Thursday, January 06, 2011

Soykırımcı Noel Baba, can dostlarım Hilâl ve Roni


Bugün Doğu Ortodoksların Noel’i.

Yani Doğuş Yortusu. Eski takvime göre 6 ocak İsa Mesih’in doğum günü, yani “sıfır” günü olarak Doğu Ortodoks Hıristiyanlarınca idrak ediliyor. Evet, Cübbeli Ahmet Hoca, Hıristiyan ve Musevilerin de cennete layık olabilecekleri fikrine çok kızıyor. Fikirdir, saygı göstermeliyiz. Onun daha çok kızdığı bir Hıristiyan veya Musevi’nin kendi kitabına göre kurtulacağına inanması değil. O bu fikri savunan Müslüman âlim ve müminlere kızıyor. “O zaman” diyor, Müslümanlık ile Ehl-i Kitap arasında bir fark bırakmıyorsunuz. Müslümanlara Ehl-i Kitap yolunu açıyorsunuz.”

Mantıklı gibi duruyor ama son derece geçersiz bir argüman. Hiçbir din, diğerinden cehennem korkusu ile aza çalamaz. Korku tek başına iman bina edemez. Rekabetle misyon yapılmaz.

Tabii ki tek Allaha inansalar da, her din önce kendi önceliğini savunur, normaldir. Bence bu giderilebilecek, ya da illa ki giderilmesi gereken bir çelişki değil. Kaldı ki, –bugün Irak ve Mısır’da olduğu üzere- tarihte yaşanan din soslu katliamlar bu doktrinsel tartışmadan kaynaklanmadı hiç. Batı bütün kolonyal utanç tarihinde “kiliseyi” zelilce kullandı. Bugün o mirası Amerika üstlenmiş görünüyor. Dünün küffarlara Hıristiyanlığı götürme vaadi ardına gizlenmiş soykırımlar, bugün Amerika’nın –mesela Irak’a- demokrasi götürmesi argümanına bandırılmış durumda.

Hepsi aynı zihniyet...

“Müslümanlar” da bu konuda onlardan aşağı kalmadı tarih boyunca. Kendimizden bir örnekle yetineyim: 1915’te Anadolu mezbahaya dönerken sözüm ona küffara açılmış Müslümanlık soslu bir gazlama vardı. Cinayet şebekeleri bu din motifli şeytanlıkla harekete geçirildi daha çok.

Buna karşı duran bir sürü Müslüman ellerinden geleni yaptılar, yeterli olmadı.

Kısa bir anekdot: 2 Dünya Savaşı’nda Yahudileri kilisesinde sakladığı için bir rahip gestapo tarafından hapse atılır, işkenceden geçirilir. Bir gün rahip bir arkadaşı ziyaretine gelir. Aralarında şu diyalog geçer:

“Senin bu durumuna çok üzülüyorum. Anlamıyorum, neden içerdesin dostum?”

“Dostum, ben neden içerde olduğumu biliyorum, içim rahat. Ama sen, sen neden dışarıdasın?”

***

Kimin cennete kimin cehenneme gideceğini bilemem. Bunu bu kesinlikte söyleyenlerin gününde Allah’ın önünde mahcup düşeceklerinden eminim. Ama kim olursak olalım, bize sorulan, vicdanın bize sorduğu daimi bir soru var:

“Sen neden dışarıdasın?” Bence tüm dinlerin de inancın da özü bu.

Bu soru bütün insanlığa soruluyor tarih boyunca.

Bosna soykırımı günlerinde çok acı çektim. Aynı tarihlerde Ruanda’da 800 bin Tutsi, hükümetin ucuz olsun diye Çin’den ithal ettiği palalarla doğrandı üç ayda.

2008 yılının sonunda Gazze’de Dökme Kurşun saldırısında çoğu kadın ve çocuk 1500 Filistinli öldürüldü.

İnsan olduğumdan utandım.

***

Bu can yakıcı soruları kendimize, cemaatimize, ait olduğumuz ülkenin sorumlularına sormak ve neden dışarıda olduğumuza özeleştiri yapmak yerine, dün Roni Margulies’in “Noel Baba, Mavi Marmara ve emperyalizm” yazısında yaptığı gibi ucuz maliyetli bir popülizmle de işi kotarabilirsiniz.

Öğrencilerin bir şişme Noel Baba’yı bıçakla delik deşik etmelerini Mavi Marmara’ya bağlayıp, oradan da “etki-tepki” “Emperyalizm ve direniş”e endeksleyebilirsiniz durumu.

Müslümanların bir kısmının da gururunu okşarsınız emin olun. Emperyalizme direnmenin Noel Baba’yı bıçaklama irtifasına düşürülmesi, bunun da ateist bir sosyalistçe ululanması, yeme de yanında yat durumudur.

Herkes kazançlı çıkar.

Ama herkes dışarıdadır hâlâ. Gerçek yüzleşme, sorunlara can yakıcı yakınlaşma gerçekleşmemiştir.

