu, her yeni yıla niçin ilk giren ülkelerin hiç değişmeyeceğini enlem ve boylamları da içine katarak anlatanlar vardı.

Medya siteleri ise topa hiç girmemişlerdi. Ya espriyi anlamamış, ya da “Taraf yazıyorsa vardır bir belgesi” diye bize çakmaktan imtina etmişlerdi.

Haber beni çok eğlendirdi ama, bu “Sense of humour” eksikliği bir o kadar düşündürdü.


Bu yazı haşa “Ah nasıl insanlarla aynı havayı soluyoruz” yazısı değil. Ama bu örnek, bize dair önemli bir şey söylüyor, farklı zamanlarda farklı konularda bizim de pek çok kez içine düştüğümüz akıl tutulmalarına dair…

***

Biz çok sert bir frenle ulus devlete geçmiş taze bir ülkeyiz.
Bize az zamanda çok işler yaptırılması için de bir bedel ödedik.
Milletçe preslendik, biçime sokulduk ve üretildik.

Hepimiz, en solundan en sağına, en muhafazakarından en ekstremistine kadar birer cumhuriyet mamulüyüz.
Tekrar ediyorum: ÜRETİLDİK…
Bunun için ise, eğitim sistemimiz, en ayırımcı ve insanlık suçları kapsamına girebilecek bir programlamayla en önemli araç olarak kullanıldı.

Milli Eğitim Temel Kanunu’da yer alan “Türk Milli Eğitimi’nin Genel Amaçları” arasında ilk sırada şu ölçüt zikredilir:
“Türk milletinin bütün fertlerini (…) Atatürk inkilap ve ilkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı (…) yurttaşlar olarak yetiştirmek…”

Ve 1933’den beridir Allahın her günü çocuklarımızın akıllarını iğdiş edercesine beyinlerine çaktığımız Andımız…
“Türküm, doğruyum, çalışkanım. İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. Ne Mutlu Türküm Diyene!”


Üniversitede durum değişiyor, bilgiye ulaşmada ve üretmede evrensel standartlara geçiliyor zannetmeyiniz, durum daha da vahim. Alın size YÖK Kanunu’nun 4. Maddesi:
“Öğrencilerini Atatürk İnkilapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı Türk milletinin milli, ahlaki, insani manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan, toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile doluTürkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren (…) vatandaşlar olarak yetiştirmek…”

Tabii ki her ideoloji kendi değerler ve anlamlar dünyasını kurar. Kuruluş aşamalarında belki böyle hiçbir vicdan ve bilgi ölçütüne dayanmayan, kerameti kendinden menkul “özcü” bir diskura da sapılabilir.

İktidar kendi halkını kazıklayabilir...

Ne de olsa burada kitlelerin aklına değil, duygularına seslenilmektedir. Ama günü gelir, o dönem kapanır ve yeni bir sayfa açılır. Uygar dünyanın 1950’lerde yapmaya başladığı gibi…

Ama Türkiye bunu yapmadı, yapmıyor, bizi hasta eden bir sürü akıl dışı safralarla yaşamaya devam ediyoruz hala..

Yukarda örneğini verdiğim üç metin, uygar bir ülkede ağır suç unsuru teşkil eder. Kişiye tapınmacılık, ırkçılık, özcülük, bireyin yerle bir edilmesi ve hakların yerine ödevlerin konduğu bir ibretlik vesika olarak.

Bir kişiye, yani Atatürk’e referans veren tek Anayasa’ya sahibiz. Yani 1938’de vefat etmiş bir kişinin değer yargıları, niyeti ve aklı ile sınırlanmayı ta baştan kabul ediyoruz.

Eğitim sistemimiz 1930’lu yılları savunan bir ideolojinin değerler kümesi ile hemhal…

Buradan dünya ile rekabet edebilen, çağdaş, uygar bir ülke ve vatandaşlar çıkarabileceğimizi düşünüyoruz.

Ama çıka çıka, okuduğunu anlamayan, espri anlayışı olmayan, her değişime savaş açan, milliyetçi, dışlayıcı, kompleksli, öfkeli bir ruh durumu ile yüzleşiyoruz bu gün.

Evet, hem Anayasa’da, hem de eğitim müfredatında birtakım iyileştirmeler yapılıyor. Ama omurgayı hala aynı zihniyet ve değerler bütünü taşıdığı için etkisini sürdürüyor, sürdürecek de…

O yüzden yepyeni özgürlükçü bir zihniyetle hazırlanmış sivil bir Anayasa ve eğitim müfredatına ihtiyacımız var.

Bu olduğunda ne Mustafa Kemal, ne de cumhuriyet değerinden bir şey kaybedecek, bilakis, gerçekçi bir zemine kavuşup suiistimal edilmekten kurtulacak.

Özgürlüğün en önemli belirtisi imzah duygusu ve kendi kendinle dalga geçebilme yeteneğidir. Böyle bir kayıp yaşıyorsanız, bence bunu ciddiye alın.

Taraf, 03.01.2010

Sunday, January 02, 2011

Yeni hayat


Senenin ilk günü...

Senenin ilk günü yazmanın bir sorumluluğu var.

“Kim vermiş ki o sorumluluğu bana” diye sormadan, bu hissin kanıtsızlığı altında ezilmeden yazacak bir yazar olmak...

Bizi saran bu sonsuz evrende “biricik” olduğumuza, bizi merkeze koyan, tüm yaratılışı bize göre programlayan, O’nda bizim bir parçamız, bizim de bu büyük planda hayati bir dişli olduğumuzu savunan bir tayin ediciye ihtiyacımız var.

