<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389</id><updated>2012-01-20T20:38:43.321+02:00</updated><title type='text'>DAR KAPI</title><subtitle type='html'>Taraf, Todays Zaman ve Agos gazetelerinde yayımlanan makaleleri, ulusal basında yer alan diğer makale, söyleşi ve haberleri bu sayfadan takip edebilir, görüşlerinizi Markar Esayan'a iletebilirsiniz.</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>204</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5604429451308369693</id><published>2011-02-21T23:10:00.001+02:00</published><updated>2011-02-21T23:11:23.961+02:00</updated><title type='text'>Erdoğan’a çağrı: Siyasi iradeyi sağlayın</title><content type='html'>Daha dün gibi hatırlıyorum. 2003 yıllarıydı, yani Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven ve Balyoz günleri... Televizyonlarda aniden misyonerlikle ilgili en saf insanın bile hemen fark edebileceği türden provokatif programlar yapılmaya başlandı. Şu an Ergenekon Davası’ndan tutuklu bulunan bir şahıs kitap üzerine kitap yazıyor, ülkede misyonerlerin cirit attığını, ülkeyi gâvur etmek, ama bundan da öte ülkeyi bölmek için ABD destekli olarak haince eylemler gerçekleştirdiğini söylüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu programlar öyle kışkırtıcıydı ki, artık neredeyse bir Hıristiyan’ı, hele hele bir din adamını öldürmek bir vatan hizmeti olarak algılanmaya başlamıştı. Soner Yalçın için dövünenler, sabah beşte yapılan gözaltıları insanlık suçu olarak değerlendiren malum kamuoyunun çıtı çıkmıyordu. Haklarını yemeyelim, bu kişilere pis işlerini görmek için lojistik sağlamak, Genelkurmay’da Levent Ersöz Paşalarına neden Tuncay Özkan’ı Show TV’ye geri almakla ilgili söz vermekle meşguldüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir programlara katılanlar misyonerlere seyirci kalmakla suçladıkları devleti göreve çağırıyor, bu binlerce misyonere karşı “Devlet önlem almazsa benim halkım onlara nasıl davranılacağını bilir” diye savaş açıyor, halkı iklimlendiriyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Şubat 2005’te Flash TV’de yayınlanan Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu’nda tüm Türkiye, Tarsus Protestan Kilisesi papazı İlker Çınar’ın, yardımcısı Sinan Yorulmaz ile birlikte tekrar Müslüman olma şovunu seyretti. Çınar Şifre Çözüldü kitabında herşeyi anlattığını iddia ediyordu: Türkiye’de 40 bin kilise vardı, Türkiye’yi bölmek isteyen misyoner teşkilatlar bu iş için 73 milyar dolar bütçe ayırmışlardı ve son on yılda Türkiye’de 15 milyon 600 bin İncil dağıtılmıştı. Özellikle Alevi ve Kürtler üzerinde yoğun çalışmalar yaptıklarını anlatan Çınar, AK Parti hükümetinin çıkardığı AB uyum yasalarıyla bu bölünmeye destek verdiğini söylüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşey o kadar düzenli ve organize ilerliyordu ki, çıplak gözle bakıldığında yaklaşan felaketi görmemek için kör olmak gerekirdi. İşte tam o yılların hemen ertesinde art arda misyoner ve laik odaklara ölümcül saldırılar gerçeklemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak 5 Şubat 2006’da Trabzon’da Rahip Santoro 16 yaşındaki O.A. tarafından öldürüldü. O.A, cinayeti televizyonda izlediği misyonerlik tartışmalarından etkilenerek işlediğini söyledi. Hemen ardından 17 Mayıs 2006’da Danıştay Baskını gerçekleşti, Mustafa Yücel Özbilgin öldürüldü. Alparslan Arslan ise baskını başörtüsü yasağı için yaptığını söylüyordu. Özbilgin’in cenazesi başta Abdullah Gül olmak üzere AK Partililerin linç edilmeye kalkıldığı bir hükümet karşıtı gösteriye döndü. Danıştay cinayeti şimdi Ergenekon davasıyla birleştirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve 2007’nin başında, 19 ocakta Hrant Dink’i öldürdüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bugün Ergenekon’dan yargılanan Kemal Kerinçsiz ve Sevgi Erenerol takımının her mahkeme önünde “Misyoner çocuğu Hrant” diye linç ettikleri Dink, Genelkurmay’ın kendisini hedef alan bildirisi ve iddiaya göre Genelkurmay’ın ricası üzerine valilikte tehdit edilmesinden birkaç yıl sonra “Ermeniyi öldürdüm” diyen bir çocuğun kurşunlarına hedef oluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En vahim eylem ise 18 Nisan 2007 tarihinde Malatya’da meydana geldi. Zirve Yayınevi basılarak Necati Aydın, Uğur Yüksel ve Alman uyruklu Tilman Geske vahşice işkence yapılarak öldürüldü. Görünen katiller yine genç ve misyoner karşıtı çocuklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine gönderilen mermilerle ölümle tehdit edilen gazeteci arkadaşım Adem Yavuz Aslan’ın Bir Ermeni var adlı kitabı her satırı altın değerinde bilgiler içeriyor. Ama ben sadece İlker Çınar ve misyonerlikle ilgili birkaç kısmını buraya alabileceğim. Oynanan oyunun ne olduğunu açıkça görmeniz için. Ama siz alın mutlaka okuyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlker Çınar papaz olduğunu iddia ettiği dönemde Kara Kuvvetleri Komutanlığı kadrosunda “uzman çavuş” olarak sigortası yattığı belgeleriyle ortaya çıktı ilkin. Bu şahıs, Malatya katliamında adı geçen ilahiyat fakültesi öğretim üyesi ile sürekli toplantı yapmaktaydı. Aslan kitabında soruyor: Bir ilin Jandarma yöneticileri ile başka bir kilisenin papazı birlikte ne yapar? Neyin toplantısını yapar, neyin planlamasını yapar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönelim misyonerlik işinin gerçek rakamlarına. Yine Aslan’ın kitabına başvuralım: “17 Kasım 2003 tarihli Şükrü Sarıışık imzalı MGK belgesinde 2000 yılına ait misyoner sayısını veriyor. Aynen şöyle: ‘2000 yılı itibariyle Türkiye’de 45’i yabancı, 9’u da Türk olmak üzere 54 misyonerin faaliyet gösterdiği tespit edilmiştir.’ Tüm Türkiye’de faaliyet gösteren misyoner sayısı 54, bu 54 kişinin oluşturduğu tehdidi anlatmak için MGK’nın hazırladığı sayfa sayısı ise 40. Yani neredeyse her bir kişi MGK açısından 1,3 sayfa rapor üretecek değerde tehdit üretmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu tablo “bu kampanyanın arkasında aslında başka bir amaç mı var” sorusunu akla getirmemesi mümkün değil.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Erdoğan bu kadar karanlık ve bu kadar alenileşmiş cinayetlerin asıl hedefi sizdiniz, sivil siyasetti. Ortaya dökülen bunca bilgi ile Santoro’nun, Danıştay’ın, Dink’in, Malatya’nın ve diğer sayısız faili meçhulün aydınlatılması ancak sizin, kolluk kuvvetleri, savcı ve hâkimlerin arkasında sağlam bir irade ile durmanızla mümkün. Bu örgütün tamamıyla deşifre edilip cezalarını bulmasıyla ancak Türkiye düze çıkabilir. Ana muhalefet partisinin liderinin Ergenekon’a üye yazıldığı bir siyasi ortamda, bu yazının başka bir muhatabı da yok maalesef.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son konuşmanızdan aldığım ümit ile sıradan bir vatandaş olarak bilginize sunuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 21.02.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5604429451308369693?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5604429451308369693/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5604429451308369693' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5604429451308369693'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5604429451308369693'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/02/erdogana-cagr-siyasi-iradeyi-saglayn_21.html' title='Erdoğan’a çağrı: Siyasi iradeyi sağlayın'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-7729773609189558042</id><published>2011-02-21T23:10:00.000+02:00</published><updated>2011-02-21T23:11:22.536+02:00</updated><title type='text'>Erdoğan’a çağrı: Siyasi iradeyi sağlayın</title><content type='html'>Daha dün gibi hatırlıyorum. 2003 yıllarıydı, yani Ayışığı, Sarıkız, Yakamoz, Eldiven ve Balyoz günleri... Televizyonlarda aniden misyonerlikle ilgili en saf insanın bile hemen fark edebileceği türden provokatif programlar yapılmaya başlandı. Şu an Ergenekon Davası’ndan tutuklu bulunan bir şahıs kitap üzerine kitap yazıyor, ülkede misyonerlerin cirit attığını, ülkeyi gâvur etmek, ama bundan da öte ülkeyi bölmek için ABD destekli olarak haince eylemler gerçekleştirdiğini söylüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu programlar öyle kışkırtıcıydı ki, artık neredeyse bir Hıristiyan’ı, hele hele bir din adamını öldürmek bir vatan hizmeti olarak algılanmaya başlamıştı. Soner Yalçın için dövünenler, sabah beşte yapılan gözaltıları insanlık suçu olarak değerlendiren malum kamuoyunun çıtı çıkmıyordu. Haklarını yemeyelim, bu kişilere pis işlerini görmek için lojistik sağlamak, Genelkurmay’da Levent Ersöz Paşalarına neden Tuncay Özkan’ı Show TV’ye geri almakla ilgili söz vermekle meşguldüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir programlara katılanlar misyonerlere seyirci kalmakla suçladıkları devleti göreve çağırıyor, bu binlerce misyonere karşı “Devlet önlem almazsa benim halkım onlara nasıl davranılacağını bilir” diye savaş açıyor, halkı iklimlendiriyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Şubat 2005’te Flash TV’de yayınlanan Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu’nda tüm Türkiye, Tarsus Protestan Kilisesi papazı İlker Çınar’ın, yardımcısı Sinan Yorulmaz ile birlikte tekrar Müslüman olma şovunu seyretti. Çınar Şifre Çözüldü kitabında herşeyi anlattığını iddia ediyordu: Türkiye’de 40 bin kilise vardı, Türkiye’yi bölmek isteyen misyoner teşkilatlar bu iş için 73 milyar dolar bütçe ayırmışlardı ve son on yılda Türkiye’de 15 milyon 600 bin İncil dağıtılmıştı. Özellikle Alevi ve Kürtler üzerinde yoğun çalışmalar yaptıklarını anlatan Çınar, AK Parti hükümetinin çıkardığı AB uyum yasalarıyla bu bölünmeye destek verdiğini söylüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşey o kadar düzenli ve organize ilerliyordu ki, çıplak gözle bakıldığında yaklaşan felaketi görmemek için kör olmak gerekirdi. İşte tam o yılların hemen ertesinde art arda misyoner ve laik odaklara ölümcül saldırılar gerçeklemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk olarak 5 Şubat 2006’da Trabzon’da Rahip Santoro 16 yaşındaki O.A. tarafından öldürüldü. O.A, cinayeti televizyonda izlediği misyonerlik tartışmalarından etkilenerek işlediğini söyledi. Hemen ardından 17 Mayıs 2006’da Danıştay Baskını gerçekleşti, Mustafa Yücel Özbilgin öldürüldü. Alparslan Arslan ise baskını başörtüsü yasağı için yaptığını söylüyordu. Özbilgin’in cenazesi başta Abdullah Gül olmak üzere AK Partililerin linç edilmeye kalkıldığı bir hükümet karşıtı gösteriye döndü. Danıştay cinayeti şimdi Ergenekon davasıyla birleştirildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve 2007’nin başında, 19 ocakta Hrant Dink’i öldürdüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine bugün Ergenekon’dan yargılanan Kemal Kerinçsiz ve Sevgi Erenerol takımının her mahkeme önünde “Misyoner çocuğu Hrant” diye linç ettikleri Dink, Genelkurmay’ın kendisini hedef alan bildirisi ve iddiaya göre Genelkurmay’ın ricası üzerine valilikte tehdit edilmesinden birkaç yıl sonra “Ermeniyi öldürdüm” diyen bir çocuğun kurşunlarına hedef oluyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En vahim eylem ise 18 Nisan 2007 tarihinde Malatya’da meydana geldi. Zirve Yayınevi basılarak Necati Aydın, Uğur Yüksel ve Alman uyruklu Tilman Geske vahşice işkence yapılarak öldürüldü. Görünen katiller yine genç ve misyoner karşıtı çocuklardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisine gönderilen mermilerle ölümle tehdit edilen gazeteci arkadaşım Adem Yavuz Aslan’ın Bir Ermeni var adlı kitabı her satırı altın değerinde bilgiler içeriyor. Ama ben sadece İlker Çınar ve misyonerlikle ilgili birkaç kısmını buraya alabileceğim. Oynanan oyunun ne olduğunu açıkça görmeniz için. Ama siz alın mutlaka okuyun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlker Çınar papaz olduğunu iddia ettiği dönemde Kara Kuvvetleri Komutanlığı kadrosunda “uzman çavuş” olarak sigortası yattığı belgeleriyle ortaya çıktı ilkin. Bu şahıs, Malatya katliamında adı geçen ilahiyat fakültesi öğretim üyesi ile sürekli toplantı yapmaktaydı. Aslan kitabında soruyor: Bir ilin Jandarma yöneticileri ile başka bir kilisenin papazı birlikte ne yapar? Neyin toplantısını yapar, neyin planlamasını yapar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dönelim misyonerlik işinin gerçek rakamlarına. Yine Aslan’ın kitabına başvuralım: “17 Kasım 2003 tarihli Şükrü Sarıışık imzalı MGK belgesinde 2000 yılına ait misyoner sayısını veriyor. Aynen şöyle: ‘2000 yılı itibariyle Türkiye’de 45’i yabancı, 9’u da Türk olmak üzere 54 misyonerin faaliyet gösterdiği tespit edilmiştir.’ Tüm Türkiye’de faaliyet gösteren misyoner sayısı 54, bu 54 kişinin oluşturduğu tehdidi anlatmak için MGK’nın hazırladığı sayfa sayısı ise 40. Yani neredeyse her bir kişi MGK açısından 1,3 sayfa rapor üretecek değerde tehdit üretmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu tablo “bu kampanyanın arkasında aslında başka bir amaç mı var” sorusunu akla getirmemesi mümkün değil.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Erdoğan bu kadar karanlık ve bu kadar alenileşmiş cinayetlerin asıl hedefi sizdiniz, sivil siyasetti. Ortaya dökülen bunca bilgi ile Santoro’nun, Danıştay’ın, Dink’in, Malatya’nın ve diğer sayısız faili meçhulün aydınlatılması ancak sizin, kolluk kuvvetleri, savcı ve hâkimlerin arkasında sağlam bir irade ile durmanızla mümkün. Bu örgütün tamamıyla deşifre edilip cezalarını bulmasıyla ancak Türkiye düze çıkabilir. Ana muhalefet partisinin liderinin Ergenekon’a üye yazıldığı bir siyasi ortamda, bu yazının başka bir muhatabı da yok maalesef.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son konuşmanızdan aldığım ümit ile sıradan bir vatandaş olarak bilginize sunuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 21.02.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-7729773609189558042?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/7729773609189558042/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=7729773609189558042' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7729773609189558042'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7729773609189558042'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/02/erdogana-cagr-siyasi-iradeyi-saglayn.html' title='Erdoğan’a çağrı: Siyasi iradeyi sağlayın'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-8405367462250972670</id><published>2011-02-18T19:26:00.003+02:00</published><updated>2011-02-18T19:29:16.158+02:00</updated><title type='text'>Devlet Dink cinayetinin tam ortasında</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-qFDX14jh0Ik/TV6sSRbDfwI/AAAAAAAAALg/Fm2uxBxeHm0/s1600/DINK_HRA.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 232px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-qFDX14jh0Ik/TV6sSRbDfwI/AAAAAAAAALg/Fm2uxBxeHm0/s320/DINK_HRA.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5575082818645753602" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink cinayeti, Türkiye’nin AKP’ye yönelik darbe planlarının yapıldığı tarihlerde, ülkeyi kaosa sürüklemek amacıyla Danıştay baskını, Rahip Santoro cinayeti ile Malatya Zirve katliamının tam ortasında yer alan çok önemli bir kırılma noktası, adeta bir milat. Bu cinayet, Dink’in etkin ve ezber bozan Ermeni aydını kimliği ile de Türkiye’nin İttihatçılardan aynen devraldığı derin devleti en tepeden ve tüm ayrıntılarıyla görüyor. Tam da bu nedenle cinayetin hem öncesi, hem de sonrası, devletin içinde yuvalanmış suç odaklarınca karanlıkta tutulmaya gayret ediliyor. Burada hem “Ermeni”ye karşı aşkın nefreti paylaşan görevlilerin gönüllü ihmalleri, hem de doğrudan cinayeti işleyen örgütün içinde yer alan görevliler söz konusu. Siyasi irade ise kendi döneminde işlenmiş ve aslında faili hem meçhul, hem de meşhur olan bu cinayetin üzerine gerektiği gibi gitmiyor. Halbuki, Türkiye’nin tel tel dökülen, adaleti sağlamak yerine ideoloji bekçiliği yapan yargının içindeki cesur ve namuslu yargı mensuplarının tek ihtiyacı, siyasilerin önlerini açması. Ama bunun yerine, Dink cinayetinde mesuliyeti bulunan 28 görevliye soruşturma açılması üzerine İçişleri Bakanı Beşir Atalay vakit kaybetmeden “Soruşturma yok, inceleme var” diyerek devletin mesajını savcılara iletiyor. O İçişleri Bakanı ki, kurumu İstanbul 10. İdare Mahkemesi’nce Dink’in öldürülmesine imkanı ve bilgisi olduğu halde engel olmadığı ve onu korumadığı için mahkum etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, bu yüzyılın davasında gelinen son noktayı, AİHM mahkumiyetini, açılan yeni soruşturmayı ve davanın son durumunu Dink Ailesi avukatı Avukat Fethiye Çetin’le konuştuk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Başbakan Erdoğan geçenlerde bizzat Dink cinayetinin ardındaki komuta merkezinin ortaya çıkartılamadığını ifade etti. Ancak bunun olabilmesi için mahkemenin Pelitli şeytan üçgeninden dışarı çıkması lazım. Nedir buna engel olan? Mahkeme neden ihmal ve kastı olan yetkilileri davaya dahil edemiyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında elimizdeki bilgi ve kanıtların çok azı dahi bunun olabilmesi için yeterli. Bilindiği gibi cinayet soruşturmasını yürüten İstanbul Savcılığı iddianameyi hazırlayıp Mahkeme’ye sundu ancak soruşturma dosyasını açık tuttuğunu ve soruşturmanın devam ettiğini bildirdi. Bu şu demek; yargılanan örgüt bu sanıklardan ibaret değil, elde edilen yeni kanıtlarla iddianameye yeni suç ve suçlular eklenebilir. Ancak gerek davada, gerekse idari inceleme ve soruşturmalarda çok sayıda yeni bilgi ve bulgu elde edildiği halde bırakın yeni davaları, iddianamenin sınırlarını aşmak dahi mümkün olmadı. İdari soruşturmalar konusuna gelince bakın size İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin tavrını anlatayım.  Bu incelemeler sırasında İstanbul Emniyet görevlilerinin sorumluluklarına ilişkin 3 ön inceleme raporu hazırlandı, 2 bilirkişi raporu ve bunlara ilaveten yüzlerce belge, tanıklık ve ifadeler ortaya çıktı. Müfettişler bunlara dayanarak önce sekiz görevli hakkında soruşturma açılmasını istediler. İstanbul Valisi Muammer Güler Celalettin Cerrah ve Ahmet İlhan Güler’i dosyadan ayırdı ve geri kalanlara izin verdi. Ancak İstanbul Bölge İdare Mahkemesi gerekçesiz bir kararla bunca delili göz ardı etti ve hiçbir emniyet görevlisi için soruşturma izni vermedi. &lt;br /&gt;-Bildiğim kadarıyla iç hukuk yolları böylelikle tıkanmış oldu. Siz ne yaptınız bunun üzerine?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AİHM’e gittik. Ana dava bir yandan devam ederken davanın önemli bir parçasında AİHM safahatı başladı ki, bu hem önemli hem de benzersiz bur durumdur. Tam bu esnada yaptığımız çalışmalar neticesinde çok önemli bir yeni delil ortaya çıktı. Bildiğiniz üzere Trabzon’dan İstanbul’a gelen istihbarat yazısında Yasin Hayal’in İstanbul’da ses getirecek bir eylem yapacağı, hedefinin Hrant Dink olacağı, bu amaçla İstanbul’a gelip gittiği ve Ümraniye’deki abisinin fırınında kaldığı bilgisi vardı. İstanbul Emniyeti, mahkemeye bu istihbaratın değerlendirdiklerini, iki polis memurunun bu adrese gittiğin ancak bu adreste böyle bir fırın olmadığını rapor ettiklerini bildirmişti. Oysa, elimizdeki belgeye göre bu iki polis memuru aynı gün sabah saat 09’dan gece 24.00’e adar Fatih’te başka bir takipte oldukları anlaşıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yani Emniyet mahkemeyi yanıltmış ve sahte evrak düzenlemişti. Sonra ne oldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam o esnada AİHM Türkiye’yi beş başvuruyu birleştirdiği davada dört kez mahkum etti. Dink’in korunmadığını, cinayetin önlenmediğini ve cinayetten sonraki dava sürecinde özellikle devlet yetkililerinin etkin soruşturulmadığını kayda geçerek yaşam hakkı, ifade özgürlüğü ve etkin başvuru konusunda ihlal tespit etti.  Bu arada, müfettişler ise  biraz önce değindiğim bu  yeni delile dayanarak ayrıntılı bir inceleme yaptı ve bu kez dokuz görevli  hakkında soruşturma talep ettiler. Vali Güler yine Cerrah’ı ve İlhan Güler’i ayırdı ve geri kalanına izin verdi. Biz bu karara Celalettin Cerrah, Ahmet İlhan Güler yönünden itiraz ettik. Hatta Fatih Cumhuriyet Savcısı da Ahmet İlhan Güler için de soruşturma izni verilsin diye itiraz etti. Ancak, önceki kararı, AİHM tarafından İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesine aykırı bulunan İstanbul Bölge Mahkemesinin hakimleri, sanki AİHM kararı yokmuş ve yeni bir delil de elde edilmemiş gibi hiçbir görevli hakkında soruşturmaya izin vermedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Peki AİHM kararlarının Türkiye içinde bir yaptırımı yok mu? Sembolik mi alınıyor o kararlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olur mu öyle şey! Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yetkisini kabul ettiğinden sözleşme uyarınca mahkemenin kararlarını uygulamak zorundadır. Bunu  ayrıca Anayasa’nın 90. Maddesi’ne göre yapmak zorundadır, hem de CMK’311 ve devamındaki açık hükümler de bunu mecbur kılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Neden işler böyle yürümüyor o zaman?