Sunday, January 09, 2011

Tûba’nın ve hepimizin Hrant’ı


Bu yazıyı epeydir yazmayı planlıyordum doğrusu.

Tûba Çandar yakın dostum olduğu, Hrant’ı ne kadar çok sevdiğini, onu anarken gözyaşlarına asla hâkim olamadığını bildiğimden değil, hiç hazzetmediğim meslek içi dayanışmadan ise hiç değil...

Hrant’ın yaşam öyküsünü yazmaya cesaret etmesindendi bu borçluluk hissi, öncellikle...

Tüm Türkiye bir olup, ama tetiği çekerek, ama yardım ve yataklık ederek, ama göz yumarak, ama sahip çıkmayarak, ama üstünü örterek, devlet ve millet eliyle yok ettiğimiz çok yakın bir dostun yaşam delillerini ardı ardına dizmek, açıkçası her babayiğidin göğüsleyebileceği bir meşakkat değildi...

Tam üç yıl bu yakıcı hikâyenin tamamıyla hemhal olmak, bir arkeolog gibi, zaten hayranı olduğumuz, elimizden uçup gidiveren bir güvercinle yaşamak, onu daha iyi tanımak, sonra onu daha da tanımak ve daha da hayran olmak, hatta bir ara onun hâlâ yaşadığını zannedecek kadar onu hatıralarda diriltmek, sonra...

Sonra tekrar ve yine öldüğünü hatırlamak.

Her satırda Tûba’ya eşlik eden bir kaldırım fonunun yakıcılığına tahammül etmek.

Bunu sevgiyle yapmak...

Tûba’nın yaptığı, İstinye’de ısmarlanmış bir sarıkanat ve ona eşlik eden rakının hatırasının hiçbir kurşun tarafından yok edilemeyeceğini tüm dünyaya haykırma isteğiydi.

Ben de yazarım, bilirim o duyguyu...

Anam saydığım Rakel diyor ki kitabın önsözünde “Eşimin katledilmesinden kısa bir süre sonraydı. Tûba’nın gelip gözleri dolu dolu, çekine çekine, kırmaktan korkarcasına bana seslenişi:

‘Rakelcim, Hrant’ın biyografisini yazmak istiyorum. Eğer kabul ederseniz, tüm içtenliğimle, yüreğimi ortaya koyarak anlatacağım onu. Bunun için geldim. Kabul eder misiniz beni?’

Onun içtenliğine inanmam doğruydu. Tanrı bu görevi ona vermişti. Buna inandım ve destek olmaya çalıştım. Onu için dua ettim.”

Gerçekten dualı bir kitap yazmış Tûba...

Hrant gibi bir adamın nasıl yetişebildiğini, nasıl vücuda ve ruha geldiğini, bu kitabı okurken daha iyi anladım.

Çünkü Hrant, ölümünden çok evvel, ben onu ilk tanır ve ona hayran olurken, benim bir mucize olarak gördüğüm bir varlıktı.

Bu toprakların 1915 ve nicesi ile artık tüm değerlerini yitirdiğini düşünen, Anadolu’yu medeniyetler beşiği değil, bir mazlum halklar mikseri olarak tahayyülüme yerleştirmiş bir genç adamdım.

Bu cennet topraklara cehennem inmişti. Biz o cehennemin kalıntılarında “kılıçartığı” olarak, kafası kesilmiş tavuk gibi debeleniyorduk işte.

Yassızdık, yaşsızdık, sözsüzdük, yurtsuzduk, çaresizdik...

Ne Ermenilerden ne de bu ülkeden iyiye dair bir şey çıkabilirdi artık. Ya herşey kötüydü, ya da iyiye dair olanlar aslında sahteydi.

1915’te Ermeni’ye yapılanı, ondan sonra Alevi’ye ve Kürt’e de yapmıştık. Hadi o günler farklıydı, savaş zamanıydı, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ne zamanıydı? 1990’larda bu ülkenin başbakanının itiraf ettiği 17 bin faili meçhul ne zaman işlenmişti?

Hrant işte bu zehirli algıyı yerle bir etmişti, öncellikle bende.

Bu ülke Hrant gibi bir adamı hâlâ içinden çıkarabiliyorsa, tahayyülümdeki cehennemi yeniden sorgulamam lazımdı.

1996’da Agos’u kurdular bir avuç cesur Ermeni’yle...

Görünür olmayı seçtiler, vatandaş olmayı seçtiler, kalıcı olmayı, yerleşmeyi, mücadele vermeyi seçtiler...

1997’de ben de katıldım kafileye, 2000’de köşe yazarı oldum.

Hrant’ı ve Agos’u size nasıl anlatsam?

Boğulma tehlikesi atlatmış olanlarınız bilir. Su altında o son âna, hücrelerin oksijeni sonuna kadar tükettiği o âna kadar yüzeye ulaşmaya çalışır, artık tam boğulmak üzereyken, dudaklarınız su yüzeyini yarar ve ölümü tokatlayan o derin nefesi içinize can havliyle çekersiniz...

Benim ve birçoklarımız için öyleydi Agos...

Hrant ve Rakel, 1915’i ve tüm yüzleşememişliklerimizi bugüne taşıyan nevi şahsına münhasır bir hatıra ve değer kumbarası gibiydiler.

Nefret ve kinden arınmış, kopmuşlukları birbirine ören, duygu yırtılmalarına merhem süren, ayrı düşmüşleri bir kelime veya jestle birleştiren, onaran, iyileştiren...

Rakel’in imanı, Hrant’ın vicdanı, her ikisinin akıl, zekâ ve yürek dolu müşareketi...

İyileştiriyorlardı bizi. Sermayesi kendi canlarıydı. Geri adım atmadı Hrant. Rakel yakınlaşan kara bulutları görüp hissederken dahi bir çınar ağacı gibi durdu Çutag’ının yanında, dimdik...

Aratat, Baydzar, Hosrof, Yervant, Sera, Lusin, Maral, Zepür, Haycan, Zabel de...

Çelik gibi bir aile. Has toprağın iyi pişmiş sağlamlığında...

Onlar babalarını bize en biricik hediye olarak vermekten imtina etmediler. Yüreklerine taş basarak babalarının mezarının bulunduğu memleketlerinde yaşamaya devam ediyorlar.

“Adalet” onlarla alay ediyor, aşağılıyor.

Dördüncü yılında ortada AİHM mahkûmiyeti ve imece cinayetin imece aklanması var.

Bütün dünyanın önünde ortaklaşa işlenen cinayetin üzerini kapıyor Türkiye...

Mahkemeleri, valiliği, emniyeti, jandarması, istihbaratı, hükümeti ile...

Hrant çürümüş tarafımızı kendi kanı üzerinden yansıtarak gözümüzü kamaştırıyor hâlâ.

Hrant hâlâ ülkesi için çabalıyor.

19 Ocak milat olacak demiştim, ilk günden.

Oldu da.

Bir Ermeni, dirisi ve ölüsüyle, bu ülkeyi sarstı, Pandora’nın Kutu’sunu açtı.

İşte Tûba Hrant adını verdiği kitabında tüm bunları anlatıyor.

Tûba dostunu anlatıyor.

Tûba Hrant’ı anlatıyor.

Tûba bir mucizeyi anlatıyor.

Eline, yüreğine sağlık sevgili dostum.

markaresayan@hotmail.com
Taraf, 09.01.2010

No comments:

Followers