Ya da hemen Roni’nin karşı köşe mukimi diğer bir can dostum Hilâl Kaplan gibi yapar, sosyolojik-teolojik bir kavram çorbası içinde ifade özgürlüğünü, hadi onu da geçtim yaşama özgürlüğünü efervesan bir tablet gibi eritiverirsiniz.

Çoğunun hoşuna gider, ama dikkat hâlâ içerdesinizdir; güvenli bir koyukta...

Evet, Salman Rüşdi, ya da Hilâl Kaplan’ın tabiriyle “insan teki” Müslümanları incitmiş ve üzmüştür. İsa Mesih’in de eşcinselliğinden girip dost hayatı yaşayan ayyaşlığından, sahtekârlığından, aslında hiç varolmamışlığından çıkmışlardı.

Evet, ifade özgürlüğü Batı’nın çifte standardından mustariptir ve geniş bir madun kitlesi yaratmıştır. Bana kalırsa, 1915’in mağduru olduğum halde soykırımı tartışmaya açma, reddetme hakkını da ifade özgürlüğü sınırları içinde görürüm, son yargıyı halkın, tarihin vicdanına bırakırım.

Ben hâlâ bir milyon Ermeni’nin 1915’te öldürüldüğünü inkâr eden, bu acıyla dalga geçen bir ülkede yaşıyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?

Açık konuşayım, bir insanın hayatı benim için kendi dinimden de kutsaldır. Tartışmaya açılamayacak kutsal yoktur. Kaldı ki Allah her türlü tartışmadan münezzeh ve ebedidir.

Ama bir insanın hayatta kalma özgürlüğünü savunma sınırından aşağı düşürürseniz, altımızda zemin kalmaz. Milyarlarca kişinin yaşadığı bu dünyada ister Batı’nın, ister başka kesimin zihniyetini dayatmak bizi hep içerde tutar.

İçerde, hep haklı ve hareketsiz.

markaresayan@hotmail.com

Taraf, 06.01.2010

4 comments:

derkenar said...

Sevgili Esayan, öncelikle Noeliniz mübarek olsun, Allah ettiğiniz hayır duaları, ibadetlerinizi kabul etsin. Biraz Molla Kasım'ınız gibi olacağım ama, yine bir düzeltme yapmak istiyorum:

Kısa bir anekdot: 2 Dünya Savaşı’nda Yahudileri kilisesinde sakladığı için bir rahip gestapo tarafından hapse atılır, işkenceden geçirilir. Bir gün rahip bir arkadaşı ziyaretine gelir. Aralarında şu diyalog geçer:

“Senin bu durumuna çok üzülüyorum. Anlamıyorum, neden içerdesin dostum?”

“Dostum, ben neden içerde olduğumu biliyorum, içim rahat. Ama sen, sen neden dışarıdasın?”

Bu hadiseyi sanırım yanlış hatırlıyorsunuz veya hafızanız size bir oyun oynamış! Olay ABD'de H.D.Thoreau ile yakın dostu Ralph Waldo Emerson arasında geçmiştir. Thoreau savaşa katılmayı reddettiği için hapse atılmış, dostunun "Niye oradasın?" sorusuna karşılık, "Waldo, sen niye burada değilsin?" diye cevap vermiştir. Hatta İsmet Özel'in aynı adla (Waldo Sen Neden Burada Değilsin?) yazdığı bir kitabı bile vardır...

Anonymous said...

sizden okuyabildiklerimden hiçbiri ne kulağımı, ne gözümü, ne de aklımı tırmaladı.. hepsi önce olması gerekene, vicdana hitabediyor. sevgiler..

interzone said...

Sevgili Esayan, aynı frekansta olduğumuzu görmek beni mutlu etti. yoldaşım olduğu halde, Roni'nin yazısında kurduğu bağlantıyı zorlama bulmuştum. şişme Noel Baba bıçaklamanın trajikomikliğine ve tehditkârlığına hiç değinmemesine de şaşırmıştım. Hilal Hanım'a da eleştirimi facebook üzerinden ilettim: "...gözden kaçırılmaması gereken husus, ifade özgürlüğü kriterinin gerçekliğinden ziyade, insan hayatının kutsallığı olmalı bence..." sanırım, konuya köşesinde değinecek. selamlar

rüştü hacıoğlu said...

katılıyorum. ama katıldığımı söylemek için yazmıyorum sadece. mevzuyu twiter'da da ifade etmeye çalışmıştım buraya da ilave edeyim istedim. bazı müslümanlar Hrant'ın şehit olduğunu düşünüyor.

Surp Mahçupyan'ın da kitabın ortasından konuştuğunu...

Sizin de o yolda gittiğinizi görüp seviniyor; kimbilir belki örnek alıyor...

bence, 1915 üzerine düzenin inşa etmeye çalıştığı propaganda (yalan) aygıtına ve büyüklüğüne rağmen böylesi sonuçlar ortaya çıkıyor olması, Hrant'ın şehadetine tekabül eder...insanlık dersine, hayatı pahasına...insan hayatı en kutsaldır bence de...sevgiler

Followers