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tip durumlarda yargıya ve hükümete düşen ayrı ayrı görevler var. Yargı demin izah ettiğim şekilde üzerine düşeni yapmamakta direnemez, AİHM kararlarını uygulamakla yükümlüdür. Hükümet ise yargının önünü açacak, adaletin yerine gelmesini sağlayacak düzenlemeleri yapmalı uygulamadaki aksaklıkları gidermelidir. Mesela memurların yargılanması ile ilgili 4483 Sayılı kanun ideolojik ve sorunludur. Bunu derhal değiştirmelidir. Bu tür davaların ortak özelliği olan ‘dokunulmazlık’ ve ‘cezasızlık’ konusunda etkin tedbirler almalıdır. Öte yandan ifade ve düşünce özgürlüğünü emniyete alacak düzenlemeleri işte TCK’daki 301. madde başta olmak üzere düşüncele tehdit olan 60 ayrı maddeyi ıslah etmelidir. İdari soruşturmalarda ciddi sorun vardır. Bakın açık söylüyorum, Dink cinayeti ile ilgili her şeyi kamu görevlileri biliyor. Jandarma biliyor, Emniyet ve MİT biliyor, Yasa gereği bu birimlerin mutlaka bilgi paylaşımında bulunması gerek. Koordinasyon, yani birbirleriyle koordineli çalışmak yasal bir zorunluluk. Ama MİT ne diyor? “Dink cinayeti ile ilgili bana ulaşmış bilgi yok”. Eğer böyleyse bu bile tek başına ciddi bir suç zaten. Ama ben böyle olmadığını çok iyi biliyorum. Bu kurumlar cinayeti bildikleri halde hiçbir önlem almadılar. Hatta kimi davranışlarıyla kimi zanlılara yardımcı oldular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Araya girmek istiyorum. Dink cinayetinde kamu görevlilerinin rolü ihmal boyutunda mıdır, yoksa bizzat bu örgütlü suçun işlenmesinde rol mu aldılar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle söyleyeyim: Kuşkusuz bazı görevliler için ihmal söz konusu olabilir. Ancak bu basit bir görevi ihmal eylemi olarak görülemez çünkü siz insanların can güvenliğinden sorumlu iseniz ve bu sorumluluğunuz yasa ile öngörülmüşse o zaman TCK 83. maddeye göre ihmali davranışla öldürme suçunun failisiniz demektir. Siz bir kere bundan sorumlusunuz. Bunun dışında ise bazı görevlilerin kasıtlı olarak bu cinayetin içinde yer aldığına inanıyorum. Bu görevliler cinayet öncesinde kasıtlı bir davranışla önlem alınmasını engelleyenlerdir. Örneğin iki Jandarma astsubayı biz Ali Öz’e istihbaratı götürdük sonra özel olarak görüşürüz diyerek üzerini kapattı, yine götürdük, yine kapattı dediler. Tüm bunlara ek olarak cinayetten sonra delillerin ortadan kaldırılması, değiştirilmesi var. Bunu hem Trabzon Emniyeti, hem Trabzon jandarması hem de İstanbul Emniyeti yapıyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Şunu netleştirelim. Ermeni konusunda Türkiye’de ciddi bir ırkçılık ve önyargı söz konusu ve bu Dışişleri’nin AİHM’e verdiği savunmayla skandala dönüştü. Bu ırkçı zihniyet insiyaki olarak mı Dink’e nefretle yaklaşıp görevini ihmal etti, yoksa cinayeti planlayan örgütün elemanları mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kısmı için, mesela Ogün Samast’a Samsun’da kahraman muamelesi yapanlar için bunu söyleyebiliriz. Ama bunlar dışında bazı kamu görevlilerinin bu yapılanma içinde yer aldıklarını ve sanıkların işlerini kolaylaştırıp delilleri de kararttıklarını düşünüyorum. Bu kişilerin örgüt hiyerarşisinde yer almasalar dahi örgüte yardım ve yataklık ettikleri anlaşılıyor. Bu nedenle de buradaki savcılığa tekrar başvuruda bulunduk. Çünkü ideolojik birlik de söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yani kamu görevlilerinin katkısı olmasa bu cinayet olmazdı diyorsunuz. Bu korkunç bir şey!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet öyle. Bu cinayet işlenemezdi ve üstü örtülemezdi. Cinayetten sonraki gelişmeler de bu kanaatimizi pekiştiriyor. Delillerin karatılmasından bahsediyorum. Bu çok önemli bir şey. Cinayet mahallinde o kadar çok delil ortadan kaldırılmış ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Akbank’ın kamera görüntülerinin tahrip edilmesi mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kamera görüntüleri, Samast’ın cinayetten evvel saatlerce takıldığı Şafak sokaktaki İnternet kafedeki MSN kayıtları, alınan ifade, o sokakta dolaşan iki kişinin kimliklerinin hala ortaya çıkarılmaması, mesela bu iki kişinin sokakta telefon görüşmeleri yaptıkları kameralara takılıyor. Saatleri belli. Biz bütün bunların araştırılmasını, HTS raporlarının gönderilmesini istedik. 10 dakikalık bir zaman birimi içinde noktası belli görüşmelerin sonucunu alamadık. Cinayet öncesinde, cinayetin işlenişinde ve cinayet sonrasında görev alan çok sayıda kişi, kurum ve kuruluş arasındaki uyum çok önemli. Hrant’ın Valiliğe çağrılması, aleyhinde yapılan yayınlar ve yazılar,   açılan davalar, kimi yargılama makamlarının katkısı, mahkumiyeti, cinayetten sonra da delillerin karatılması bir uyum arz ediyor. Tüm bunlar çok güçlü bir örgütün varlığı olmadan yapılacak işler değil. Şimdi ise davanın sıkıştırıldığı yerden bir türlü dışarı çıkılamıyor, çıkılabilmesi için de güçlü bir irade gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Savcılığın 28 kişiye soruşturma açmaya karar vermesine gelelim. Bu ani değişiklik AİHM kararının etkisiyle mi oldu? Soruşturma ne durumda ve sizin beklentiniz nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AİHM kararını aldıktan sonra buna dayanarak soruşturmaya devam eden savcılığa başvurduk. Bugüne kadar tüm girişimlerimiz 4483 sayılı yasaya takılıyordu. AİHM kamu görevlilerinin yargılanması konusunda 4483 Sayılı yasanın öngördüğü yargılama engelini kaldırdı ve bu yolun etkili bir yol olmadığına karar verdi. Bu nedenle biz, Hrant Dink cinayeti soruşturmasını yürüten savcılığa başvurduk ve bu kişilerle ilgili soruşturmanın doğrudan kendileri tarafından yürütülmesini talep ettik. Bir kere,  bu kişilerin eylemle ve yargılanan yapılanma ile şu ya da bu şekilde ilişkileri var. Cinayette sorumluluğu olan ve süreçte rol alan kişiler ve sanıklar arasında bir ideolojik birlik var. Siyasal anlamda birlik var, Eylemler konusunda yardım var. Bunların yanında, suç delillerinin gizlenmesi, değiştirilmesi, suç ve suçluyu kayırma eylemleri de ana dava ile birlikte yürütülmesi gereken bağlantılı suçlardır. Bu nedenlerle özel yetkili savcılığa başvurduk. Başsavcılık kamu görevlileri hakkında inceleme yapması için savcı Mustafa Çavuşoğlu’nu görevlendirdi. Bildiğim kadarıyla savcı bey konu ile ilgili dosyalar üzerinde çalışma, inceleme yapıyor. Burada örgütlü bir suç, suça yardım ya da bağlantılı suç bulursa iddianame düzenleyerek ana davanın görüldüğü mahkemeye,  kendi görevine girmeyen suçlar açısından ise görevsizlik kararı vererek dosyayı diğer savcılıklara gönderecek. Ama bizim kanaatimiz odur ki, örgüte yardım ve bağlantılı suçlar konusunda çok önemli deliller vardır ve bu kişilerin ana davaya eklenmesi gerekir. Ancak 4483’e bağlı bir soruşturma açılırsa bu AİHM kararına aykırı olur. Çünkü AİHM bu yolu ortadan kaldırdı. Bu yoruma açık değil. Bu olursa hemen yine AİHM’e gideceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Demin siyasi iradenin önemli olduğunu söylediniz. Ama bunu hükümetten talep ettiğinizde Sayın Erdoğan bizim yargıyı etkileme görev ve salahiyetimiz yok diyor. Nedir buradaki siyasi iradenin üzerine düşen?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cinayetin hazırlığı, işlenişi ve sonrasında delillerin ortadan kaldırılarak yargılamanın sınırlarının çizilmesi ve bu sınırların dışına çıkılmama konusundaki kararlı duruş çok güçlü ve organize bir yapının varlığına ve dolayısıyla devlete işaret etmektedir.  Yargı süreçlerinde de bu gücün etkisi büyük. O zaman bunlara karşı yürütülecek mücadelede yargının da kolluğun da desteklenmesi lazım. Örneğin bu olmadığında yazdığımız hiçbir yazıya, soruya cevap alamıyoruz. Çok basit talepler bürokratlarca engelleniyor. Biz yargıya müdahale edin demiyoruz ki! Bürokratınıza söz geçirin, kolluğu ve yargının talep ettiği hususlardaki desteğinizi sunun diyoruz. Bu olursa, ancak güçlü yapı ve zihniyet dönüşebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bunu taraf olarak mı yapıyorlar, yoksa korkuyorlar mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kısmı ideolojik olarak taraf. Bir kısmı ise biliyorsunuz savcılar hakkında hal kağıdı düzenlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bir çeşit karne yani?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. Bu hal kağıtlarında çok ilginç sorular vardır. Bu sorularla bu tip davalarda, devlete değen davalarda tavırlarının ne olması gerektiği onlara iletilir adeta. Zaten şu ana kadar Şemdinli savcısının başına gelenler gibi, bu işleyişin nasıl olduğunu biliyoruz. Bu da savcıların üzerinde çok etkili. Nasıl ki Ergenekon davasında belli bir destek sağlandıysa, Dink davasında da hükümetin desteği şart. İçişleri Bakanı Atalay’ın soruşturma açılmasının üzerine ertesi gün yaptığı açıklama son derece yanlış. Mesela bir gazetenin yazdığına göre Muammer Güler hemen başsavcıyı aramış. Başsavcı soruşturmayı yürüten savcıyı yanına çağırıyor. Bunların hepsi baskı demek. Nitekim bir gün önce soruşturma olduğunu ve hatta numarasını veren Savcı Mustafa Çavuşoğlu hemen ertesi gün, “Buna soruşturma demeyelim, inceleme diyelim” diye açıklama yapmak zorunda kaldı. Biz destek beklerken siyasetten engel geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İstanbul 10. İdare Mahkemesi İçişleri Bakanlığını Dink’i yeterli delil olmasına rağmen korumadığı ve cinayeti engellemediği için mahkum etti. Bu ne anlama geliyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çok önemli. Düşünün bir yanda ana dava bu kısma bir türlü giremezken, İstanbul İdare Mahkemesi soruşturması izin vermezken, bir başka Mahkeme, idarenin kusurunu, ağır hizmet kusuru olarak niteliyor ve gerekçesini de çok önemli tespitlere dayandırıyor, tıpkı AİHM gibi. Bu da tüm durumu açığa çıkarıyor. Böyle kararlar, yargı pratiğinde az ama çok önemli. Bu kararı da savcılığa verdik ve açılan son soruşturmaya delil olarak girdi. Şimdi, İçişleri Bakanlığı’nın bu kararı temyiz edip etmeyeceği de önem taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Cumhurbaşkanı Gül Dink cinayetinde devletin ihmali olduğunu ve bundan üzüntü duyduğunu söyledi. Ardından da verdiği sözü tuttu ve Devlet Denetleme Kurulu’nu hareket geçirdi. Bu kurulun çalışmaları ne aşamada ve davaya etkisinin ne olmasını bekliyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizden idari tasarruflarla ilgili dosyalar istendi. Onları hazırlayıp vereceğiz. Sonra şifahi yani yüz yüze görüşmeler yapılacak. Rapor çıkacak. Bu sırada yeni bulgular elde edilirse dava dosyasına eklenecek. Tabii bunun bir de moral etkisi olabilir diye düşünüyorum. Siyasi desteğin eksikliğinin giderilmesi, devlet içi direncin kırılması anlamında çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 19.02.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-8405367462250972670?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/8405367462250972670/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=8405367462250972670' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8405367462250972670'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8405367462250972670'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/02/devlet-dink-cinayetinin-tam-ortasnda.html' title='Devlet Dink cinayetinin tam ortasında'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-qFDX14jh0Ik/TV6sSRbDfwI/AAAAAAAAALg/Fm2uxBxeHm0/s72-c/DINK_HRA.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-7928679116153366751</id><published>2011-02-18T13:11:00.002+02:00</published><updated>2011-02-18T13:14:10.271+02:00</updated><title type='text'>Mahkemeden İçişleri Bakanlığı’na: Dink’i korumadın, cinayeti önlemedin</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-W0lO7VgLNEM/TV5Ue5nsPHI/AAAAAAAAALY/YEGz3JpPNIE/s1600/Hrant%2BDink%2BOdulu%2Bile.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-W0lO7VgLNEM/TV5Ue5nsPHI/AAAAAAAAALY/YEGz3JpPNIE/s320/Hrant%2BDink%2BOdulu%2Bile.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574986278571359346" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İstanbul 10. İdare Mahkemesi ailenin açtığı davada Hrant Dink’in öldürülmesinde hem cinayeti önlemediği hem de Dink’i korumadığı için İçişleri Bakanlığı’nı tazminata mahkum etti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Markar Esayan&lt;br /&gt;19 Ocak 2007 tarihinde kurucusu olduğu Agos gazetesinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu karanlık bir suikasta kurban giden Hrant Dink cinayetinde çok önemli bir gelişme oldu. Dink ailesi avukatlarının İstanbul 10 İdare Mahkemesi’nde Dink’in kardeşleri adına İçişleri Bakanlığı’na açtıkları davada, mahkeme örnek bir kararla bakanlığı ağır hizmet kusuru suçlamasıyla mahkum etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi devlet kötü devlete karşı&lt;br /&gt;Dink’in kardeşleri Hosrof ve Yervant Dink adına açılan davada İçişleri Bakanlığı’nın Dink’in öldürülmesinde ağır hizmet kusuru ve objektif sorumluluğu bulunduğu iddiasıyla bakanlığın tazminat ödemesi talep edilmişti. Mahkeme, gerekçeli kararında, cinayet öncesi ve sonrasında devletin ihmal boyutunun tamamını dikkate alarak, adeta bir hukuk dersi verdi. Avukat Fethiye Çetin’in Taraf’a yaptığı değerlendirmede “AİHM”de Türkiye’nin mahkum olmasından sonra iç hukukta alınan bu karar, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28 devlet görevlisi hakkında aldığı soruşturma kararı ile birlikte hayati bir önem taşıyor” dedi. Davada bugüne kadar hala ne ihmal ne de kasıt boyutunda –ana dava ile birleştirilmeyen Trabzon’daki Albay Ali Öz dışında- hiçbir devlet görevlisine dokunulmuş değil. Bu durum ise Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan’ın da ifade ettikleri üzere tetikçilerin gerisindeki büyük karanlığın aydınlatılmasına engel teşkil ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeterli istihbarat vardı&lt;br /&gt;Mahkemenin örnek kararında çok çarpıcı değerlendirmeler mevcut. Dink öldürüldüğünde Abdülkadir Aksu’nun başında olduğu İçişleri Bakanlığı, yaptığı savunmasında “Güvenlik tedbirlerinin alınmasında bakanlığın herhangi bir zafiyeti bulunmadığı ve gerçekleşen riskin toplumsal nitelik taşımadığı, Dink’in koruma talep etmediği” gibi argümanları mahkemenin gerekçeli kararında tamamen çürüttüğü görülüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kararda cinayet öncesi ve sonrası tüm ihmaller bir bir sıralanarak Bakanlığın mahkum edilmesinin gerekçesi açıklandı. Burada ana davanın bundan sonraki safahatını etkileyecek ve mahkemece dikkate alınan çok çarpıcı noktalar var. Örneğin, Yardımcı İstihbarat Elemanı (YİE) Erhan Tuncel’in verdiği bilgilerden Yasin Hayal’in Trabzon’da 2004 yılında Mc. Donalds’ı bombaladığı, bu eylemden önce de tıpkı Dink cinayetinden önce olduğu üzere bu eylemi yapacağını etrafıyla paylaştığı belirtildi. Buna göre mahkeme, istihbarat birimlerinin Tuncel aracılığıyla Hayal’in İstanbul’da Dink’i nasıl ve ne zaman öldüreceğini bildiğini, zaten Hayal’in de daha önceki eyleminden “Söylediğini yapan bir kişi olduğunun bilinmesini “Bakanlığı mahkum ederken” delil olarak kullandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Emniyeti tıkaç oldu&lt;br /&gt;Mahkeme gerekçeli kararında bu durumdaki bir kişinin korunmamasının ağır bir hizmet kusuru olduğunu belirtirken, bundan bir adım daha öteye gidip, İstanbul Emniyeti’nin açık ihmalini de mahkum etti. Mülkiye müfettişlerinin soruşturmasında Dink’e yönelik cinayet planı istihbaratının Trabzon’dan 17.02.2006 tarihinde İstanbul’a ulaştığı, İstanbul Emniyeti’nin gerekli çalışmayı yapıp Trabzon’a geri dönmesi ve istihbaratın tamamlanmasıyla birlikte faillere operasyon yapılması gerekirken, İstanbul’un bu çalışmayı yapmadığı ve istihbaratın ciddi ve önleyici bir operasyona dönüşmediği belirtildi. 10. İdare Mahkemesi, örnek kararında “Elde yeteri kadar bilgi varken, bunların değerlendirilmediği, Dink’e yönelik koruma önlemlerinin alınması konusunda Hedef Şahıslar Programı ile ilgili tamime göre koruma tedbirinin alınmadığı neticesine varıldığı görülmektedir” dendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçişleri ağır hizmet kusurlu&lt;br /&gt;Gerekçeli kararda bakanlığı mahkum eden paragraf ise şöyle yer aldı. “İstanbul Emniyeti’ne Yasin Hayal’in Hrant Dink’i öldürme planları hazırladığı, bu kişinin bu eylemi yapacak özelliklerde olduğu 17.02.2006 tarihli yazıyla resmi olarak bildirildiği, Hrant Dink’in hayatının açık ve yakın bir tehlike içinde olduğu, kendisinin talebinin beklenmeden koruma tedbirinin alınması gerektiği halde gereğinin yapılmadığı, dolayısıyla idarenin ağır hizmet kusuru bulunduğu sonucuna varılmıştır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de kötü örneklerine daha alışık olduğumuz yargı uygulamalarında İstanbul 10. Ağır Mahkemesi hem Dink davasının bundan sonraki seyrinde, hem de Türkiye’nin evrensel hukuk standartlarına kavuşmasında önemli bir kilometre taşı olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrensel hukuk dersi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10. İdare Mahkemesi, gerekçeli kararının başında sıraladığı genel hükümlerle adeta bir evrensel hukuk dersi verdi. Mahkeme, Anayasa’nın 125. maddesinde devletin ve bakanlığın kamu hizmetinin geç veya kötü şekilde yapılmasının suç teşkil ettiği, yine Anayasa’nın 17. maddesinde herkesin yaşama hakkına sahip olduğu, Türkiye’nin onayladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesine göre ise yaşama hakkının devlet koruması altında olduğu ve kimsenin kasten öldürülemeyeceği, buna ilaveten ise Koruma Hizmetleri Yönetmeliği’nin 11. maddesine göre “Hayatının ciddi bir biçimde tehdit altında bulunduğu MİT ve diğer istihbarat birimleri tarafından tesbit edilenler talep aranmaksızın korumaya alınırlar” hükümlerini gerekçeli kararının giriş bölümünde İçişleri Bakanlığı’nı mahkum ederken kullandı.&lt;br /&gt;18.02.2011, Taraf&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-7928679116153366751?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/7928679116153366751/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=7928679116153366751' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7928679116153366751'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7928679116153366751'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/02/mahkemeden-icisleri-bakanlgna-dinki.html' title='Mahkemeden İçişleri Bakanlığı’na: Dink’i korumadın, cinayeti önlemedin'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-W0lO7VgLNEM/TV5Ue5nsPHI/AAAAAAAAALY/YEGz3JpPNIE/s72-c/Hrant%2BDink%2BOdulu%2Bile.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5488233575693113843</id><published>2011-02-14T15:16:00.002+02:00</published><updated>2011-02-14T15:18:08.538+02:00</updated><title type='text'>Adıyaman</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-SKNs9S5tMC0/TVkrg33W7QI/AAAAAAAAALQ/smLgdvIQpik/s1600/ad%25C4%25B1.