Buna o kadar muhtacız ki!

Biricik olduğumuzu bilmeye o kadar ihtiyacımız var ki!

En değerli, en güzel, en yetenekli, en en en...

Bütün yapıp etmelerimizi, kahramanlıklarımızı, şeytanlıklarımızı, bu hiç doyuramadığımız biriciklik ihtiyacı yönetiyor desem, Evren Sırlarını Koruma Ağır Ceza Mahkemesi, 3001’inci Madde’den yargılayıp ruhumu amaçsızlığa mahkûm eder mi?

İlk darbe teşebbüsünü Lucifer yapmadı mı? Lucifer muvaffak olamayınca adı şeytan diye değişmedi mi?

Ruhlar âleminde de bir iktidar savaşı olduğunu bilmek ne acayip?

Gökler âleminin de bir Ergenekon’u var, 1 Numara’sı da Lucifer.

Suçüstü yakalandı. Aşağı atıldı. Atıldığı yar o kadar derin ki, çarpıp yok olacağı zemini bulana kadar bir hayat var ve biz dünya denen kozada kendimizi örüyoruz işte.

***

Christopher Nolan’ın filmi Inception’da bunu daha iyi anlatmamı sağlayacak bir sahne vardı.

Hedeflerindeki kişinin, yani devasa bir imparatorluğun vârisinin bilinçdışına, sipariş aldıkları fikri çakmak için yola çıkan bir ekip...

Gerçeklikte bir minibüsün içindedirler. Hepsi ağır kimyasallarla uyutulmuş ve gencin rüyasına girmişlerdir. Minibüs şoförünün görevi, zamanı geldiğinde ekibi uyandıracak bir şok yaratmak, onları gerçek dünyaya döndürmektir.

Bu arada minibüs saldırıya uğrar ve uyanma zamanı gelince şoför minibüsü nehrin üzerindeki köprüden aşağı sürer...

Ancak gerçek dünya ile rüya âleminin zamanları arasında bir fark vardır. Yani rüyada –tıpkı uzayda zamanın göreliliği gibi- zaman çok daha yavaş akmaktadır. Hatta rüya içinde rüya yaratıp alt katmanlara inen ekip elemanları, bazen sonsuza kadar rüyalarda hapsolmaktadırlar.

İşte filmdeki o tüm uzun, karmaşık hikâye o minibüsün korkulukları aşıp, nehre düşene kadar geçen 20 saniyede olur aslında.

***

Bütün yapıp etmelerimiz çok önemli...

Çok çok az, ama sonsuz zamanımız var. Fırsatlar çok değerli ve biricik, lakin sonsuza kadar deneme şansımız var. Son yok, hiçlik var belki, ama biz olmazsak evrenin dengesinin bozulacağı gerçeği de var.

Ruhları üreten fabrika, görünmeyen bir yerimize sadece bize ait olan bir seri numarası çakmış. Kafile numaralarımız birileriyle aynı olsa da, son rakam sadece bize dair.

Ölmek insana göre değil...

Başkasına benzemek, sıradan olmak insanın işi değil.

Ölmek üzere yaratılmamışız, kendinize sorun, ölümü ne zaman aklınıza getiriyorsunuz?

Çok az değil mi? Sadece ölümle yüzleşme korkusundan değil bu, bünyede karşılığı yok, ondan bu ölüme yabancılığımız.

O nedenle ister ateist ister Müslüman ister Budist olun, ama “mutlak ölüm” fikrini reddedin, yaşam boyutunu bilemem ama, bir hiç olacağımız fikrine direnin bence.

***

Senenin ilk sabahı gözlerim erkenden açıldı.

Gün doğmak üzereydi.

Karanlık, güneşin ilk huzmelerine konukluk ediyordu.

Duruluk tüm kenti kaplamıştı.

Gece boyunca, bir önceki günün tüm hasarını onarır gibi, yaralara şifa veren nefesiyle üflemişti.

Her şey çok yeni geldi bana.

Her şey ilk defa yaratılmış gibi tazeydi.

Her şey yeni ve her şey o anda yaratılmıştı.

Ben yeni doğmuştum. Martılar ilk uçuş denemelerini yapıyorlardı sarsakça. Sabah çöpçüleri bu ilk mesailerinde temizleyecek bir şey bulamıyorlardı henüz.

Sokaktaki insanlar, bakkal, kasap ve diğer esnaf birbirleriyle neşeyle ve şaşkınlıkla tanışıyorlardı.

“Ne güzel bir dünya, var olmak, sizi tanımak ne kadar güzel” diye konuşuyorlardı, duydum.

Sonra ilk aşklar, ilk günahlar, ilk kavgalar ve teselliler birbiri ardına geldi. Evren kurulmuştu, yeni hayat başlamıştı, tüm tazeliği ve tüm korkutuculuğuyla.

Evrenin bir yerlerinde “kötü”, derin, çok derin bir yardan aşağı atıldı.

Zaman işlemeye başladı.

“Ben ne yapayım” diye düşündüm bu yeni hayatta. Önümdeki masada beyaz bir sayfa gördüm. Bir kalem, yepyeni, görünce büyülendim.

“Yazmalı” dedim. Bu ilk yazımı yazdım.

“Sizinle tanışmak ne güzel. Ben Markar Esayan.”

Ya siz?

markaresayan@hotmail.com



Taraf, 02.01.2011

Followers