Monday, January 10, 2011

Öldürmek ne zaman meşrudur


Geçen gün epeydir seyretmek istediğim 2009 yılı yapımı Robert Guediguian’ın çektiği The Army of Crime (Suç Ordusu) filmini seyrettim.

Film, tüm ailesini 1915’te yitirip uzun bir yolculuk sonrası yerleştiği Fransa’da yeni bir yaşam kuran Adıyamanlı Ermeni şair Misak Manuşyan’ın Nazilere karşı direnişini anlatıyor.

“Suç Ordusu”, Vichy hükümetinin bu partizanlara taktığı isim.

Örgüt, Ermeni, Yahudi, Çek, Hırvat ve Macarlardan oluşan bir göçmenler bölüğüdür.

Bu göçmen partizanlar Nazi ve işbirlikçilerini bombalar, öldürür, önemli general ve siyasilere suikast düzenlerler.

Nihayetinde gestaponun eline geçen 22 adam ve bir kadın 1944’te kurşuna dizilerek idam edilir.

Misak Manuşyan’ın karısı Meline’ye yazdığı veda mektubu, “Sevgili Melineciğim, bir tanecik yetimim” diye başlar, “çekmecemde 15.000 frank var. Onu al ve borçlarımı öde. Canigt (Birtanen)” ile biter.

Sonradan Manuşyan’a Légion d’Honour nişanı verilir. Paris, Marsilya ve Yerevan’da adına sokaklar vardır. Aragon’un 23’ler için yazdığı “Kırmızı Afiş” şiirinde “Gelip geçene korku versin diyeydi/ Telaffuzu zor isimleriniz” diye bir dize bulunur.

Fransa’da doğmamış ama orada ölmüş olanlar...

***

Suç Ordusu’nu seyrederken hatırıma Der Baader Meinhoff Kompleks filmi geldi.

Andreas Baader, Ulrike Meinhof ve Gudrun Ensslin’in başını çektiği RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) da emperyalizme karşı olduğu iddia edilen epey sükseli eylemler yapmıştı.

Bu sefer örgüt milletin bağrından çıkmış “beyaz” Almanlar tarafından kurulmuştu. Epey gündemde kaldılar, epey panik yarattılar ve evet, epey insan öldürdüler.

Bir de benim gençken hayranı olduğum Action Directe (AD), “Doğrudan Eylem” örgütü vardı, yaşı yetenler hatırlar.

Önce NATO ve ABD hedeflerine insan kaybı yaşanmayan yıkıcı bombalama eylemleri yapıyorlardı. Jean-Marc Rouillian ile Nathalie Menigon öncülüğünde 1970’lerde kurulan AD’nin 25-30 civarında kurucu kadrosu vardı ve Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) ile yayımladıkları ortak bildiride NATO’ya karşı birleştiklerini duyurmuşlardı.

Onlar da daha sonra kan dökmeye karar verdiler. Örgüt şahinlerin eline geçti. Sonra yakalandılar. Örgütün üç üyesi 24 yıldır içerde ve serbest bırakılmaları için binlerce kişi imza topluyor onlar için hâlâ...

İnsana heyecan veren hikâyeler bunlar. Adalet için, zalime karşı ölümü göze almak. Ölmek, öldürmek. Şerre karşı savaşmak.

Şimdi bazılarını kızdıracak soruya geliyorum.

Onlar gerçekte birer kahraman mı, yoksa birer katil mi?

***

Suç Ordusu filminin bir yerinde, Manuşyan ve arkadaşları SS’lerin de eğlendiği bir müzikholü bombalamaya giderler. Eylemi üstlenen partizan salona girer, ama bir süre sonra çıkar. Arkadaşlarının yanına gelir. “İçerde bir sürü genç kız, kadın var. Yapamadım” der. Kızarlar ona, bir arkadaşı hırsla bombayı alır, pimi çeker salona dalar.

Sonra o da çıkar salondan.

Pimi çekilmiş bomba elindedir. İçerdeki topluluğu görünce o da patlatamamıştır bombayı.

Manuşyan’ın evine gider, Meline’nin sağlam tığını pime takar, kendileri de ölmekten kurtulurlar.

***

İnsan öldürmek çoğu durumda cinayettir.

Manuşyanların yapamadıkları bu eylemle gerçekleştirdikleri arasında ne fark vardır?

Birkaç saniyelik bir tereddüt mü sadece?

Ölümü kimin hak ettiğini bilen o mazlum kibir.

Pakistan ordusuna mensup esir düşmüş askerin palayla kafasını kesen 16 yaşındaki Taliban ile filmlerini hayranlıkla seyrettiğimiz o kahramanlar sadece öldürme eyleminin estetiği ile ayrılmıyor mu birbirinden?

Bence Manuşyan, Baader, Meinhof ve diğerleri de, evet katil sınıfına giriyorlar maalesef.

“Onlar katildir” saptamasını sadece bir insanın canını almak eylemine dayanarak yapmıyorum şüphesiz.

Bazen savaşmanın son seçenek olduğu durumlar vardır.

Nazilerin Avrupa’yı işgali gibi.

Meşru müdafaanın zorunlu olduğu haller gibi.

Evet, Manuşyan da o savaş şartlarında adam öldürüyordu.

Ama eylemleri amaçsızlığa ve yenilgiye yönelikti daha çok. Öfkenin ürünüydü. İntikam duygusu ağır basıyordu. Devasa Nazi gücünü alt edemeyecekleri, bizzat daha azgın hale geleceği, nitekim her bir Nazi’ye karşılık önce 10, sonra 20 direnişçinin öldürüleceğini bile bile eylem yapmak...

Tıpkı İsrail-Filistin savaşında olduğu gibi...

Öldürülen her İsrail askerine karşı 10 Filistinli ölmüş bugüne kadar, istatistiklere bakın isterseniz.

TC-PKK boğazlaşmasında da buna yakın bir oran var, ne tesadüf değil mi?

***

Tarih boyunca savaşın çözdüğü kalıcı hiçbir barış yok. Ne muktedirler, ne de mazlumlar için...

Mazlumların savaşa savaşla karşılık vermesiyle zulüm bitmiyor, sadece acı katlanıyor.

Göze göz, dişe dişle asla barış gelmiyor.

Bunun yerine en etkin mücadele sivil itaatsizlik, pasif direniş.

Gandi örneğinde olduğu gibi, öldürmekten vazgeçip, sadece ölmeyi göze alan cesaret karşısında silahlar, hegemon güçler çaresiz kalıyor, hele günümüz enformasyon çağında...

Öldüren mazlum hegemonu meşrulaştırıyor.

Şiddeti reddetmek ise zalimin zeminini kırıyor.

Öcalan bugün sürekli kendini öne sürmek yerine “Şartlar ne olursa olsun hiçbir şart öne sürmeden silahları bırakıyoruz, insan öldürmeyi, ölmek pahasına reddediyoruz” dese, bakın nasıl zor durumda kalıyor savaştan medet umanlar.

Zor bir konu. Ama tarihin ana sorusu bu.

markaresayan@hotmail.com
Taraf, 10.01.2010

No comments:

Followers