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 274px; height: 184px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-SKNs9S5tMC0/TVkrg33W7QI/AAAAAAAAALQ/smLgdvIQpik/s320/ad%25C4%25B1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573533857599646978" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Şanar Yurdatapan ve arkadaşlarının kurdukları Türkiye küçük Millet Meclisi oluşumunun aylık toplantısına başkanlık etmek üzere cumartesi günü Adıyaman’daydım. Genelde “Toplum ve Siyasette Üslup” ve kent özelinde ise “Adıyaman’da Kadınların Siyasette Yeri” başlıkları tartışıldı. Türkan Şoray’ın, filmlerinde öpüşmeme kuralına benzer, inanmadığım hiçbir toplantıya katılmama gibi bir kararım var. TkMM, fonksiyonuna çok inandığım bir oluşum, o yüzden tekliflerini memnuniyetle kabul ettim, gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de bir kuruluş stratejisi olarak uygulanan toplum mühendisliği ve buna hizalanan yönetim aygıtlarının halkı hiçe sayan kibirli siyasetinde son yıllarda ciddi bir kırılma var. AK Parti’nin iki dönemlik hükümetinde yaşananlar, –mesela muazzam sayıdaki son Balyoz tutuklamaları- halkın ciddi oy desteği ile yapılabilen ve Türkiye’deki militarizmin kırılmasına yol açan bir süreci ima ediyordu. Bu ima, halkın aynı zamanda sadece önüne sandık konduğunda değil, siyasi partilerin sürekli olarak desteğine ihtiyaç hissettikleri bir sabit belirleyen haline gelmesi demek. Bu da, tabanın tepe üzerindeki tahakkümünü arttıran bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlüğe baktım, buna demokrasi diyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kMM toplantıları da yerelde sivil toplumun ve bireylerin talep, fikir ve şikâyetlerini TBMM’ye taşıyan bir lobi işlevi görüyor. Aylık toplantıların tutanakları Meclis’te vekillere rapor halinde sunuluyor. Vekiller toplantılara da mutlaka davet ediliyorlar. Ama bu konuda karneleri çok zayıf. Mesela Adıyaman toplantısına beş Adıyamanlı vekilden hiçbiri katılmadı. İkisi mazeret mesajı gönderdi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adıyaman’da üç yüze yakın sivil toplum örgütü var, gerçekten çok iyi bir performans. Toplantıda konuşan bütün katılımcılar siyasilerin kullandığı “dil”den çok şikâyetçilerdi. Hangi kesimden gelirlerse gelsinler ne Başbakan’ın, ne Kılıçdaroğlu’nun, ne de Bahçeli’nin üslubunu onaylayan vardı. Herkesin ortaklaştığı bir cümle toplantının özetiydi: Siyasiler, bu dilin halk üzerinde bir etkisi olduğu varsayımından yola çıkıyorlar. Hâlbuki halk bu dili deşifre etmiş, önüne geçmiş vaziyette ve bunu amiyane tabirle “yutmuyor”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilakis çok rahatsız oluyor, kendi partilerine dahi çok kızıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adıyaman çoğunluğu Kürt, yüzde otuzuna yakını da Alevi vatandaşlardan oluşuyor. AK Parti’nin ciddi bir hâkimiyeti var kentte. Çıkardığı beş vekilin dördü AK Parti, biri ise CHP’den. BDP kentte oldukça etkisiz. Gelecek seçimlerde bu tablonun aynen korunacağına kesin gözüyle bakılıyor. Tek sürpriz CHP’nin halkın içine sinmeyen bir aday seçiminde bulunması halinde oylarının BDP’ye kayabileceği yönünde. Adaylar nisan ayında kesinleşecek ve ben Adıyaman’da edindiğim kıymetli dostlarım sayesinde size bu konuda yüzde doksana yakın bir tahminde bulunabileceğimi düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adıyamanlı kadınlar atakta&lt;br /&gt;Ancak kMM toplantısının “Adıyaman’da Kadının Siyasetteki Yeri” yerel başlığını tartışırken AK Parti’nin kadın adaylar konusunda farklı bir sıkıntı yaşayacağını açıkça gördüm. Kentte Aleviler kadar, kadınlar da AK Parti’nin kendilerini vekillik konusunda yok saydığını düşünüyorlar ve haklılar da. 22 Temmuz seçimlerinde beşinci sıradan aday gösterilen kadın aday küçük bir oy farkıyla vekilliği kaçırmış. Kadınlar bu seçimlerde daha yüksek sayıda AK Partiliyi adaylık konusunda zorlayacaklar. Bunların başında AK Parti Kadınlar Kolu Başkanlığı’ndan adaylık için istifa eden Ayla Tektaş geliyor. Kentte çok seviliyor ve çok ciddi katkıları olmuş Adıyaman’a. Sayısız projenin başında veya içinde yer alarak kente bir sürü değer katmış. Şimdi ise tüm bölgeye hizmet verecek büyük bir engelliler okulu için çalışıyor ve yolun sonuna gelmiş vaziyette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de hep şikâyet ettiğimiz bir konu yüzde 10’luk seçim barajı. Ben de sonuna kadar buna karşıyım. Ama kadınlar açısından hiç gündeme gelmeyen bundan çok daha kabul edilemez başka bir baraj daha var. 550 koltuklu TBMM’de 41 kadın vekil var. Yani kadınlara uygulanan seçim barajı yüzde 90’dan fazla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplantıda Adıyamanlı kadınlara hak verilmez alınır düsturundan yola çıkarak bir teklifte bulundum. Adıyaman ve çevresi ailede kadının oldukça hâkim olduğu bir özellik arz edermiş. Ne güzel. Buna göre Adıyaman’daki STK ve örgütler parti ayrımı yapmadan ‘“Adıyamanlı kadınlar, kadın adaylara oy verecek” diye bir kampanya yapın, bakın partiler nasıl birinci sıralara kadın aday bulma telaşına kapılır’” dedim. Yapabilirler mi bilemem ama, becerirlerse önümüzdeki seçimlerde kadınlar Adıyaman’dan Meclis’e en az iki vekil sokmayı garantilerler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kampanyaya destek verin!&lt;br /&gt;Bu arada toplantıya katılan Anadolu Engelliler Derneği Genel Başkanı Abidin Harputluoğlu’nun yaptıkları çalışmalardan da bilgim oldu. Son kampanyaları 100 engelliye akülü tekerlekli araba sağlamakmış. Ancak maalesef ilgi ve destek beklentinin altında kalmış. Çok üzüldüm buna. Hatta yerel bir televizyonda özel program düzenlemişler ve bağış yapanların çoğu adını reklam ettikten sonra ya karşılıksız çek vermiş, ya sözünden dönmüş, ya da telefonlara çıkmamışlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu kadar duyarsız ve insafsız bir toplum olduğumuza inanmıyorum. Sizi bu 100 akülü araba için yardıma çağırıyorum. Turkcell’liler 5911’e boş bir kısa mesaj atarak 5 TL katkıda bulunabilirler. Bir de tanesi 1 TL olan pullar bastırmış dernek. Koçanında 500 tane var. İstediğiniz kadar alabiliyorsunuz. Bu pullardan almak isteyenler de 0416 216 7315 nolu telefondan dernek merkezini arayabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adıyaman hakkında daha çok yazacak şey var. Ama hem yerim bitti, hem de yol yorgunuyum. Gidip yatacağım, müsaadenizle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 14.02.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5488233575693113843?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5488233575693113843/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5488233575693113843' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5488233575693113843'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5488233575693113843'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/02/adyaman.html' title='Adıyaman'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-SKNs9S5tMC0/TVkrg33W7QI/AAAAAAAAALQ/smLgdvIQpik/s72-c/ad%25C4%25B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-8006072792602420882</id><published>2011-02-14T14:50:00.002+02:00</published><updated>2011-02-14T14:58:19.929+02:00</updated><title type='text'>Yeni bir çağın eşiğinde</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-CzD9lKYilus/TVkm5fdNi9I/AAAAAAAAALI/W8ceTFclNwE/s1600/RESIMID_5477569.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 260px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-CzD9lKYilus/TVkm5fdNi9I/AAAAAAAAALI/W8ceTFclNwE/s320/RESIMID_5477569.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573528782986120146" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Belki de kolonyalizmin aldığı en ağır darbe bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılıların ve Doğu’ya diktatör olarak sokuşturdukları hegemonlarının sürekli olarak onlara –ve bize- söylediği şey “Sizden adam olmaz” fikrini yerle bir ediyor Mısırlılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman’ı, Hıristiyan’ı, solcusu, sağcısı, kadını ve erkeğiyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini Doğu’ya vasi tayin etmiş bir kibir, bugün şaşkınlıkla olanları izliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amerika hâlâ kendine gelebilmiş değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olaylar onların kontrolünde değil, tahmin bile edemediler, yoksa önlerlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dökme kurşundan imal ettiği “barışı” Mısır’daki diktatörlükle tahkim eden Ortadoğu’nun “biricik demokrasisi” İsrail kara kara düşünüyor ve korkuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugüne kadar kaybettiği zamana yanacak seviyeye geldiğinde belki gerçek barışın da önü açılacak Filistin’de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahudi ve Filistin halkı yan yana artık barış içinde yaşayabilecekler inşallah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha evvel yazmıştım. Her yüzyılda hegemon güç ve onunla kapışan ikincil hegemon arasındaki mücadelede bir kırılma ânı gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modelski’ye göre kural budur. O kırılma ânında hegemon güç devrilir ve yerine onunla mücadele eden ikincil hegemon değil, aradan sıyrılan üçüncü bir güç dünyanın yeni lideri olur. Portekiz, İspanya, Hollanda, Fransa, İngiltere ve Amerika geçen altı yüz yılı böyle paylaştılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Post-postmodern çağımızda bence bu modelde bir değişiklik olacak. Hegemon güç (hâlâ ABD) ve ikincil hegemonun (bu SSCB’ydi) arasından Çin veya başka bir ülke değil, küreselleşme ve enformasyon devrimi sayesinde bir grup ülke sıyrılacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkeler çoğunluk G20’nin ve E7’nin içinden gelecek. Buna Endonezya, Hindistan, Rusya, Çin, Brezilya ve Türkiye de dâhil. Bunlar ABD, AB, Japonya ile birlikte dengeli bir dünya düzeni kuracaklar, hatta bu kuruluş başladı bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. yüzyılda dünyanın ekseni nasıl Osmanlı coğrafyasından doğu Atlantik kıyısına, Kıta Avrupası’na kaymışsa, bugünlerde de o eksen tekrar Doğu’ya doğru hareket ediyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı kısa süre evvel yazmıştım. Lakin aklımdaki en büyük soru Ortadoğu’nun bu halinin ne olacağı idi. Ancak Mısır’da patlak veren isyan, beni de hazırlıksız yakaladı. Araplardan adam olmaz diye düşünenlerden değildim ama, ABD’nin bu konudaki siyasetinin daha uzun süre o coğrafyayı özgürleştirme konusunda yavaş davranacağını öngörüyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü ABD bu bölgede diktatörlüklerin değişmesi gerektiğine zaten karar vermişti. Ama bu değişim halka bırakılamazdı. Rehabilite edilmeli, ehlileştirilmeli ve tüm dikenlerinden temizlenmeliydi. Bu da benim hesabıma en az 30 yılık bir süreydi. Çünkü ABD bu süre içinde orta boy bir ülke haline gelecek, ama asla öyle yıkılıp 52 parçaya da ayrılmayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bugün Mısır’da olanlar, determinist bakışın ne kadar yanılabileceğini gösteriyor. Mısırlılar diyor ki “Bize Mübarek’in, Süleyman’ın gitmesi yetmez. Biz gerçek bir demokrasi istiyoruz. Ordu bu süreçte yardımcı rol oynayabilir. Ama esas oğlan olmaya, ülkeyi Pakistanlaştırmaya kalkarsa onun da önünde dikiliriz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Araplardan adam olmaz ha! Araplar demokrasiden anlamaz ha!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki Mısırlıların önünde çok yol var. Daha bir sürü numara dönecek orada. Ama WikiLeaks, facebook ve twitter dünyasında bunların ortaya çıkması öyle çok uzun zaman almayacak. Ortadoğu’nun Batı tahkimli rezil diktatörlükleri bir bir yıkılacak. Halk oralara kendi demokrasisini getirecek. İslam’ın üzerindeki yük kalkacak, hak ettiği gibi eşit ve etkili bir oyuncu haline gelecek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, Doğu’nun rövanşıdır. Bundan kimse gocunmasın. Batı Doğu’ya çok şey borçlu. Bugünkü zenginliğini soykırımlar doğuran kolonyalizmin vahşi politikası ile edindi. O zenginlik de artık tükenmeye yüz tuttu. Dünyanın ekseni Batı’dan yana en az üç yüz yıldır kayıktı. Şimdi Doğu’nun toparlanması sayesinde o eksen yeniden Doğu’ya kaymayacak, ağırlık merkezine oturacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barış için de bu gerekli. Afganistan, Pakistan, Sudan gibi ülkelerin içinde debelendiği kan gölünde dünya asla radikalliklerden, Bin Ladinlerden kurtulamaz. Çünkü ortada bir haksızlık var. Günde bir doların altında yaşayan milyonlar var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demokrasiye Doğulu yorumun geleceği yeni bir dünya var önümüzde. Türkiye bunun en güzel örneği. Kemalistlerin kes-yapıştır modelini bu halk kabul etmedi. İçinden kendine uyanı, işine yarayanı aldı, dönüştürdü, yeniden üretti ve yorumladı. İşe yarar hale getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok da güzel oldu. Daha da güzel olacak, göreceksiniz. Daha yolun başındayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır da kendi şahsına münhasır bir demokrasi yorumu yapacak. Muhtemelen dindar bir yorum olacak bu. Ona hem özgürlük, hem İslam, hem de Doğu Hıristiyanlığı damgasını vuracak. Demokrasinin tek yorumu olmadığı, temel değerler sabit kaldıkça, bunun her ülkenin kendi kültürü ve inancına göre yorumlanabileceğini dünya da kabul edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlıklı, onurlu ve kalıcı olan bu çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülke, halkın seçtiği kişilerce, özgür ve refah yaşıyorsa, bunu Ümmü Gülsüm mü, yoksa Mozart dinleyerek mi yaptığının bir önemi yok. Kültür bir dünya malıdır. Aşağı, yüksek kültür denen bir şey yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı da rahat bir nefes alacak. Çünkü tükendiğini o da biliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence Batı ve Doğu’dan mürekkep, bütünlüklü ama çok renkli bir dünyayı keşfe başladık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de tarih Mısır Devrimi’ni çağ kapatıp yenisi açan bir olay olarak yazacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzleyelim bakalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Taraf, 13.02.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-8006072792602420882?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/8006072792602420882/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=8006072792602420882' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8006072792602420882'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8006072792602420882'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/02/yeni-bir-cagn-esiginde.html' title='Yeni bir çağın eşiğinde'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-CzD9lKYilus/TVkm5fdNi9I/AAAAAAAAALI/W8ceTFclNwE/s72-c/RESIMID_5477569.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-6098797908702329960</id><published>2011-02-10T13:36:00.002+02:00</published><updated>2011-02-10T13:38:18.508+02:00</updated><title type='text'>Kılıçdaroğlu’na misyon önerisi: CHP’nin Gorbaçov’u ol!</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-aKOjniSO9pA/TVPOJPjBT4I/AAAAAAAAALA/dn8zQ_-sINs/s1600/gor.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 260px; height: 194px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-aKOjniSO9pA/TVPOJPjBT4I/AAAAAAAAALA/dn8zQ_-sINs/s320/gor.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5572023822174998402" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Deniz Baykal’ın bir kaset tuzağına düşürülmesiyle yaşanan lider değişikliğinde Kılıçdaroğlu’na Gandi misyonu yüklenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu bu benzetmeyle dalga geçti. “Çakma Gandi” sözü de buradan doğdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP ile ilgili son analizimde, AK Parti’nin son sekiz küsur yıllık performansı ile Kemalist elitlerin Cumhuriyeti kurarken inandıkları temel argümanın aksine “Hem Müslüman, hem demokrat” olunabileceğini kanıtladığını söylemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu saptama ile kastettiğim, aslında içinde demokrasi değerlerini barındırmayan bir dinin DNA’sı ile oynayarak, ona modern demokrasi değerlerini aşılamak ve “kötü İslam”dan, iyi bir melez din çıkarmak değildi tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti ve tabanının geçirdiği değişimin izahatı bu değildi zaten. Bilakis, İslam’a ırkçı bir anlam yüklemeye çalışan İttihatçıların ve Kemalistlerin, içe kapanmacı, milliyetçi Türk-İslam sentezini AK Parti hareketinin yapısöküme uğrattığı, İslam’ın öz değerlerinin, evrensel insani değerlerle çakışmasını genel bir çıkış noktası olarak gördükleri idi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milliyetçilikle yüzleşmeye başlayan Müslümanlar hem dindar, hem de demokrat olunabileceğini bu bağlamda gösterdiler ve ülkeyi temelinden sarstılar. Ama buna, laik-Kemalist seçkinler ve onun partisi CHP’den hâlâ cevap gelmiş değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin en büyük sorunu, ülkenin sırtında gittikçe daha ağır bir yük olan ve hepimizin hayat kalitesini düşüren CHP’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba “Gandi”li CHP, tarihî tercihini yapıp hem Kemalist hem demokrat olunabileceğini kanıtlayabilir miydi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalizm otoriter özü itibarıyla demokrat olamaz. Burada Kemalizm’i bir ideolojiden çok, bir din olarak öneriyorum. Çünkü bir ideoloji olarak Kemalizm çoktan yıkılmış bir kâğıttan kaplandır. Şu an CHP’nin Kemalizmi ve altı oku, miadını doldurmuş bir hurdadır, işlevsizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalizm dediğimizde artık biz seküler bir dinden bahsediyoruz. Bir peygamberi, bir hac yeri, çeşitli tapınma ritüelleri, yargıda, bürokraside, askerde kendi ruhban sınıfı olan bir spiritüellikten...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim benim Kılıçdaroğlu’na teklifime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün geçtikçe anlaşılıyor ki, siz bu CHP’yi bizim anladığımız anlamda asla özgürlükçü yeni bir partiye dönüştüremeyeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu partinin bu durumlara düşmesi büyük bir yıkılışın ifadesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanda orduyu darbeye çağıran Batum, bir yanda partinin sırtına binen siyaset yükünü hafifletmek için kozmetik olarak CHP’ye monte edilmeye çalışılan, faili meçhuller için komisyon kurulması için didinen Tanrıkulu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve siz... CHP’de “TSK’yı ancak ben eleştiririm” diyebilen bir “demokrat” lider...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acınacak durumdasınız. Partiniz tel tel dökülüyor. Bu partiyi yeniden kurmaya ne gücünüz, ne de zamanınız var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman gelin, çakma bir Gandi olup böyle eriyip gideceğinize, ayakları kırılmış, acı çeken bir ata bahşedilen o soylu sona aracılık edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin bu acısına bir son verin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’yi tarihe gömün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihe böyle geçin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanın Nobel’e aday gösterilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı 1985’te SSCB’nin başına geçen, ülkeyi Stalinizm’den kurtarmaya, aslında gerçekte çoktan çökmüş, kâğıttan bir kaplana dönmüş koca imparatorluğu birarada tutmaya çalışan Gorbaçov gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bunu nasıl yapacaksınız? Anlatayım, not alınız lütfen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’yi tıpkı Gorbaçov’un SSCB’ye yaptığı gibi toparlamaya çalışacaksınız. Ama bunu dürüstçe ve kararlılıkla yapacaksınız. CHP bir tapınak örgütü değil de, siyasi bir partiymiş gibi reformları uygulamaya geçireceksiniz. Aynı Gorbaçov gibi Glasnost (açıklık) ve perestroyka (parti ideolojisi, parti örgütü ve organlarının yeniden yapılandırılması) politikalarını uygulamaya koyacaksınız. Ama bunu birden değil, Gorbaçov gibi bir süreç dâhilinde yapacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz böyle yapınca CHP’nin çöküşü kaçınılmaz olacak. Batum ve İncegiller ve daha önemlisi radikal tabanınız huzursuzlanmaya başlayacak. Size önce kapalı, sonra açıktan bayrak açacaklar. Ancak sizin gibi düşünen partili reformculardan, ülkenin demokrat (liberal diyorsunuz ya siz) aydınlarından, AB’den büyük destek alacaksınız. Bu, yıkılışın geri alınamayacağı eşiği aşılana kadar sizi misyonda tutacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada tabanınız çok öfkeli olduğundan partiniz haziran seçiminden ciddi oy kaybıyla çıkacak. Kırılma yaşanacak. Reformları yeterli görmeyen demokratlar CHP’den ayrılıp yeni bir parti kuracaklar. Yeni Türkiye’nin yeni ve gerçekten demokrat partisinin temelini atacaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela bir gün, TSK diyelim ki bir muhtıra yayınlayacak. Bir de ne görelim, Arınç’a, Çelik’e fırsat kalmadan Kılıçdaroğlu çıkmış sert bir karşı bildiri yayımlamış demokrasiye sahip çıkan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O son damla olacak. Size karşı darbe yapacaklar. Aynı radikal komünistlerin Gorbaçov’a ağustos 1991’de yaptığı gibi. Havuzlu kooperatif villanıza çekileceksiniz. Size en büyük destek, rakibi Yeltsin’in Gorbaçov’a verdiği gibi, yeni kurulan partiden gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama değişimin pimi artık çekilmiş, yıkılış tamamlanmış olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda Türkiye’nin siyasal sistemi reel değil. Tıpkı 1980’lerde zaten yıkılmış SSCB gibi, asılında var olmayan bir CHP ana muhalefet partisi rolünü oynuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında CHP yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 10.02.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-6098797908702329960?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/6098797908702329960/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=6098797908702329960' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6098797908702329960'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6098797908702329960'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/02/klcdarogluna-misyon-onerisi-chpnin.html' title='Kılıçdaroğlu’na misyon önerisi: CHP’nin Gorbaçov’u ol!'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-aKOjniSO9pA/TVPOJPjBT4I/AAAAAAAAALA/dn8zQ_-sINs/s72-c/gor.