Sunday, January 02, 2011

Yeni hayat


Senenin ilk günü...

Senenin ilk günü yazmanın bir sorumluluğu var.

“Kim vermiş ki o sorumluluğu bana” diye sormadan, bu hissin kanıtsızlığı altında ezilmeden yazacak bir yazar olmak...

Bizi saran bu sonsuz evrende “biricik” olduğumuza, bizi merkeze koyan, tüm yaratılışı bize göre programlayan, O’nda bizim bir parçamız, bizim de bu büyük planda hayati bir dişli olduğumuzu savunan bir tayin ediciye ihtiyacımız var.

Buna o kadar muhtacız ki!

Biricik olduğumuzu bilmeye o kadar ihtiyacımız var ki!

En değerli, en güzel, en yetenekli, en en en...

Bütün yapıp etmelerimizi, kahramanlıklarımızı, şeytanlıklarımızı, bu hiç doyuramadığımız biriciklik ihtiyacı yönetiyor desem, Evren Sırlarını Koruma Ağır Ceza Mahkemesi, 3001’inci Madde’den yargılayıp ruhumu amaçsızlığa mahkûm eder mi?

İlk darbe teşebbüsünü Lucifer yapmadı mı? Lucifer muvaffak olamayınca adı şeytan diye değişmedi mi?

Ruhlar âleminde de bir iktidar savaşı olduğunu bilmek ne acayip?

Gökler âleminin de bir Ergenekon’u var, 1 Numara’sı da Lucifer.

Suçüstü yakalandı. Aşağı atıldı. Atıldığı yar o kadar derin ki, çarpıp yok olacağı zemini bulana kadar bir hayat var ve biz dünya denen kozada kendimizi örüyoruz işte.

***

Christopher Nolan’ın filmi Inception’da bunu daha iyi anlatmamı sağlayacak bir sahne vardı.

Hedeflerindeki kişinin, yani devasa bir imparatorluğun vârisinin bilinçdışına, sipariş aldıkları fikri çakmak için yola çıkan bir ekip...

Gerçeklikte bir minibüsün içindedirler. Hepsi ağır kimyasallarla uyutulmuş ve gencin rüyasına girmişlerdir. Minibüs şoförünün görevi, zamanı geldiğinde ekibi uyandıracak bir şok yaratmak, onları gerçek dünyaya döndürmektir.

Bu arada minibüs saldırıya uğrar ve uyanma zamanı gelince şoför minibüsü nehrin üzerindeki köprüden aşağı sürer...

Ancak gerçek dünya ile rüya âleminin zamanları arasında bir fark vardır. Yani rüyada –tıpkı uzayda zamanın göreliliği gibi- zaman çok daha yavaş akmaktadır. Hatta rüya içinde rüya yaratıp alt katmanlara inen ekip elemanları, bazen sonsuza kadar rüyalarda hapsolmaktadırlar.

İşte filmdeki o tüm uzun, karmaşık hikâye o minibüsün korkulukları aşıp, nehre düşene kadar geçen 20 saniyede olur aslında.

***

Bütün yapıp etmelerimiz çok önemli...

Çok çok az, ama sonsuz zamanımız var. Fırsatlar çok değerli ve biricik, lakin sonsuza kadar deneme şansımız var. Son yok, hiçlik var belki, ama biz olmazsak evrenin dengesinin bozulacağı gerçeği de var.

Ruhları üreten fabrika, görünmeyen bir yerimize sadece bize ait olan bir seri numarası çakmış. Kafile numaralarımız birileriyle aynı olsa da, son rakam sadece bize dair.

Ölmek insana göre değil...

Başkasına benzemek, sıradan olmak insanın işi değil.

Ölmek üzere yaratılmamışız, kendinize sorun, ölümü ne zaman aklınıza getiriyorsunuz?

Çok az değil mi? Sadece ölümle yüzleşme korkusundan değil bu, bünyede karşılığı yok, ondan bu ölüme yabancılığımız.

O nedenle ister ateist ister Müslüman ister Budist olun, ama “mutlak ölüm” fikrini reddedin, yaşam boyutunu bilemem ama, bir hiç olacağımız fikrine direnin bence.

***

Senenin ilk sabahı gözlerim erkenden açıldı.

Gün doğmak üzereydi.

Karanlık, güneşin ilk huzmelerine konukluk ediyordu.

Duruluk tüm kenti kaplamıştı.

Gece boyunca, bir önceki günün tüm hasarını onarır gibi, yaralara şifa veren nefesiyle üflemişti.

Her şey çok yeni geldi bana.

Her şey ilk defa yaratılmış gibi tazeydi.

Her şey yeni ve her şey o anda yaratılmıştı.

Ben yeni doğmuştum. Martılar ilk uçuş denemelerini yapıyorlardı sarsakça. Sabah çöpçüleri bu ilk mesailerinde temizleyecek bir şey bulamıyorlardı henüz.

Sokaktaki insanlar, bakkal, kasap ve diğer esnaf birbirleriyle neşeyle ve şaşkınlıkla tanışıyorlardı.

“Ne güzel bir dünya, var olmak, sizi tanımak ne kadar güzel” diye konuşuyorlardı, duydum.

Sonra ilk aşklar, ilk günahlar, ilk kavgalar ve teselliler birbiri ardına geldi. Evren kurulmuştu, yeni hayat başlamıştı, tüm tazeliği ve tüm korkutuculuğuyla.

Evrenin bir yerlerinde “kötü”, derin, çok derin bir yardan aşağı atıldı.

Zaman işlemeye başladı.

“Ben ne yapayım” diye düşündüm bu yeni hayatta. Önümdeki masada beyaz bir sayfa gördüm. Bir kalem, yepyeni, görünce büyülendim.

“Yazmalı” dedim. Bu ilk yazımı yazdım.

“Sizinle tanışmak ne güzel. Ben Markar Esayan.”

Ya siz?

markaresayan@hotmail.com



Taraf, 02.01.2011

No comments:

Followers