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-3329541827828882559</id><published>2011-02-07T12:24:00.001+02:00</published><updated>2011-02-07T12:26:22.871+02:00</updated><title type='text'>Hrant Dink, Pınar Selek ve Cumartesi Anneleri</title><content type='html'>Failini meçhul eden, böylelikle de aslında meşhur eden bir ülke, Türkiye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Agos’un önünde her toplandığımızda, ya da bugünkü gibi duruşmalar öncesinde, gün be gün beni en çok ifade eden, durumu en iyi özetlediğini düşündüğüm slogan, “En Meşhur Failleri Koruma ve Kollama Örgütü”nü ifşa edeni oluyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katil Devlet Hesap Verecek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faillerin bir gün mutlaka ortaya çıkarılacağına, kemikler ve naaşlardan geriye kalanlarla birlikte gerçeğin önümüze konacağına dair inanç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan geçen gün Dolmabahçe ofisinde bir ilki gerçekleştirdi. 1994’ten beri, tam 306 haftadır, tam 17 yıldır feryatlarına bir ses almak için Galatasaray Meydanı’nda dayak ve gaz yiyen, aşağılanan ve “öteki” olmalarının damgasıyla cüzamlı ve yok farz edilen 12 aile bu ülkenin başbakanının önüne çıktılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemil Kırbayır, 13 Eylül 1980 tarihinde Kars’ın Göçle İlçesi’nde gözaltına alındı, 8 ekimde Kars Sıkıyönetim Gözetimevi’ne götürüldü. Son gören ağabeyi Mikail oldu. Ona giysi ve para vermişti. Ertesi gün gittiğinde ise Jandarma ona “Burada öyle biri yok” dedi. Cemil hâlâ yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katil devlet hesap verecek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan bu görüşmede neler hissetti? 103 yaşındaki Cemil’in anası Berfo Nine “Onu bulmadan ölmeyeceğim” derken, kendisi notlar tutarken, mesul olmadığı, ama hâlâ katil devlet yaftasını üzerinden sıyıramamış bir ülkenin başbakanı olarak ne yapmaya karar verdi, çok merak ediyorum gerçekten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Müslüman bir adam. Allah korkusu var. Başında bulunduğu aygıtın bunca faili meçhule neden olduğunu bizzat telaffuz eden, bunların üzerine kararlılıkla gideceğini beyan eden bir adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni çok etkileyen Cold Case dizisini seyretmenizi tavsiye ediyorum Sayın Erdoğan. Emniyet departmanında bulunan özel bir birim, faili meçhul kalmış dosyaları açar ve zamanında çoğunluk devlet görevlilerinin ve güçlü şahısların üzerini örttüğü cinayetleri aydınlığa kavuşturur, failleri yaşı kaç olursa olsun hapse gönderir. Her dizinin sonunda kurbanların, acılı ailelerin faillerle bir karşılaması vardır; acılı ama artık huzurlu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte ben, adalete tüm susamışlığımla, o sahnede mutlaka ağlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün yine Hrant’ın duruşması var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AİHM’den gelen “Davayı Pelitli’ye sıkıştırıp, devlet görevlilerini koruyorsun, Hrant’ı yargını kullanarak yaşarken Ermeni olduğu için hedef yaptın, öldürülmesine yol açtın, korumadın” diye özetlenebilecek kararı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Vatandaşımızı koruyamadık, büyük mahcubiyet içindeyim. Bu durumu hazmedemem” diyerek Devlet Denetleme Kurulu’nu harekete geçirmesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan’ın ise “Biz tetikçiyi yakaladık ama arkası aydınlatılamadı. Ana kumanda kimde o bulunamadı. Ana kumanda kimde? Esas mesele bu” demesi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama onlar böyle derken, İstanbul İdare Mahkemesi’nin bunca gelişmeye ve yeni deliller sunulduğu halde verdiği “İstanbul Emniyet’indeki dokuz polisi soruşturamazsın” kararı gölgesinde bir duruşma daha görülecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünsenize, aynı dosya AİHM’de mahkûmiyetle sonuçlanırken, Türkiye yargısı dört yıldır davayı bir milim öteye taşımamak için akla karayı seçiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trabzon’dan 2006 yılının şubat ayında İstanbul Emniyeti’ne giden ve Yasin Hayal’in Dink’i vuracağına dair ayrıntılı ihbar, görmezden geliniyor. İstanbul Emniyeti, 24 şubatta adrese gidildiği yönünde tutanak tutuyor. İdare Mahkemesi’ne sunulan yeni delil ise şu: Emniyet yalan söylüyor. Fırına gittikleri belirtilen polis Bahadır Tekin ve Özcan Özkan’ın o gün saat 09:00’dan gece 01:00’e kadar Fatih’te bir kişiyi takiple görevli olduğu saptanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece bu delil bile mahkemeyi, ülkeyi temelinden sarsmaya yeter. Ama İdare Mahkemesi 4483 sayılı Dokunulmazlık Kanunu’na sığınarak, yeni delillerden hiç bahsetmeyerek bu kararı verip adaletin önüne baraj gibi dikiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katil Devlet Hesap Verecek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Pınar Selek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink konusunda bu kadar karanlık ve pespaye bir görüntü sergilenirken, devlet Pınar Selek konusunda nedense özel bir gayret içinde oldu hep. Belli ki, bu devletin kendine göre bir adalet anlayışı vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortada yedi ölü vardı ama, bombanın izine rastlanmamıştı. Üstelik polisin olay yeri inceleme raporunda “Bomba yok” tesbiti vardı. Sonra patlamanın tüp kaçağından meydana geldiğine dair bir bilirkişi raporu vardı. Ama polis, 2001 yılında kendini ile çelişen bir rapor daha gönderdi; “Bomba var” dedi. Ardından bir bilirkişi raporu daha “Bomba yok, tüpgaz kaçağı” tesbiti yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pınar 2006’da beraat etti. Yargıtay 9. Daire’si bozdu. Mahkeme Pınar’ı yine beraat ettirdi. Yargıtay Ceza Kurulu yine beraatı bozdu, müebbet istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Hrant’ın davası var. 9 şubatta ise Pınar Selek 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yine yargılanacak. Beraat ve müebbet arasında bir kadının hayatı bir sarkaç gibi gidip gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf’tan Tuğba Tekerek’e konuşan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, yani Dink’i yazısından ötürü mahkûm eden, AİHM’de Türkiye’nin ceza almasını sağlayan ve Pınar Selek’in beraatını iki kez bozan aynı kurulun bir üyesi “İçimiz paramparça, ama o kararın öyle alınması gerekiyordu” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yargı üyesinin kararını öyle vermesine yol açan "şey" nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdanı olan bütün devletlûlar, 103 yaşındaki Berfo Nine’nin de, hepimizin de sorusu bu, lütfen not alınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 07.02.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-3329541827828882559?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/3329541827828882559/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=3329541827828882559' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/3329541827828882559'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/3329541827828882559'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/02/hrant-dink-pnar-selek-ve-cumartesi.html' title='Hrant Dink, Pınar Selek ve Cumartesi Anneleri'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-8274937692789348207</id><published>2011-02-06T15:25:00.000+02:00</published><updated>2011-02-06T15:26:52.455+02:00</updated><title type='text'>Sevgi</title><content type='html'>Tam da geçen hafta “öteki hayatlardan”, birbirimizin hayatlarına ne kadar uzak ve yabancı düştüğümüzden bahsetmişken...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirine değmeden, iç içe, yanından berisinden teğet geçen, katman katman bir sürü hayattan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen, uzaktan, bir köşeyi döner dönmez göz hizaları denk geldiğinden, sadece...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birbirine takılan, asılı kalan, sonra, sıfırın bilmem kaç derece altındaki o insanlık dışı ilgisizlikten ötürü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havada aniden donup parçalanan ve yere düştüğünde tuzla buz olan bakışlarda sıkışık insanlığımız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cesaret istiyor ilişki kurmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyi bellemek gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sizin sevgi zannettiğiniz şeylerin çoğu, replika, taklit!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinize dair şeyleri siz sevgi zannediyorsunuz, çoğunluk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sevgi, iki kişilik bir sihir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En az iki büyücüsü olan bir mucize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olabildiğince yalın ve evet, çok kolay aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama karşısındaki engeller çok büyük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zelil teslis!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korku, kaygı ve bencillik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyor ki Söz, insan ruhunun üç tane yapıtaşı vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi, iman ve ümit...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bunların ikisi geçici yardımcılardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalıbı terk ettiğimizde, menzile vardığımızda, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İman ve ümidin de artık işlevi kalmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski ve yorgun dostlarımız olarak ayrılırlar bizden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sevgi, varoluşun yapı taşı, o hep var olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir sevgi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi, kendini başkalarına, öteki hayatlara açmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi, emin olduğumuz kendi varlığımız kadar, başka varlıklara emniyet duymaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kerem gibi, Aslı gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birisini tanımak, evine almak, ve bunları tüm topluma, tüm tehlikelere karşı risk üstlenerek yapmaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaybetme, incinme, zarar görmenin konforlu uyuşukluğuna sığınmadan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Musa’nın Nil’i yardığı gibi, hayatın tam ortasından delip geçmeye cesaret etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O bazen felaketler getirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgiyle açtığın sıcak evin, mezar olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi, koşturmak, kendinden geçmek, kucaklamak, toprağa indirmektir bazen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kez gördüğün bir kişiyi tüm riskleriyle üstlenmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sevgi, her diz çöküşünde, her yıkılışta, yeniden doğrulup, hayatın içinden geçmeye devam etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldığın yerden...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, öteki hayatlar o denli yakındır bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm armağanları ve riskleri ile...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oyuna girmezsen, güvende hissedebilirsin kendini belki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama aslında en büyük riski almışsındır da, bilmezsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi canım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bal gibi bilirsin içten içe ne yaptığını da,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Canın istemiyordur yaşamayı, emek vermeyi, değişmeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir duyguyu, tıpkı bir çiftçi gibi, küçücük bir tohum olarak toprağa fırlatmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve onun için çaba göstermek, suyunu, gübresini düşünmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kışı, seli, kuraklığı hep yanı başında hissederek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine de inançla yapmak bunu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sen,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen uyurken o tohum usul usul büyür toprağın böğründe...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün geceye, gece ise güne halvet olur, uzun süre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bir gün, tohum uç verir, filizlenir, koca ağaç olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rızkın çıkar, yüreğin doyar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sen de yaşlılığının güzel günlerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ağacın gölgesinde helal semere alırsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzurlusundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşamışsındır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varoluşun biricik kuralına uyup, var olmuşsundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öteki hayatlar birleşmiştir sende, tek bir hayat olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm parçalanmışlığımızda bu evrende.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini toparlayıp öteki, beriki hayatlardan, hücre hücre, kan kan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birliğine kavuşmuş bir ruh olarak,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yolculuğuna başlarsın heyecan ve yengiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgi denen sonsuz bilet cebinde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;06.02.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-8274937692789348207?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/8274937692789348207/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=8274937692789348207' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8274937692789348207'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8274937692789348207'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/02/sevgi.html' title='Sevgi'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5695352492954418290</id><published>2011-02-03T12:51:00.002+02:00</published><updated>2011-02-03T12:57:58.125+02:00</updated><title type='text'>CHP Türkiye’deki devrimin farkında mı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUqKL9S4U2I/AAAAAAAAAK0/TL1teF6e9-o/s1600/RESIMID_5466983.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 175px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUqKL9S4U2I/AAAAAAAAAK0/TL1teF6e9-o/s320/RESIMID_5466983.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5569415827233985378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tahrir Meydanı’nda toplanan yüz binlerce protestocudan biri olan ve herkesin nefesini tutarak Mübarek’in açıklamasını beklediği o gece El Cezire’ye konuşan genç kız çok öfkeliydi: “Bizim sorunumuz sadece Mübarek’in gitmesi değil” diyordu. “Onun yerine başka bir diktatörün de gelmesini istemiyoruz. Biz özgür Mısır’ın kurulmasını istiyoruz. Bunun için sonuna kadar direneceğiz. Gerekirse mahallelerimizi korumak için savaşırız, ama pes etmeyiz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir devrimi televizyonda canlı izlemek tüm zorluklarına rağmen çağımızın bize en büyük hediyesi olmalı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan’ın Meclis grubunda yaptığı ve Mübarek’e “Git artık” dediği konuşma da hem Mısır’da, hem de dünyada büyük yankı uyandırmıştı. Muhalif Tunuslu lider Gannuşi’nin ülkesine dönüşünde, Recep Tayyip Erdoğan’ı lider olarak örnek aldığını söylemesi de bir tesadüf değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mısır’daki türden bir kargaşaya kedinin ciğere baktığı gibi özenen Türkiye’nin ulusalcıları, aslında Mısır’da bugünlerde gerçekleşen halk devriminin 2002, 2007 ve 2010’da ağır çekim gerçekleştiğinin farkında değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine yanlış pozisyondalar, yine tarihe baş aşağı bakıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son darbeye, yani 28 Şubat’a çiçeği burnundaki AK Parti’yi tek başına iktidar yaparak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz darbe planlarına, kapatma davasına, TSK’nın 27 Nisan muhtırasına 2007 temmuz seçimlerinde yüzde 47 oy vererek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargının kolluk kuvvetlerinin gerilla savaşına, Balyoz’a, Kafes’e 12 Eylül referandumunda yüzde 58 destekle cevap veren bu halk, kendi devrimini çoktan başlatmış durumda...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişten günümüze bu halk demokrasi adına adım atan herkese “yürü ya kulum” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihe baş aşağı bakanlar bunu anlamıyor ama, küçümsedikleri o Araplar işte bizzat tatbik ediyor bunu. Tunus bile kemalizmden vazgeçti ama, bizim ipek çoraplı seçkin köşecilerimiz bunu Mustafa Kemal’in, İsmet İnönü’nün hanesine yazacak denli gerçeklere kör.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında yatıp kalkıp AK Parti’ye dua etmeleri gereken kesimlerin başında geliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya 2000’lerde o sosyolojik kırılma yaşanmasa, Milli Görüş dönüşüp Müslüman demokratları iktidar yapmasa bugün ne olurdu halleri hiç düşündüler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer öyle olmasa, biz geçen sekiz yılı mesela CHP-MHP koalisyonunda geçirmiş olsaydık, muhtemelen bugün IMF’nin elinde oyuncağa dönmüş çökmüş bir ekonomiye, kangren hâle gelmiş bir Kürt sorununa, prestiji yerin dibine geçmiş bir dış siyasete, artarak devam eden faili meçhullere, sünmüş bir AB üyelik sürecine saplanmış bir halde bilmem kaçıncı krizimizde olacaktık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. yüzyılda, Osmanlı’ya bağlı Mısır’ın, caddeleri asfaltlı, elektrik ışığıyla ışıl ışıl olan Kahire’nin İstanbul’dan fersah fersah ileri olması gibi, bugün Mısır’da yaşanan devrime ibretle bakıyor olacaktık ama, zannederim ipek çoraplı seçkin ex-yayın yönetmenlerimiz bugünkü kadar huzurla karşılayamayacaklardı gelişmeleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihî pek çok fırsatı kaçırmış çilekeş bir milletin ahfadı olarak, birikmiş bunca sorun, iyice yarılmış toplumsal sınıflar, pimi çekilmiş öbek öbek milyonlarca öfkeli genç ile kanlı bir eşiğin hemen yanı dibine çoktan vardığımızı fark etmeyecektik bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden şimdi”, “bu işin altında Amerika var” şeklinde “derinlikli” analizlere fırsat olmayacaktı. Öfkeli, sabırsız, tehlikeli kalabalıklar, çoktan o kalabalığa karışmış özel güvenliksiz rezidansların önüne dayanmış olacaklardı, maazallah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden, tüm darbeciler ve darbeci-seviciler, birleşin, küfretmek yerine AK Parti ve özgürlükçü demokratlara şükredin. Türkiye bu sessiz devrim sayesinde demokrasiye yumuşak geçiş yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun değerinin farkında mısınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ya CHP?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazının girişinde alıntıladığım Mısırlı genç kızın “gerekirse mahallelerimizde direneceğiz” sözü ile CHP’lilerin “sokak sokak, mahalle mahalle direniş” çağrısının benzerliğinin trajikomikliğinde, gerçeklerle ne kadar uzak bir noktaya düştüklerini...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can Dündar’ın sorusuyla çanak tuttuğu, Kılıçdaroğlu’nun tereddütsüz kabullendiği Menderes-Erdoğan benzetmesinin, “Bugün durum o günlerden daha da vahim” kışkırtmasıyla gelebileceği noktanın Yeni CHP’nin neresine denk geldiğini düşünmüş müdür Sayın Gandi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gürbüz Özaltınlı çok güzel betimledi: CHP hangi yolu izlerse izlesin, belirli bir tabana tekabül ediyor ve her halükârda çok önemli. CHP değişime cevap verse de, vermeyip içe kapanmacı stratejisine devam etse de, ülkenin siyasetini fevkalade etkileyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu hepimizin önemsemesi gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP, Mısır’daki devrimden Türkiye’ye ithal bir kaos ummak yerine, halkların sosyolojisinden ders çıkarmalı ve seçim öncesi şu dar zamanı doğru kullanarak ülkenin ciddi sorunlarına karşı gerçekçi bir program sunmalı. Sunmakla da kalmayıp, arkasında da durmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıçdaroğlu böyle bir seçimin arifesinde. İşi kolay değil. Ama tercihini yapıp “bir yola” koyulması ertelenecek gibi de değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem Müslüman hem demokrat olunabileceğini AK Parti kanıtladı ve ülke çok şey kazandı. Şimdi sıra CHP’nin hem Kemalist hem demokrat olunabileceğini kanıtlamasında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mümkün mü bilmem, ama uygun kanıtlar halk tarafından asla görmezden gelinmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 03.02.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5695352492954418290?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5695352492954418290/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5695352492954418290' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5695352492954418290'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5695352492954418290'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/02/chp-turkiyedeki-devrimin-farknda-m.html' title='CHP Türkiye’deki devrimin farkında mı'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUqKL9S4U2I/AAAAAAAAAK0/TL1teF6e9-o/s72-c/RESIMID_5466983.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-1359914375443766534</id><published>2011-01-30T23:01:00.003+02:00</published><updated>2011-01-30T23:08:56.007+02:00</updated><title type='text'>Kemal Kılıçdaroğlu ve Can Dündar’ın özlemi</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUXSz-5kUCI/AAAAAAAAAKc/mg_wt8QlUIU/s1600/10adnan%2Bmenderes.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 226px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUXSz-5kUCI/AAAAAAAAAKc/mg_wt8QlUIU/s320/10adnan%2Bmenderes.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5568088304813101090" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ekşi Sözlük’te Mısır’daki halk ayaklanması üzerine sayısız başlık açıldı. Bir tanesi ise “İslami ayaklanmaya özenen Kemalist” adını taşıyordu. İşte size birkaç entry...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– mısır’da halkın neden ayaklandığının idrakine varamadan türkiye’de biz böyle bir ayaklanma yapsak bizi de destekler misiniz diye soran kemalisttir ayrıca kendileri. sonra mısır’da destekliyorsunuz burada niye desteklemiyorsunuz diye de bi şeyler söyler. biri bu kemalisti dürtmeli, rüyadan uyandırmalıdır. yazık ki her ayaklanmayla ayaklanacaklarını sanıp hırsını klavyeden almaktadır. (bana dilemma lan.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– şu arap dünyasındaki olaylardan sonra sıkça karşılaşılan bir tür insan işte. mısır’da, Atatürk sevgisi bilinen enver sedat’ın veliahtı hüsnü mübarek’e karşı ülkenin en büyük muhalefet örgütü olan müslüman kardeşler önderliğinde ayaklanma yaşanıyor, angut kemalist yahut kemalist angut diyor ki “darısı başımıza, keşke bizde de olsa” bizde zaten oldu canım; 2002’de, 2007’de sandıkta oldu, haziran’da yine olacak, merak etme. Tekel müşterileri sizi. (dengizik.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu başlık 28 ocak günü açılmış. Tesadüf, aynı gün, gazetelerde Meclis Adalet Komisyonu’nda yer alan CHP’li 10 vekilin bir bildiri yayınladığı haberleri var. 10 CHP’li vekil, halkı AKP nazizmine karşı direnişe çağırıyor. Atilla Kart “Bu yapı içinde, bütün unsurları, anayasal ve meşru zemin içinde direnmeye ve muhalefete çağırıyoruz. Söylediğimiz budur: Bunun yol ve yöntemleri, vurmadan kırmadan, meşru zeminlerde her zaman için demokrasilerde bulunur” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süheyl Batum’un 50 bin kişiyle Silivri’ye yürüme projesi ile ne kadar uyumlu değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evvelki akşam Facebook’a İstiklal Caddesi’nde elinde içki şişeleri bir grubun meydana doğru yürüyüşe geçtiği haberi düşüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Özgürlükçü liberallerin” başına gelecekleri keyifle izleyeceğini söyleyen Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Tansel Çölaşan da aynı konuşmada Cumhuriyet mitinglerini yeniden düzenleyecekleri müjdesini veriyordu.&lt;br /&gt;Burdur’da konuşan Başbakan Erdoğan ise, CHP’li vekillere “eşkıya mısınız siz” diye çıkışıyor, “sokak sokak, mahalle mahalle direniş” çağrısı hakkında Kılıçdaroğlu’ndan acil açıklama talep ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıklama geldi ama Erdoğan’ın umduğu gibi değildi. Milliyet’te Kılıçdaroğlu’nun konuştuğu Can Dündar, adeta ‘yöntem’ önerircesine “Paşa [İnönü], Tahkikat Komisyonları kurduran Menderes’e ‘Demokratik rejimi baskı rejimine çevirirseniz ihtilal millet için meşru hak olur’ demişti” deyip gol pasını Gandi’nin ayaklarına uzatıveriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can’ı rahatlatan cümle Gandi’nin ağzında zaten hazır: “Evet, aynı durum.. hatta daha ağır. Menderes’in son döneminde bile yaşanmayan baskılar yaşanıyor. Böyle bir baskı varsa baskıya direnmek haktır...”&lt;br /&gt;Bir siyasi parti lideri halka sokağa dökülün çağrısı yapıyor, bir gazeteci de ona çanak tutuyor, ürkütücü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Durum 1960’lardan daha vahimse, 1960 “ihtilalinde” Menderes ve partisine verilen cezanın da nispi oranda arttırılması gerekir, değil mi? Erdoğan ve iki bakanının asılması kifayet etmez herhalde! Tüm AK Partilileri hal etmek daha hakkaniyetli olur. Acı çeken özgürlükçü liberaller için de ülkenin münasip meydanlarına cam kabinler konur. Tansel Çölaşan ve şürekâsı seyredip bol bol zevk alsınlar diye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin, son referandumda bu pakete yüzde 58 destek çıktığına, AK Parti’nin oylarının yüzde 47, CHP’nin ise yüzde 23’lerde olduğuna göre, ulusalcıların temenni ettiği “halk ayaklanması” biraz zor görünüyor. Temenni edilen ne o zaman?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muradları Ekşi Sözlük’teki başlıktan daha incelikli değil. Tunus’taki, Mısır’daki kargaşanın rüzgârı (nasıl olacaksa) buraya da gelsin. Sokaklara binlerce kişi dökelim. Kaos olsun. Eh, mesajı alan Ergenekon’un hazır kıtaları da birkaç kanlı eylem koydu mu, alın size mis gibi seçim, pardon darbe atmosferi.&lt;br /&gt;Ayıp desem hafif kaçar, ağırına ise terbiyem müsait değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada Başbakan Erdoğan’a bir başlık açmazsam içime dert olur.&lt;br /&gt;Sayın Başbakan bence bu durumu önemseyin.&lt;br /&gt;Bu küçümsenmemesi gereken bir tehlikedir.&lt;br /&gt;Abuk subuk tartışmalar yaratıp darbe heveslilerinin değirmenine su taşıdınız. &lt;br /&gt;“Sahici Erdoğan” zücaciye dükkânına giren fil gibi bir sürü şeyi kırdı döktü.&lt;br /&gt;Bir türlü anlamadığınız bir şey var.&lt;br /&gt;Sayın Arınç’ın dediği gibi, İttihatçılık hâlâ diri halde uygun zaman kolluyor. Soykırımcı, faili meçhulcü, suikastçı, darbeci gelenek, sizin mehter marşına benzer hamlelerinizle bu ülkeden kazınmaz. Onlarla uzlaşamazsınız. Onlar evsahibi, Almanya’dan oğlu geldiği anda sizi önce bir güzel sopalar, sonra da kapı dışarı eder.&lt;br /&gt;Seçim hesabıyla ortamı germek, oya güvenip vesayeti küçümsemek size pahalıya mal olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tuzağa daha düşmemeniz için uyarıyorum: Başkanlık sistemini anayasa tartışmalarının önüne koyarsanız ve gerginliği arttırıcı söylemlerinize devam ederseniz darbecilere en büyük iyiliği yaparsınız.&lt;br /&gt;Öncellikle sizi destekleyen tabanınızı aldatmış, daha da vahimi, ortamı darbelendirmek isteyenlere sağlam bir gerekçe vermiş olursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, biz “bir avuç aydın”ın oyuyla seçilmiyorsunuz ama, aklın yolu da birdir değil mi?&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 31.01.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-1359914375443766534?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/1359914375443766534/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=1359914375443766534' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1359914375443766534'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1359914375443766534'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/kemal-klcdaroglu-ve-can-dundarn-ozlemi.html' title='Kemal Kılıçdaroğlu ve Can Dündar’ın özlemi'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUXSz-5kUCI/AAAAAAAAAKc/mg_wt8QlUIU/s72-c/10adnan%2Bmenderes.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-7592825456815593856</id><published>2011-01-30T11:29:00.001+02:00</published><updated>2011-01-30T11:31:42.369+02:00</updated><title type='text'>Öteki hayat</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUUv9vBD4wI/AAAAAAAAAKU/dkoNBhNgYak/s1600/baraj.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 250px; height: 215px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUUv9vBD4wI/AAAAAAAAAKU/dkoNBhNgYak/s320/baraj.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5567909251952927490" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yıllar evvel çok sevdiğim bir dostumu kaybetmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dost kaybının en kahredici biçimiyle gerçekleşmişti bu acı olay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkadaşım, lüks bir otel odasında, kendini asarak intihar etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi gecenin bir yarısı sokağa atmış, soğuk havada çılgınlar gibi, bağrım açık yürümüştüm caddelerde, hiç unutmam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öteki hayat” ilk defa kendi sınırını ihlal edip ve parçalayarak benimkini, hayatıma tecavüz etmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep başkalarının öldüğü, öldürüldüğü, başkalarının evlerinin, köylerinin yakıldığı, başkalarının açlık çektiği, başkalarının tecavüze uğradığı, aşağılandığı, bedenini, ruhunu satmak zorunda kaldığı o “öteki hayatlar...”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden bilmiyorum, Şanlıurfa Hilvan’da, yedi kızkardeşin gölette boğulması hadisesinin adlî boyutu ile ilgili haberi okurken, bu olay geldi aklıma...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce kızkardeşlerden biri suya kapılıyor, sonra onu kurtarmak için bir diğeri, sonra ötekisi, sonra diğeri, diğeri, diğeri ve diğeri...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi birden boğuluyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konya’nın Kulu İlçesi’nde o fakir Kürt ailesinin dört çocuğunun birden oynamak için girdikleri soğutucunun içinde hapsolup boğulmaları gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak öteki hayatlarda vuku bulabilecek türden, gerçeküstü, mantıksız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yedi kızkardeşin ailesinin DSİ’ye açtığı mahkemede yargıçlar diyorlar ki, “Yüzde yetmiş aile kusurlu, tazminatın yüzde otuzu ödene. İki yaşındaki çocuk için ise zırnık verilmeye!” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence de yargıçlar haklı, doğru ya, “Öteki hayat”ta geçerli olan kurlara göre, fakir bir köylü bebesine kaç para harcanmış olabilir ki, iki yıl boyunca?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kazadan sonra gölet etrafında bir sürü önlem de alınıyor, barikatlar, uyarı levhaları, onlar ayrı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de beş yaşındaki Âdem vardı değil mi? Hakkâri’de polis panzerinin ezdiği Âdem Yiğit... İçişleri Bakanlığı aleyhine açılan tazminat davasında yargıçlar ailenin 50 bin TL tazminat talebini “Küçük yaşta ölen birisinin anne ve babaya vereceği üzüntü ile belirli bir yaşa ve sosyal konuma gelmiş birisinin ölümünün vereceği üzüntü bir olamaz” diyerek reddetmişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani Hilvan ve Hakkâri örneklerinde bir çocuğun maddi ve manevi değeri sıfır olarak zabıtlara yansıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öteki hayat...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öteki adalet...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öteki vicdan...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki olay nedense intihar eden arkadaşımı hatırlattı bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ötekilerin” dünyasında geçiyor olmasından herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben büyük şehir çocuğuyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımda hiç aç kalmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç elbisesiz olmadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç dayak yemedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendime ait özel odam oldu hep.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailemden kimse öldürülmedi, evim basılmadı, polis yüzü görmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gazetelerde okuduğum o feci hikâyelere de hep biraz mesafeli oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnanmadım değil, deli miyim? Oluyordu onlar da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sanki başka bir dünyanın insanlarıydılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam olarak da gerçek değillerdi ve tüm bunlar benim değil onların başına geliyorsa, biraz da suçlu... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varlıkları muğlâktı. Bir görünüp bir kaybolan kararsız gölgeler gibi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı hep böyle korkunç yaşayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bizim kadar acı çekmiyor bile olabilirlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim dünyamda yedi çocuğun böylesi bir kaybı yaşamı durdururdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o insanlar, sanki daha az acı çekip, hayatlarına devam ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra arkadaşım kendini astı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün birlikte gezdiğim, cıvıl cıvıl, hayat dolu arkadaşım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre bizim grubumuzdan uzaklaşmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tehlikeli işlere bulaşmış, mafyanın eline düşmüş, çok para kaybetmiş, hiç haberimiz bile olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ip satın almış. Son parasıyla o lüks otelde bir oda tutmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İpi geçirmiş o uğursuz kancadan, bırakmış kendini boşluğa...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümü ta yanı başımıza getirmiş olmuş böylelikle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün büyüdüğümü hissetmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölüm masumiyetimin ırzına geçmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O masumiyet ki, artık beni de zehirler hale gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra babam öldü elimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra Hrant’ı vurdular, semtimde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anam 40 kiloya düşüp ellerimde can verdi, vs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi anlıyorum ki, “tek hayat” var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tek hayat var. Hepimiz aynı boyutta yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adaletsizlikler dilimlemiş hayatı, bütünlüğümüzü bozmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneydoğu’da binlerce faili meçhul yaşanırken, bir milyon Kürt tehcire çıkarken, binlerce köy yakılırken, çoğumuzun İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bodrum’da “haydi şimdi bütün eller havaya” modunda, geleceğe ümitle bakmamızı başka türlü açıklamak mümkün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ülke düşününün ki, orada taş devrinden, uzay çağına bir yolculuk yapabiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç semt değiştirdiğinizde, yüzlerce yıl ileri geri hareket ediyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binlerce öteki hayata tanık oluyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dünyanın çoğu yeri öyle, Türkiye de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir şey anlatmadım size, biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama beni, hayatım boyu hep bildiklerim şaşırttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-7592825456815593856?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/7592825456815593856/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=7592825456815593856' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7592825456815593856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7592825456815593856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/oteki-hayat.html' title='Öteki hayat'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUUv9vBD4wI/AAAAAAAAAKU/dkoNBhNgYak/s72-c/baraj.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-8910716411964391438</id><published>2011-01-27T13:25:00.002+02:00</published><updated>2011-01-27T13:32:10.596+02:00</updated><title type='text'>CHP Silivri’ye mi, yoksa Mutki’ye mi yürüyecek</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUFXlAI_a8I/AAAAAAAAAKM/jboCFVgLQ98/s1600/bitliskazi3341.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 220px; height: 180px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUFXlAI_a8I/AAAAAAAAAKM/jboCFVgLQ98/s320/bitliskazi3341.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566826907611130818" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Yeni” CHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un Ergenekon davalarında yargılananlar için “Silivri’ye 50 bin kişi ile yürüyüp mahkemenin elini ayağına dolaştırma” projesine Twitter dünyasında en güzel cevabı Semih Gümüş verdi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen önce 10 bin kişi ile Mutki’ye yürü!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batum, CHP’den Silivri’ye tünel açma projesinin Meclis ayağını ise Mustafa Balbay ile Tuncay Özkan’ın milletvekili adayı olarak seçtirme olarak açıkladı geçen gün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özlenen cevap ise CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öyle bir şey yok!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayın Kılıçdaroğlu’nu gönülden kutluyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış anlaşılmasın; Balbay veya Özkan’ın şahısları ile ilgili bir sıkıntım yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Masumiyet karinesi ise gerçekten artık çalıştırılması gereken bir müessese, hukuk ve adaletin ise temeli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mamafih Ergenekon’un avukatlığına savunan bir parti haline gelmek de başka bir şey...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silivri’ye 50 bin kişi ile yürümeye kalkmak, davanın önemli sanıklarını Meclis’e sokarak kurtarma harekâtına girişmek, bir partinin siyasetini temelinden etkiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii Anayasa ve TCK’ya göre de suçtur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Neden belli kişiler üzerine yoğunlaşıyorsunuz, KCK davasındaki rezalete neden sesinizi yükseltmiyorsunuz” diye sorarlar insana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbe yapmaya ve parlamentoyu ilga etmeye çalıştığı, bunun için de –Danıştay cinayeti gibi- çok ciddi eylemler düzenlediği iddia edilen bir örgütten bahsediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baykal Ergenekon davasının avukatlığına soyunmuştu. Nihayetinde Baykallı CHP siyaset yapmanın imkânsız olduğu bir oportünizme savruldu. Daha doğrusu, o alanda yapıp etmelerinin “siyaset” olmadığı, son yılların özgürleşen ülke şartlarında iyice açığa çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Şubat bu konuda önemli bir milat oldu. Erbakan’ın Milli Görüş hareketi sağlıklı bir biçimde çatlayarak özeleştirisini yapan, paradigmasını değiştiren Erdoğan-Gül-Arınç çizgisi ile ayrıştı ve bu ayrışmadan doğan AK Parti son sekiz yılda ülkeye damgasını vurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu güçlü değişime CHP’den cevap bir türlü gelmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelemedi çünkü Baykallı-Sav’lı CHP, açık bir darbeye, ya da ikinci bir 28 Şubat’a bel bağlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politikacı eğer siyaset yapmıyorsa mutlaka ahlaksızlık yapıyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baykallı CHP işte böyle bir zeminde kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak beklenen darbe bir türlü olmuyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbeci askerler dünyadan beklediği desteği alamadı. Benim tabirimle artık darbenin siyasi-ekonomik finansmanı yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama biz çok uyardık “1930’ların dünyasında yaşıyorsunuz, değişin” diye. Değişime ayak uyduramayınca darbe planlarını bile güne uyumlu yapamıyorsunuz, çakıveriyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetinde durum artık siyaseti dayatınca, “AK Parti karşıtı odak” zelil bir kaset operasyonu ile Baykal’ı hal etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kaset operasyonunu yapan odak kim/kimler ise, AK Parti’yi sandıkta devirecek, en azından koalisyon pozisyonuna geriletecek bir strateji kurmuştu. Daha önce de söylemiştim: Çıkışı, niyeti, odağı ne kadar şaibeli de olsa, CHP’nin siyaset yapmaya başlaması bence ülkenin büyük bir kazanımı olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama nasıl olacaktı ki! Yıllarca darbe, vesayet şakşakçılığı yapan, tabanını uyuşturucu gibi korkulara, kibre alıştıran, sonra birden dümen kıran bir CHP...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıçdaroğlu’nun karşısındaki en önemli açmaz bu. Evet, artık CHP’den siyaset yapması bekleniyor. Ama Türkiye’de siyasetin seviyesi o kadar yükseldi ki, mış gibi yaparak bir yere varması mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Referandum öncesi devletin Öcalan’la görüşmesinin normal olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu’nun AK Parti’yi ne kadar rahatlattığını, hatta AK Parti’yi buradan vurmaya oynayan MHP’nin oylarının “evet”e kaymasında ne kadar etkili olduğunu hatırlayınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümetin önünde uzun zaman top çevirmiş olan CHP, siyasete dönüş yaptıkça AK Parti’nin önünü açacak ister istemez. Bu da partinin kendinden bile daha sert ve önyargılı tabanından tepki göreceği anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an CHP’nin durumunu en iyi iki genel başkan yardımcısının profilleri özetliyor: Biri Silivri yürüyüşü mucidi Süheyl Batum, diğeri de Hakikatler Komisyonu’nu şiddetle savunan, Kürt açılımında CHP’yi ileri taşıyacağı belli olan Sezgin Tanrıkulu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki ana akım, 1999-2000’lerdeki Fazilet Partisi’nde gerçekleşen kırılmanın bir benzerinin CHP’de yaşanmasına kâfi gelir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun cevabı Tunus’taki halk ayaklanmasını Ortadoğu’nun 1789’u olarak değerlendiren analizcilerinki kadar aşırı yoruma girer, bunu yapamam. Lakin siyaset yapma gerekliliğinin ağır yükü şu an Kılıçdaroğlu’nun sırtında tüm ağırlığıyla kendini hissettirmektedir, bunu görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıçdaroğlu hem Silivri, hem de faili meçhuller konusunda doğru, cesur çıkışlar yaptı. Taban baskısı ve parti içi hizipler nedeniyle Kılıçdaroğlu’ndan her doğru çıkışından sonra bir geri adım atmasını beklemenizi öneririm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iki ileri bir geri hareketlerle bir süre daha idare edilebilir. Ancak bu pozisyonla da ne İsa’ya, ne de Musa’ya yaranacaktır. Ya o da hal edilecek, ya da tarafını seçmek durumunda kalacaktır. Kılıçdaroğlu dik durabilirse CHP’den etkili, özgürlükçü ve büyük bir muhalefet partisi çıkarabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Gandi’nin böyle bir CHP’den yana olduğunu düşünüyorum ve ona şans diliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 27.01.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-8910716411964391438?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/8910716411964391438/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=8910716411964391438' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8910716411964391438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8910716411964391438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/chp-silivriye-mi-yoksa-mutkiye-mi.html' title='CHP Silivri’ye mi, yoksa Mutki’ye mi yürüyecek'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TUFXlAI_a8I/AAAAAAAAAKM/jboCFVgLQ98/s72-c/bitliskazi3341.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5246896055357440672</id><published>2011-01-26T12:11:00.001+02:00</published><updated>2011-01-26T12:12:44.431+02:00</updated><title type='text'>Searching for a new paradigm in dealing with the Kurdish problem</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TT_zk7mOtuI/AAAAAAAAAKE/K24j282JyC8/s1600/oped.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 160px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TT_zk7mOtuI/AAAAAAAAAKE/K24j282JyC8/s320/oped.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566435480252102370" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;A recent article titled “How would Gandhi solve the Kurdish issue?” elicited many comments from my readers. This is good. We are no longer a society which remains silent in the face of “sacred taboos.” &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Of course, every analysis possesses its own inherent errors, as columnists and political scientists are no Zeuses exhorting from on high at Mount Olympus.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The other day, I was speaking with a Kurdish friend of mine who directs the local Peace and Democracy Party (BDP) in an Aegean town. My friend expressed great concern about the possibility of provocations that might happen in the Aegean region. He said he sensed that Ergenekon was organizing in the region and that it was preparing to implement some terrible plan. With our most critical current problem being the Kurdish one, and the clear and open existence of a very nationalist vein in the Aegean region, these are truly not just irrational delusions held by my friend.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The build-up of anger in the East, Southeast the Aegean regions are parallel in many ways when it comes to violence. According to calculations made, over the course of the 30-year war in Turkey’s East, exactly 5 million people performed their military service in the hot clash zones of Turkey. I don’t know what sort of numbers you would find if you were to add this to the numbers of clerks and salaried officers that have worked in the region. A rough estimate, however, shows that all these people, in addition to their families, amount to a mass of 25 million in this region representing the West, who have fallen victim to violence and misinformation about the Kurds. In addition, around 5,500 have lost their lives.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurds have never been equal citizens &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;From the Kurdish perspective, the situation is terrible. They have never been equal citizens. Efforts were made to assimilate them, and then they were simply marginalized and mistreated. A giant income gap developed between the West and the Kurdish region. The events of the Sept. 12 coup at the Diyarbakır Prison are counted as one of the reasons for the war that has continued up until today. But the real disaster was what happened during the 1990s. It was then that one of the bloodiest periods of this dirty war began. During this time, 4,500 villages were burned down and emptied, more than a million Kurds relocated and JİTEM carried out thousands of still unsolved murders.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;When unsolved massacres in areas like Bingöl and Güçlükonak came to an end in the ‘90s, there were at least eight different peace processes and cease-fires taking place. In fact, the whole situation became so complicated that it is now alleged that many of the high-ranking officers being tried in the Ergenekon case carried out peace talks with Abdullah Öcalan and his outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK). As the war continues, it gets clearer and clearer that this type of confusion and provocation will simply never end.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As for my personal proposal, it is quite radical and I still back it fully. While it may seem a bit romantic compared to the terrible atmosphere in the ‘80s, I am as sure as I am of my own name that we will never get anywhere by fighting violence with violence. What’s more, I am saying this as an ethnically Armenian Turk whose people were unjustly treated during the great disaster of 1915. More violence means more blood and tears. More violence means new dictatorship. I once asked, “If the PKK had never existed, would more Kurds have died?” In the ‘90s in Turkey, did horrific organizations such as JİTEM not bring a certain legitimacy to the PKK through their efforts to destroy the group?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;My goal is to not speculate about the past. As a writer, I am saying that from here on out my real goal is to help convince people to see that the Turkish-Kurdish issue has reached its capacity for violence. The past is filled with pain. And now, in order not to relive this all again, we need to change our paradigm, which is why it is now an absolute necessity that we view the past with a critical eye. When we view events from the past as legitimate or necessary, it means we will act similarly in the future when under the same circumstances.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;So how will change come? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;First of all, we must recognize that the past could have unfolded differently. Saying that it was only PKK violence that foisted the Kurdish situation on us is the same as saying that these methods must once again be used in similar situations. At the same time, Öcalan’s words about how he will review the situation if the government does not take any steps by March really amount to the same thing: on with the war.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I observe on visits to the Southeast that those close to the BDP and the PKK are very angry, and rightly so. They say the Justice and Development Party (AK Party) has neglected its Kurdish initiative, that it has hesitated on many easy steps and that the initiative has been reduced to the level of TRT Şeş. These same people also assert that “we have lived for years with violence and death. For us, nothing has changed.” It is quite clear that this is being asserted with anger, pain and even rebellion. But it is also clear that in such a negative situation, these will be the emotions that rule over all. I say “emotions” because reason is really not at work here. If we are not going to question this anger, which will only lead to more young deaths, now, then when will we do so?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Face to face with Öcalan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Look for a moment at how a new book called “Öcalan’ın İmralı Günleri” (Öcalan’s Days on İmralı) presents Öcalan talking about his meeting with state authorities who came to meet him in 2000: “They came to make inquiries. Some were commanders and they spoke with authority. They said to me, ‘You have pushed your power outside the borders and have taken a one-sided step.’ I asked the commanders about the state’s policy and they answered: ‘The state will not pay attention to you with this low-intensity war. Raise the stakes of the war, and fight more seriously. Then they will pay attention.’ Of course, I did not do so. I was afraid and did not believe that the problem would be solved that way.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I do wonder just how many meetings like this occurred between the state and the PKK.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Writer İsmail Beşikçi is another person who has claimed that the very existence of the PKK has been influential in the prominence of the general Kurdish reality. Here is some of what he said on the issue in an article that was published in the Taraf newspaper and at Rizgari.com:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“We see that over the past few years there have been intense discussions and arguments over the Kurdish issue. How was this atmosphere created, how did we come to this point? If today we can argue and discuss Kurds, the Kurdish language, Kurdish literature, Kurdish culture and the Kurdish problem in general, the role of the PKK in all of this is great, though this conclusion should be no barrier to criticizing the PKK itself.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“What the PKK needs is not praise, but criticism. What will move the PKK forward is criticism and self-criticism. PKK leader Abdullah Öcalan, the BDP Party, and the DTK [Democratic Society Congress] need to think about all of this.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Those whose sons and daughters have been killed by state forces, whose villages have been burned down and who have been affected by unsolved murders can make their voices heard and fight for their rights. But those whose sons and daughters have been killed by the PKK or other Kurds have nowhere to go and so remain silent. If the PKK does not search out peace within its own ranks and other Kurdish organizations, and does not develop ties with Kurdish civil society organizations and Turkey, there will be no formation of peace with the state. The PKK will make no gains by excluding Kurds and Kurdish organizations and developing alliances only with Turkish leftist organizations.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;One cannot help but agree with Beşikçi’s criticisms of the PKK. Unsolved murders and injustices wrought by the state are mentioned and recognized on even the level of the prime minister himself these days. So what about the crimes committed against the Kurdish people by the PKK? What about the PKK’s cooperation with Ergenekon?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I think that the time has come and gone for self-criticism as we emerge from this crazy era. The bare minimum here should be the full rejection of violence no matter what the condition, leaving it outside the scope of negotiations. We need a new paradigm. From this perspective, the question of “How would Gandhi have solved these problems had he been a Turk or a Kurd?” should not be dismissed.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Some of the comments that were made in the wake of my recent article were correct in pointing out that Turkey is no India, and the Turkish state no Britain. The problems Gandhi faced in India were much more complicated than ours and the violence much worse. One example of this was the 500 or so people massacred in just one march that took place in the Punjab province of Amritsar, when the army fired on the crowd with automatic rifles. Still though, Gandhi entreated his people not to fight violence with more violence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;We do not possess the knowledge and ability to know how history would have been had it unfolded differently than it did. But we do possess the foresight to see that it is time to abandon methods that have been used over and over and have only resulted in disaster.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Todays Zaman, 26.01.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5246896055357440672?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5246896055357440672/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5246896055357440672' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5246896055357440672'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5246896055357440672'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/searching-for-new-paradigm-in-dealing.html' title='Searching for a new paradigm in dealing with the Kurdish problem'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TT_zk7mOtuI/AAAAAAAAAKE/K24j282JyC8/s72-c/oped.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-6219459369140863848</id><published>2011-01-24T12:23:00.003+02:00</published><updated>2011-01-24T12:28:26.225+02:00</updated><title type='text'>Zaytung dünyasında Banu Avar’ın düştüğü haller</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TT1TiUlTnKI/AAAAAAAAAJ8/1Z2tkLntywM/s1600/SierraLeone_meclisi1.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 247px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TT1TiUlTnKI/AAAAAAAAAJ8/1Z2tkLntywM/s320/SierraLeone_meclisi1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5565696563605642402" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Benim de müptelası olduğum bir internet sitesi var. Adı Zaytung. www.zaytung.com adresinden “Dürüst tarafsız ahlaksız” haber sloganıyla küçük bir zekâ kıpırtısı olan her faninin ilk satırlarda fark edeceği üzere gazeteciliği ti’ye alan asparagas haberler yayınlıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaytung, sitesinin altına yine de bir uyarı notu eklemiş: “Zaytung.com Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı’ndan Bildirilmiştir: Sitede yer alan tüm yazılı ve görsel materyal, html kodlarına varıncaya kadar yalandır uydurmadır. Kemik yaşı 18’den küçük olanlar siteye bir arkadaşa bakıp hemen çıkmak için dahi giremezler. Son olarak bizi dava edip mahkemelerde süründürmezseniz gerçekten çok seviniriz. Saygılarımızla.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte size Zaytung’dan birkaç haber başlığı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;» Tepkilerden çekinen “Muhteşem Yüzyıl” dizisinin yapımcıları, Viyana kuşatmasının başarısız olduğunu halka alıştıra alıştıra söylemeye çalışacaklar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;» Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın “Galatasaraylılığım sürüyor” açıklaması ile Galatasaray A.Ş. hisseleri İMKB’de bir günde yüzde 15 değer kazandı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;» Fenerbahçe’de hâlâ kupada yoluna devam eden birkaç futbolcu takımdan ayrı çalıştı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;» Bilgi Üniversitesi’ndeki porno skandalı konusunda vatandaşlardan sağduyulu yaklaşım: “Filmi görmeden bir şey söylemek doğru olmaz...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bizi ilgilendiren asıl habere geliyoruz&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;» Sierra Leone’de unutulan büyükelçi çareyi Ermeni tasarısında buldu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Son dönemde Ermeni tasarılarını kabul eden ülkelerdeki büyükelçilerin teker teker Türkiye’ye çağrılmasının, bazı fırsatçı büyükelçiler tarafından suiistimal edildiği ortaya çıktı. Konuyla ilgili, Dışişleri’nden bu sabah yapılan açıklamada, son olarak 12 yıldır Türkiye’nin Sierra Leone Büyükelçiliği görevini yürüten Orhan Emin Türköne’nin, Sierra Leone Meclisi’nden Ermeni tasarısını geçirmek için lobi faaliyeti yürüttüğünün tesbit edilmesi üzerine görevinden alındığı bildirildi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müsteşar Özbükey, “Yani tabii ki bu bir mazeret olamaz ama bakanlık olarak bu işte biraz bizim de suçumuz var gibi. Ücra bir ülke olunca adamı resmen unutmuşuz orada. O garip de bakmış hangi ülkenin parlamentosunda Ermeni tasarısı geçse o ülkenin büyükelçisi hemen Türkiye’ye çağrılıyor, böyle bir yola sapmış. 12 yıl az değil” diyerek özeleştiri yapmaktan da geri durmadı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaytung’un bu “haberi” yeni değil. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu’nda Ermeni soykırımı tasarısı geçtiğinde ve Namık Tan’ın Türkiye’ye geri çağrıldığı günlerde, yani 2010’un ocak ayında sitede yayınlanıyor. Daha sonra ulusalcı ve Ergenekoncu sitelerde hızlı bir biçimde AK Parti’yi yıpratmak için dolaştırılıyor. İşte yine tam o günlerde Banu Avar Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ın kurdurduğu Kanal B televizyonunda değerli görüşlerini bildirmek üzere arz-ı endam ediyor. Hani yıllarca TRT’den bize dünyayı, Türkiye’yi anlatan, hatta TRT tarafından Orhan Pamuk’un Nobel törenini izlemek için İsveç’e gönderilen ama İsveç aleyhine bir program yapıp siyasi kriz çıkaran, geçenlerde Karabük’te yaptığı bir konuşmada Karabük Üniversitesi’nde çalışan iki Amerikalı akademisyenin CIA ajanı olduğunu iddia eden, rektörce yalanlanan Banu Avar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o programda diğer konuk derinlikli bir analiz yaparak “Hiç fark ettiniz mi, Namık Tan nereye büyükelçi olarak gönderilse, oradan Ermeni tasarısı geçiyor” deyince yılların deneyimli gazetecisi Avar bilgece bir yüz ifadesi ile “Peki siz hiç Sierra Leone örneğini duydunuz mu?” deyip acı acı gülümsüyor. Moderatör “İzleyicilerimiz için çok önemli olabilir sizden dinleyelim” deyince Avar, “Sierra Leone’de Osman Türköne isminde bir büyükelçimiz var-mış” diyor. Var dedikten sonra “haberi” hiç araştırmadığı ama “haberin” gerçeküstülüğü ile kendi yaşadığı dünyanın gerçekliği uyuştuğu için ihtimal olarak o “var”a kısa bir esten sonra “mış” ekliyor. Zaytung’un yukarıda girişini verdiğim bütün haberini aynen bir “gerçek” olarak aktarıyor. Kanal B kanalını seyreden izleyiciler de bu konuda bilgi sahibi oluyorlar böylelikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avar anlatıyor; “Türköne 12 yıldır bu ülkedeymiş, bu uzun yıllar boyunca bütün Afrika ülkelerinde Ermeni Soykırım Tasarıları patır patır geçermiş, Dışişleri de merak etmiş araştırmaya başlamış, tam bu anda Sierra Leone’den soykırım tasarısı geçmiş. Türköne’nin –kendi dedesi dahil- Türklerin Ermenileri nasıl kıtır kıtır kestiğini anlattığını tesbit etmiş.” Avar devam ediyor; “Dışişleri Müsteşarı Ersin Özbükey açıklama yaptı, Türköne’yi geri çekmişler. İşte bu sözde aydınlar yüzünden kendi ayağımıza kurşun sıkıyoruz”...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki ne Osman Türköne diye bir büyükelçimiz var, ne Ersin Özbükey diye bir müsteşarımız, hepsi Zaytung’un uydurması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük bir ayrıntı daha, Ermeni soykırımını tanımış hiçbir Afrika ülkesi yok daha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte böyle bir trajikomik bir hikâye. Bu zihniyetteki insanlar yıllarca bu ülkede gazeteci, haberci adı altında iş gördüler. 28 Şubatların yaşandığı bir coğrafyada medyanın, akılların, ruhların nerelere savrulduğunun ibretlik bir örneğini okumak isterseniz http://www.zaytung.com/haberdetay.asp?newsid=5135, ama bununla da yetinmeyip izlemek isterseniz http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/28437/ linkini tıklatabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 24.01.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-6219459369140863848?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/6219459369140863848/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=6219459369140863848' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6219459369140863848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6219459369140863848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/zaytung-dunyasnda-banu-avarn-dustugu.html' title='Zaytung dünyasında Banu Avar’ın düştüğü haller'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TT1TiUlTnKI/AAAAAAAAAJ8/1Z2tkLntywM/s72-c/SierraLeone_meclisi1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5142809640302010551</id><published>2011-01-23T11:57:00.000+02:00</published><updated>2011-01-23T12:02:22.111+02:00</updated><title type='text'>Taraf, Ahmet Altan, Agos ve Hrant Dink</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTv8pL1sYeI/AAAAAAAAAJ0/ZWcNPyyHL3Y/s1600/SAM_0242.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTv8pL1sYeI/AAAAAAAAAJ0/ZWcNPyyHL3Y/s320/SAM_0242.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5565319549029212642" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Pazar yazısı konseptime ihanet olmasın diye Rasim’in dünkü yazısına kısaca girişte yer vermek için sizden izin istiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncellikle bir düzeltme yapalım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim tartışmaya dahil olduğum yer Erdoğan’ın Taraf ve Ahmet Altan’a açtığı dava.. onların kişilik özellikleri değil. Başkasının adına cevap verecek işgüzarlık istidadına sahip değilim. Konu Erdoğan’ın kibri ile yapmış olduğu bir hareketin muhtemel siyasi sonuçlarıydı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan’ın açmış olduğu davanın “biz” kısmı ile ilgili değildi cevabım. Varsın o kervana Başbakan da katılsın. “Ne gerek vardı bu tatsızlığa” gibi bir tavır bu gazeteyi temsil edemez. Hakkımızda açılmış 250 civarında dava var. Bu da onlardan birisi sadece. Diğer davalılarla bu ilişkiye girmemişsek, Başbakan’ın da bir özelliği yok, girmeyiz. Bu sadece bir ilke meselesi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki AK Parti ile, Başbakan’la bir uzlaşmamız vardı da, bir yol kazasıdır başımıza geldi görünümü veren, gazeteyi temsil etmeyen bir yazıdan hazzetmem mümkün değil. AK Parti’ye önyargısız bakmak, demokratik adımlarını desteklemek ayrı bir şey, işte Mehmet Metiner gibi artık sıfat bulamadığım bir noktaya savrulmak ayrı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim açımdan konu budur. Polemiğin şehvetine kapılacak değilim. Sevgili Rasim’in dünkü yazısına da cevap vermeyeceğim. Toparlamaya çalışırken çok kötü bir yazı daha yazmış. Neden olduğumdan ötürü üzüldüm de. Ama muradımı anlatabildim sanırım.   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***   &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant ve Bodrum’daki arkadaşları&lt;br /&gt; 19 Ocak Hrant Dink anmasının Bodrum’da düzenlenen ayağına katılacağımı yazmıştım. Katıldım da... Sevgili dostum Şehbal Şenyurt bana teklifi getirdiğinde önce tereddüt ettim. Ben de o gün, o saatte Agos’un önündeki kalabalığın içinde yer almayı arzu ediyordum çünkü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sonra hem Şehbal Şenyurt ve diğer dostlar Nimet Yardımcı, Fatoş Ay ve Ayla İşler Tsekka’nın hatırları, hem de Hrant’ın İstanbul’u değil, Türkiye ve dünyayı kucaklayan sevgisi ve önemi açısından orada bulunmanın daha anlamlı olacağını düşündüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’da olmayı önemsememin bencil bir tarafı da vardı: Hrant için Agos’un önünde toplanan binlerce kişinin arasında olmak bende anlatılamaz bir etki yaratıyor. İnancımı, ümidimi, bu ülkeye sevgimi katlıyor çünkü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 ocak tarihli Taraf’ın sayfa resmini gördünüz. Onu dün de Hertaraf’ın, can dostum, büyük şiir üstadı Cahit ağabeyimin “Hepimiz Hrant’ız” şiirinin altına bir daha koydum. İşte o resimdeki birliktelik, benim ülkem için anlatılamaz bir coşku yüklüyor yüreğime. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz bilmiyorsunuz belki, o resimde üç kardeşim var. Ortadaki arkadaşım, bir Ermeni, soldakini de gözüm ısırıyor, muhtemelen o da Ermeni. Bir de en sağda başörtülü bir kız kardeşim var... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahit üstadın cinayetten sonraki ilk günlerde yüreğinden damıttığı ve yayımlanması için bana tekrar gönderdiği şiiri bir kez daha okuyun... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O şiir yüzünden ferisilerden ne kadar saldırı aldığını ben biliyorum... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ülkemle, sizlerle, hepinizle gurur duyuyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En zalim, en kabul edilemez vahşetin sadece bir hafta hatırlanıp unutulduğu bir ülkede, Hrant’ın anonim katline duyulan tepkide bir azalma olmadığı gibi, bu 19 ocakta geçen seneden çok daha fazla insan toplandı Agos’un önünde... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu müthiş bir değişimi gösteriyor. 19 Ocak 2007’nin gerçekten bir milat, bu ülkede kardeşi kardeşe kırdıran İttihatçı zihniyeti, milliyetçilik, ırkçılık, yobazlık denen illetleri en azından deşifre ettiğimize delalettir bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuklarımızın yarın mutlu ve eşit yaşama garantisidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ayılmayı Hrant’a borçluyuz. Ve adaletin yerine gelmesi için artan oranda destek olmayı da... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bu Hrant’ın kendi katli üzerinden armağan etmek istediği en önemli şeydir; bu ülkenin İttihatçı-darbeci-vesayetçi tüm ölüm makinelerinden kurtulması... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Bodrum’da bu anlattıklarımdan hiç mahrum kalmadım. Yukarıda ismini saydığım dört ak saçlı genç kıza yeniden teşekkür ediyorum. Hiçbir kurumu şemsiye yapmadan, bireysel irade ve inisiyatif ile Bodrum’un gördüğü en kalabalık anmayı, Hrant için başarıyla koordine ettiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DP’li Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’un samimi katkıları ile sağlanan Belediye Konferans Salonu’nda önce rahmetli Bülent Arınlı’nın çektiği, eşi Şehbal Şenyurt’un yapımcılığını üstlendiği Kırlangıcın Yuvası belgeselini seyrettik. Hrant’ın, eşi Rakel’le tanıştığı, yetim çocuklarla birlikte inşa ettikleri, sonra yöneticiliğini yaptıkları Tuzla Öğrenci Kampı’nın binasını devletin nasıl gasp edip viraneye çevirdiğini kendi ağzından dinledik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyordu ki Hrant “Tamam anladık el koydun, yetimhane, huzurevi yapıp halkın hizmetine sunsan gam yemeyeceğim...” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belgeselden sonra Hrant, Agos ve mahkeme safahatı hakkında bilgi verdim. Mahkemenin yargılama sürecini dinlerken her çevreden gelen konukların gözlerinde “bu işin takipçisi olacağız” kararlılığını gördüm. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşekkürler Bodrum... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehbal ve arkadaşları kurumsal olmayan, bireysel inisiyatiflerin önemine çok inanıyorlar. Kurdukları platforma Bodrum’da dağınık haldeki demokratların yoğun bir teveccühü var. Bağlantı kurmak isteyenler bddpbodrum@gmail.com mail adresinden kendilerine ulaşabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 23.01.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5142809640302010551?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5142809640302010551/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5142809640302010551' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5142809640302010551'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5142809640302010551'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/taraf-ahmet-altan-agos-ve-hrant-dink.html' title='Taraf, Ahmet Altan, Agos ve Hrant Dink'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTv8pL1sYeI/AAAAAAAAAJ0/ZWcNPyyHL3Y/s72-c/SAM_0242.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-3965245100868181175</id><published>2011-01-21T10:35:00.002+02:00</published><updated>2011-01-21T10:38:21.050+02:00</updated><title type='text'>AK Parti ve Taraf’ı neler bekliyor</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTlF9LdaS2I/AAAAAAAAAJs/GogNgtXpbf4/s1600/taraf.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 239px; height: 211px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTlF9LdaS2I/AAAAAAAAAJs/GogNgtXpbf4/s320/taraf.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5564555731943443298" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;AK Parti’nin önce “hükümet”, ama özellikle 27 Nisan muhtırası gibi vesayetle karşılaşmalarından sonra yavaş yavaş “iktidar” olmasıyla birlikte üzerimizde en çok hissettiğimiz yük, etkili ve özgürlükçü bir muhalefetin eksikliği oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulusalcı, vesayetçi ve kemalist odak “muhalefet” görevini hâlâ yürütebiliyorken, AK Parti için negatif otokontrol motivasyonu sağlıyordu. Kendisine yönelmiş meşruiyet, darbe ve suikast tehditlerine karşı hem AB, hem de demokratların yarattığı yüksek sinerjiye ihtiyaç hissediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlükçü demokratlar, ulusalcıların halkı korkutmak amacıyla sıkça başvurdukları “AKP’nin gizli ajandası var, şeriatı getirecekler” iddiasını ilkesel olarak reddediyorlardı; çünkü bu en basitinden bir insan hakları ihlali ve yargısız infazdı, kanıt yoktu, bilakis 28 Şubat rezilliği vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun yerine bizler, AK Parti’nin doğru işlerini desteklemek, yanlış işlerini de doğal olarak eleştirmek üzerine hep kendi işimizle meşgul olduk. Yandaş suçlamaları umurumuzda olmadı; gerektiğinde “Paşasının Başbakanı” manşeti attık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalizm görünümlü İttihatçılığı reddeden laik demokratların Türkiye’de olmasını arzuladığı şey ile, AK Parti’nin varmak istediği menzil, tabiatıyla birbirinden farklı olabilirdi. Değişim koalisyonu, illa ki bir noktada –ki o nokta Ergenekon devletinin sona ermesidir- ayrışacak, sorunlar daha spesifik, daha minör hallere dönüştüğünde, yani normalleşme sağlandığında, AK Parti de her siyasi parti gibi vaat ettikleriyle sınırlı belirli bir toplumsal kesime yönelecekti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba şu günlerde yaşadığımız çatlama, bu saydıklarımın gerçekleşmesinden ötürü mü yaşanıyor? Yani herşey olmuş bitmiş de, herkes kendi yoluna fikri ve vicdanı hür biçimde mi devam ediyor? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben diyorum ki, eğer Erdoğan böylesi bir okumayla kalıcı bir siyaset farklılaşmasına gidiyorsa hayati bir timing hatası yapıyor demektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir: Ergenekon devleti ve vesayete öldürücü darbe henüz vurulmamıştır. Ağır darbe almıştır, lakin can vermemiştir. Devlet geleneğine ruhunu üflemiş, en az 150 yıllık bir derin devlet yapılanmasından bahsediyoruz. O iş o kadar kolay değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haliyle hiçbir şey henüz geri alınamaz değildir. AK Parti bununla henüz hesaplaşmadı. Sayıştay Kanunu'nda, Dink davasının pespayeliğinde, bir tek faili meçhulün müsebbibini ortaya çıkaramamasında, Ergenekon davasının tavsamasında bunu görüyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki: AK Parti, zannederim siyaset bilimine benim kattığım geçici bir “Kullan at milliyetçiliği” yapmıyor da, kalıcı bir değişim geçiriyorsa statüko ile uzlaşması yetmez, kendisinden bu geçen sekiz yılın hesabı dirhemine kadar ilk fırsatta sorulacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç: AK Parti’nin Müslüman tabanı yekpare değildir. “Kullan at milliyetçiliği”yle etkileyebileceği bir taban sözkonusuyken, milliyetçilikle hesabını görmüş geniş bir demokrat Müslüman tabana da sahiptir. Ve bu taban gün geçtikçe genişlemektedir. Vesayetle barışan bir AK Parti ilk önce demokrat, özgürlükçü bu tabanı kaybeder. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dört: AK Parti eğer bu şekilde devam ederse CHP gibi, hızlıca kendi seçmeninin oylarını gasp eden bir vesayet partisine dönüşür. CHP nasıl şeriat korkusuyla kendi yüzde yirmisinin oylarını siyaset yapmadan gasp ediyorsa, AK Parti de alternatifi olmadığı için bir süre gönülsüzce verilen oyları toplar tabandan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Helal değil, zorlama oy alır, ilk fırsatta da tarihin çöplüğüne atılır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin bence Erdoğan “Kullan at milliyetçiliği” yapıyor. MHP’den bu kadar çekmişken referandum sonuçlarına güvenerek MHP’yi barajdan yuvarlayıp 50-70 vekil daha kazanma, kılçıksız bir mecliste Anayasa ve açılımları kotarma, olursa da Çankaya’ya çıkma hesabı peşinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin şahsi ve siyasi hesapları çorba yaptığından şirazeyi kaçırmış durumda. Gaza basıp freni unutunca, geri dönülemez bir noktanın eşiğine gelip, seçmenlerini bile şaşırtıyor, korkutuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence Erdoğan Ahmet Altan’a ve Taraf’a dava açmakla büyük bir hata yaptı. Taraf için herhangi bir dava olan bu adımın bizi aşan bir etkisi olacak çünkü. Dün arayan bir okuyucu tazminata karar verilirse bunun bir kısmını ödemek istediğini söyledi. Tornacıymış. Bana bir de bozuk attı. “Kendiniz için küçük gazete tabiri kullanıyorsunuz bazen, siz büyük bir gazetesiniz. Bunu yapmaktan vazgeçin. Biz sonuna kadar arkanızdayız.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben AK Parti tabanının Erdoğan’ın bu tahammülsüzlüğünden büyük rahatsızlık duyduğunu biliyorum. Bu dalga dalga büyüyecek. Biz Doğan medyası değiliz, kimse bizi korkutamaz, susturamaz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki Taraf, bütün siyasiler ve işgörenler için fırtınalı denizde bir deniz feneri gibidir. Daha iyisini yapan çıksın sözümü geri alırım. Gerçekten bağımsız olan, doğru bildiğini yazan bir gazete olarak siyasetin kayalıklara çarpmasını önler, doğru yönü bulmasını sağlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı Rasim Ozan Kütahyalı’nın dünkü yazısında denediği ve benim hiç ama hiç hazzetmediğim türden bir uzlaşma çağrısı değil. Erdoğan partisini düşünüyorsa, kendi iyiliği için doğru noktaya gelmeli; bunun Taraf’la, Ahmet Altan’la bir alakası yok. Yapay Erdoğan ve Altan analojilerine gerek yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mamafih Erdoğan kavga istiyorsa da... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hodri meydan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 21.01.2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-3965245100868181175?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/3965245100868181175/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=3965245100868181175' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/3965245100868181175'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/3965245100868181175'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/ak-parti-ve-taraf-neler-bekliyor.html' title='AK Parti ve Taraf’ı neler bekliyor'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTlF9LdaS2I/AAAAAAAAAJs/GogNgtXpbf4/s72-c/taraf.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-7149257482653633551</id><published>2011-01-17T14:04:00.003+02:00</published><updated>2011-01-17T18:50:26.437+02:00</updated><title type='text'>Dink davası yeteri kadar ucube değil mi Sayın Erdoğan</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTRzRfcBv6I/AAAAAAAAAJk/Bp2ql1sixME/s1600/veli%252Bk%25C3%25BC%25C3%25A7%25C3%25BC...jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 257px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTRzRfcBv6I/AAAAAAAAAJk/Bp2ql1sixME/s320/veli%252Bk%25C3%25BC%25C3%25A7%25C3%25BC...jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5563198184043429794" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dört yıl oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Ocak 2007.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O uğursuz cuma günü saat üçte o uğursuz haberi aldığımda “Zaman durdu, hayat bitti” diye inlemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir solukta Agos’un önünde bulduğumda kendimi, çocukluğumun geçtiği, doğduğum ve büyüdüğüm Osmanbey’i, o kaldırımı tanıyamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya kirlenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkem kirlenmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pek çok vesileyle tekrarladım; Dink cinayeti Türkiye Cumhuriyeti’nin Abdülhamid ve İttihatçı katillerden devraldığı derin devlet mekanizmasını en tepeden gören bir suikasttır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nedenle de çözülemezdir; çünkü çözülmüştür!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dink cinayet çözülürse, derin devlet çözülür, ondandır. Türkiye’de rejim değişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ondandır, devlet kurum ve yetkililerinin Dink cinayetini bu kadar karanlıkta bırakmak istemeleri; çünkü herşey ortadadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink’in avukatı Fethiye Çetin’in cinayetin işlenmesinden itibaren geçen dört yılı özetlediği raporunu okumanızı tavsiye ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduğunuzda göreceksiniz ki, gerçekten de aslında cinayet çözülmüş. En acemi mahkeme, en acemi savcı ve hâkim bile bunca kanıt ve bilgiden sonra bu cinayeti en derin noktasına kadar aydınlatır ve adaleti sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinayet daha işlenmeden zaten biliniyordu, işlendikten sonra çözülmemesi mümkün değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedim Şener’in ‘Kırmızı Cuma: Dink’in Kalemini Kim Kırdı’ kitabında geçenlerde Agos’la aynı gün bizde çıkan haberin tek başına kendisi bile kâfidir. Emniyet ve TEM’in Dink mahkemesine gönderdiği iki ayrı cevabi yazıdaki iddianın aksine, Dink’in öldürüleceği bilgisi ta 2004 yılında İstanbul Emniyeti’ne ulaşmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul Emniyeti tarafından Bakırköy ve Şişli Emniyeti ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne gönderilen belgede Dink’in hayatının tehlikede olduğu, Agos ve evinin çevresinde güvenliğin mutlaka sağlanması gerektiği söylenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim 2006 yılına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakel Dink’in talebi üzerine Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla kurulan Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun hazırladığı raporda çok önemli bir ‘ayrıntı’ ortaya çıkıyor. Trabzon Emniyeti’nin 17 Şubat 2006 günü İstanbul İstihbarat Şubesi ve Ankara İstihbarat Daire Başkanlığı’na aynı anda gönderdiği belgede “Yasin Hayal’in Hrant Dink’e yönelik ses getirici bir eylem yapacağı” şeklinde bir ifade geçiyorken, Teftiş Kurulu’na konuşan Erhan Tuncel şöyle diyor: “Ben, öyle İstanbul’a gönderilen ihbar şeklinde bilgi vermedim. Ben ‘Yasin gidip Agos’un önünde Hrant Dink’in kafasına sıkacak’ dedim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk hali dahi polisi, savcıları harekete geçirmeye kâfiyken, hangi karanlık el Tuncel’in ifadesini kırpar ve ne için yapar bunu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı rezalet Trabzon Jandarma İstihbaratı için de geçerlidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dink’in öldürüleceğini Pelitli’de mahallenin çocukları bile bilirken, Yasin Hayal’in eniştesi Coşkun İğci Jandarma elemanlarına Hayal’in harekete geçtiğini ve Dink’i vuracak silahı satın alması için kendisine para verdiğini söylerken aynı karanlık el uzanır ve bu bilgileri de gizler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cinayet gerçekleşince de sahte ifade tutanakları düzenlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trabzon’daki bu davayı bile birleştirmedi İstanbul’daki mahkeme, ya buna ne buyrulur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya cinayetin hemen işlendiği köşede yer alan, hem caddeyi, hem de kaçış güzergâhı Şafak Sokak’ı lebiderya gören Akbank kameralarındaki görüntüleri kim silmiş, silebilmiştir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davanın son faslına geldiğimiz bu süreçte, elde üç tetikçinin kalması için sağlanan bu lojistik destek ne manaya gelir? Tek bir devlet görevlisi hâkim önüne çıkarılamamış, idare mahkemelerinden örülen duvar bir türlü yıkılamamıştır, neden?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü Hrant Dink imeceyle öldürülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öldürülmesine onay verilmiş ve kimse sesini çıkarma gereği görmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi de Türkiye ne halt edeceğini bilmediğinden, AİHM’deki mahkûmiyetle yetinmemiz istenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan Erdoğan’a seslenmek istiyorum şimdi, Sayın Arınç’a, Davutoğlu’na da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinize siniyor mu Dink cinayetini işleyen, örtbas eden bir devleti bu haliyle yönetmek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dava, hiç olmazsa Kars’taki heykel kadar “ucube” görünmüyor mu gözünüze?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vicdan estetiğine sahip olmak için Güzel Vicdanlar Fakültesi diploması mı gerekiyor yoksa?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani kefeninizle çıkmıştınız bu yola?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yargının yerine geçin” demiyorum, geçen seferki cevabı vermeyin yine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant’ı korumayan, ölmesine izin veren, yardım ve yataklık eden, adaletle alay eden bir ucubelikte, vicdanlı ve yetkili kişiler olarak size sesleniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink spor olsun diye öldürülmedi, asıl hedef sizin iktidarınızdı, darbeydi, AB üyeliğiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant sizin döneminizde, sizin tayin ettiğiniz yetkililer görevdeyken öldürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dink cinayetinin çözecek siyasi iradeyi ortaya koymak sizin boyun, namus ve iman borcunuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Ocak’taki anmada saat 15:00’te Hrant’ın düştüğü yerde maalesef sizinle olamayacağım. Aynı anmanın Bodrum ayağında bir konuşma yapmak üzere çağrıldım ve Hrant sevgisinin tüm Türkiye’ye yayılması için bu özel günde orada olmayı istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama siz tüm gücünüzle, çokluğunuzla, ilk günkü adalet arzunuz ve inatçılığınızla her neredeyseniz en yakın anmada boş kalacak yerinizi doldurun lütfen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant için, adalet için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 17.01.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-7149257482653633551?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/7149257482653633551/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=7149257482653633551' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7149257482653633551'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7149257482653633551'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/dink-davas-yeteri-kadar-ucube-degil-mi.html' title='Dink davası yeteri kadar ucube değil mi Sayın Erdoğan'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTRzRfcBv6I/AAAAAAAAAJk/Bp2ql1sixME/s72-c/veli%252Bk%25C3%25BC%25C3%25A7%25C3%25BC...jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-6624902715111278419</id><published>2011-01-16T14:01:00.002+02:00</published><updated>2011-01-16T14:04:48.461+02:00</updated><title type='text'>O günler geçti...</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTLe1cEKDwI/AAAAAAAAAJU/6UJlP60lBMs/s1600/pabuc.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 214px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTLe1cEKDwI/AAAAAAAAAJU/6UJlP60lBMs/s320/pabuc.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5562753499404046082" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Babamın kendisinden oldukça büyük bir kuzeni vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adı Ohannes’ti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu Ermeni gibi adını Kutsal Kitap’tan almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;12 Şakirt’ten biri olan Yuhanna’dan, gâvurcası John olandan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekiz çocuğunu bin bir meşakkatle büyütmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kısmı dünyaya saçılmış, bir kısmı ise yakınındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsini çok sever, Allahın her günü onların adını anardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanki o sekiz çocuk tek bir çocukmuş gibi, sanki tek bir çocuğu severmiş gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsini aynı ayrıntılı özenle hatırlar, bilir ve severdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamın Yenişehir Dolapdere’deki dükkânına sık sık gelir, benimle rastlaştığında öper koklar, sıkı sıkı kucaklardı. Sevgisi o kadar gerçek ve samimiydi ki, elimle tutabilecek kadar katılaşırdı bazen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimle tutardım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorsunuz, çocuk dediğiniz garip mahlûk sevgiyle yaşar, sevgiyle büyür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yiyeceğin, mamanın katısını öğütemez ama, sevginin en katısını, en hacimlisini bir lokmada kalbe indirir, hiç doymaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl doysun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soğuk ve yabancı dünyaya düşen garibimin korkusunu, üşümesini, yürek çarpıntısını giderecek tek müsekkin, ana babasının, çevresinin “Korkma yanındayız, seni hiç bırakmayacağız, sen çok değerlisin, biriciksin bizim için” diye tercüme olan sevgisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Allah en değerli şeyi, sonsuz ve meccanen vermiş bize: Sevgi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle, çocuğu iyi yetiştirmek için gerekli olanın önce kolej parası olduğunu düşünsek de, ııh öyle değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer yoksul bir aile, sevgide de yoksul değilse, çocuğunu çok sağlıklı ve kendine güvenli yetiştirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence bu büyük bir imkândır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mazereti ise yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ohannes Amca, bir kılıçartığı idi. Yani 1915’ten sonraki ilk nesil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamlar ise bir sonraki nesle aittiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğduğum, büyüdüğüm ve okuduğum tüm çevrede bu ikinci neslin evlatları ile birlikte oldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, biraz daha etrafıma bakınca, Müslümanların, Türklerin, Kürtlerin de aynı nesillerde, aynı aile karakterini taşıdığını gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye aslında kılıçartığı bir neslin üzerinde yükseliyordu. Balkan, Kafkas soykırımlarından kaçan yüzbinlerce göçmen Osmanlı’ya sığınmıştı. Yeni kurulan Türkiye’yi –Türkleşmek koşuluyla- vatan seçmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten çareleri de yoktu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalsalar öleceklerdi. Anne babaları gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatım boyunca bu sorunun cevabını aradım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden bu ülkede insanlar bir türlü büyümüyorlardı ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niye bu kadar öfkeliydiler, neden bu kadar şiddete temayüllüydüler?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden çocuklara bu kadar hoyratça davranılıyordu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya yokmuş gibi görünmez, ya da varolunca ehemmiyetsiz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülke büyümemiş çocukların vatanıydı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim çocukluğumda hiç bisikletim olmadı biliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de ayağıma uygun, içime sinen tek bir kunduram.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sebebi fakirlik değil, anlatınca güleceksiniz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü babam, babasını altı yaşında kaybedip o yaşta çalışmaya başlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altı yaşında bir çocuk nasıl çalışır! Evet, simit ve gaste satmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem ise hem yetim hem de evlatlık verilmişti. O da dört beş yaşında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi de aile nedir bilmiyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anne baba sevgisi nedir hiç tatmamışlardı. Sıcak güvenli bir yuva bilmemişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi niyetle herşeyimizi karşılamaya çalıştılar, ama bazen sekerdi bu çabalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babam bana çok ayakkabı almış, ama numaramı bir türlü tutturamamıştı mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep ayağımı sıkan, ya da iki numara büyük ayakkabılar giydim ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eve üç kez bisiklet geldi. Üçü de bizim dükkâna geri gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dokuz yaşımdayken babam eve boyum kadar bir yarış bisikleti getirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyüyünce de kullansın diye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annem “Altında kalır ezilir Aram, götür şunu allasen” dedi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üç kez farklı ‘boyutlarda’ tekrarlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence bu hikâye Türkiye’yi anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz yetimler, öksüzler, kırımlar ülkesiyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek bir aile nedir bilmediğimiz için, halk da olamamışız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgisiz, içinde hırçın çocuklar barındıran, büyüyen bedenler olmuşuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep sevgiyi, değer ve ilgi görmeyi bekleyen hırçın çocuklar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korktuğunda kaba kuvvete yönelen, kaçan, yüzleşemeyen...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama müjdeli bir haber vereyim size:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O GÜNLER GEÇTİ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün, Müslümanlardan, Türklerden, devletten, polisten, askerden, sarı matbu zarflardan, takım elbiseli devletlûlardan hiç hazzetmezdim ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraf ediyorum, bu böyleydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi benim için yabancı ve tehlikeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama gün geldi, kovuğumdan başımı çıkardım ve gördüm ki...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz insanız yahu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz aynı dertlerden mustaribiz. Hepimiz hastayız...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafamdan sonra, bedenimi ve ruhumu da oyuğumdan çıkarttığımda, bir de ne göreyim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırtına geçmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O GÜNLER GEÇMİŞ...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi büyümeye, iyileşmeye, iyileşmek için sevmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi üzerimden yazmam, en iyi kendimi bildiğimdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilirim ki, insan ancak kendiyle yüzleşince dünyayı daha doğru anlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepinize karşı içimde coşkun bir sevgi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslüman’ı, Türk’ü, Çerkes’i, polisi, askeri, ülkücüyü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok ama çok seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimizin altına kalınca bir çizgi çektim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altına İNSAN yazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm kusur ve mucizeleriyle İNSAN.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı okuyan herkesten tek bir ricam var yalnız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok ama çok önemli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne olur, siz siz olun, çocuklarınızın ayağına tam oturan ayakkabılar alın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herşey orada başlıyor çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 16.01.2010&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-6624902715111278419?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/6624902715111278419/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=6624902715111278419' title='3 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6624902715111278419'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6624902715111278419'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/o-gunler-gecti.html' title='O günler geçti...'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TTLe1cEKDwI/AAAAAAAAAJU/6UJlP60lBMs/s72-c/pabuc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-2161889285820641493</id><published>2011-01-13T12:35:00.001+02:00</published><updated>2011-01-13T12:40:30.662+02:00</updated><title type='text'>AK Parti’nin ‘Kullan at’ milliyetçiliği</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TS7Wk9DVZ0I/AAAAAAAAAJM/9Tohdxfgv4A/s1600/ucube.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 232px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TS7Wk9DVZ0I/AAAAAAAAAJM/9Tohdxfgv4A/s320/ucube.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561618520201324354" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Önceki gün bir arkadaşım, şu “ucube” heykel tartışması ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun&lt;br /&gt;“Gerekirse Sarıkamış’ta olduğu gibi 90 bin şehit için daha ant içtik” sözlerine çok kızmış olmalı ki, “Seçime&lt;br /&gt;daha altı ay var. Bu altı ay böyle çok pespaye geçecek, nefret ediyorum bu durumdan” dedi.&lt;br /&gt;Acı acı güldüm...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Altan dün, AKP’nin MHP ile milliyetçilik yarışına girdiğini, bunu daha evvel Anavatan Partisi’nin de yaptığını ama şimdi o partinin tarih olduğunu yazıyordu. Yazı şöyle uyarıyordu Ak Parti’yi: “Dikkat, siz de bitme yoluna girdiniz. Ama halk doksan bin gencini öldürtmeyecek bir siyasi parti çıkarır içinden.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, AK Parti geçmişe dair bunca tecrübe ve referandum sonuçlarındaki net mesaja rağmen neden böyle “tehlikeli” bir oyun oynuyor?&lt;br /&gt;Sadece oy hesabı yüzünden mi?&lt;br /&gt;Bazı fikirlerim var doğrusu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncellikle hem şu ucube heykel işine, hem de gerekirse 90 bin şehit daha vermeye ant içtik sözlerine hem çok şaşırdığımı, hem de çok üzüldüğümü belirtmeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaşırıyorum; çünkü 1914’te ülkeyi emperyalist bir savaşa sokan, ülkenin öz varlığını tehlikeye atarak yüz binlerce vatan evladının daha ölmesine yol açan, Sarıkamış’ta 90 bin genci Yemen’den yazlık elbiselerle getirip donduran, savaş kötü gitmeye başladığında ise itiraz eden düzinelerce gencini önce kurşuna dizdiren, mermi kalmayınca da ağaçlara astıran bu zihniyet, bugünkü Ergenekon’un atası, İttihatçı kafası değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trakya ve 6-7 Eylül olaylarını, Dersim soykırımını, 60, 71, 80, 97 darbelerini, Kürt faili meçhullerini ve nihayet AK Parti’ye yönelik darbe planlarını, ona bağlı Hrant Dink ve Malatya katliamlarını, bu gelenek yapmadı mı? Komşularla sıfır sorun paradigmasını kuran, Ermeni açılımını yapan Davutoğlu kalibresindeki bir kişi, partisi ve tabanını, yani Müslüman halkı düşman, hakir ve üçüncü sınıf sayan çok tehlikeli bir yapıya nasıl böyle kolayca iltifat eder?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorsunuz, Enver, Sarıkamış’ta doksan bin genci öldürttükten sonra, kuyruğunu kıstırıp doğru İstanbul’a koştu. Kendi yayın organı Tanin dışında bütün gazeteleri kapattırdı. Doksan bin gencin yolunu gözleyen anne ve babaların, gelinlerin, çocukların durumunu bir düşünsenize!&lt;br /&gt;Türkiye, üzerinden neredeyse bir asır geçmiş bir tarihî hadisesiyle bile yüzleşemiyorsa, koskoca Harem kurumunu yetimhane yurdu boyutunda görmek istiyor, dizilere savaş açıyorsa, biz yeni kurulan dünyanın nasıl kurucusu olacağız?&lt;br /&gt;Kaldı ki, eğer Enver o gün Divan-ı Harbe verilse idi, muhtemelen 1915 Ermeni kırımı da yaşanmayacaktı.&lt;br /&gt;Aynı sansür bugün de ısrarla uygulanıyor, ne garip...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimizi döktükten sonra baştaki soruya gelip, siyaseti soğukkanlılıkla anlamaya çalışalım.&lt;br /&gt;AK Parti sadece oy hesabıyla mı MHP ile yarışa girdi?&lt;br /&gt;Evet, büyük oranda öyle.&lt;br /&gt;Bu, Ak Parti için sonun başlangıcı mı?&lt;br /&gt;Diretirlerse, uzun vadede belki, ama kısa vadede hayır.&lt;br /&gt;Hayır, yukarıda anlattıklarımla çelişmiyorum.&lt;br /&gt;AK Parti, MHP’nin yüzdenin biri oranlarında baraj mücadelesi verdiğini biliyor. MHP’den kotaracağı düzinelerce vekilin hesabını yapıyor. Yeni anayasanın yapılacağı, muhtemelen kurucu sıfatı taşıyacak Meclis’te mutlak hâkim olmak istiyor. Haziranda bitecek bir PKK ateşkesi var. Seçime kadar kazasız belasız gelmeyi, yeni Meclis’teki gücüne dayanarak anayasa, Kürt açılımı ve diğer reformlara hızla girişmek istiyor.&lt;br /&gt;Etik değerler kenara koyarsanız, MHP’yi bastırmaya yönelik milliyetçi söylemin bir nedeni bu. &lt;br /&gt;Ahmet Altan’ın dediği gibi, bu ANAP’ın sonunu getirmişti.&lt;br /&gt;Ancak Erdoğan ve kurmaylarının bu tehlikenin farkında olduklarını, bu milliyetçi söylemin kısmen “kullan at”&lt;br /&gt;mantığına dayandığını düşünüyorum.&lt;br /&gt;Bu popülist siyaseti bilerek ve kontrollü olarak kullanıyor Erdoğan.&lt;br /&gt;Her çıkışı –çoğunun düşündüğünün aksine- sonuçlarını, yani getirisini ve götürüsünü hesaplayarak yapıyor.&lt;br /&gt;Evet, hesap oy ise, bence MHP tabanını şiddetle etkiliyor da.&lt;br /&gt;Haziran sonrası bunun değişeceğine emin olabilirsiniz.&lt;br /&gt;Kızmak hakkınız olsa da...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir unsur daha var, o da kimyasal...&lt;br /&gt;Referandum sonuçlarının yüzde 58 olması, bu yüzdeyi ima eden toplumsal kesimlerin tamamen özgürleşmiş,&lt;br /&gt;liberal değerlere bağlı, geçmişiyle yüzleşmiş, milliyetçilikle hesabını görmüş bir kimyayı paylaştıklarını öngörüyoruz; özellikle biz demokrat-özgürlükçü çevreler...&lt;br /&gt;Bu tam böyle değil henüz...&lt;br /&gt;Ak Parti bunu bizden daha iyi biliyor...&lt;br /&gt;Bu anlamda halka güvenmiyor. O yüzden akla değil, duygulara sesleniyor.&lt;br /&gt;Kaldı ki, Ak Parti’nin kendisi de bu kimyadan mustarip.&lt;br /&gt;Kopma değil, gücü yeterse devralma, yetmezse uzlaşma politikası izliyor.&lt;br /&gt;O yüzden, istediğiniz kadar kızın, bir siyasi partinin istiap haddini, sınırlarını iyi bilmek durumundayız.&lt;br /&gt;Ak Parti’nin tek gücü var: Halkın oyu...&lt;br /&gt;Üstelik, geçenlerde dediğim gibi, CHP’ye veya CHP-MHP koalisyonuna bir artı koltuk yeter iktidar olmaları için.&lt;br /&gt;Çünkü onların açığını vesayet tahkim ediyor.&lt;br /&gt;Ama Ak Parti için tek ölçü en yakın rakibine iki kat oy farkı atmaktır. Çünkü Ak Parti, meşruiyetini halktan alan siyasi bir partidir.&lt;br /&gt;Yani AK Parti aslında “tehlikeli” değil, “kazançlı” bir oyun oynuyor. Kendisini iktidardan edecek olanın bir avuç demokratın samimi kızgınlığının olmadığını bildiği için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 13.01.2011&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-2161889285820641493?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/2161889285820641493/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=2161889285820641493' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2161889285820641493'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2161889285820641493'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/ak-partinin-kullan-at-milliyetciligi.html' title='AK Parti’nin ‘Kullan at’ milliyetçiliği'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TS7Wk9DVZ0I/AAAAAAAAAJM/9Tohdxfgv4A/s72-c/ucube.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-4568856879854201738</id><published>2011-01-10T12:03:00.004+02:00</published><updated>2011-01-10T12:13:13.058+02:00</updated><title type='text'>Öldürmek ne zaman meşrudur</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSrbrzIIxMI/AAAAAAAAAJE/Vzen-bBtCzo/s1600/army.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 213px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSrbrzIIxMI/AAAAAAAAAJE/Vzen-bBtCzo/s320/army.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560498235447493826" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçen gün epeydir seyretmek istediğim 2009 yılı yapımı Robert Guediguian’ın çektiği The Army of Crime (Suç Ordusu) filmini seyrettim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film, tüm ailesini 1915’te yitirip uzun bir yolculuk sonrası yerleştiği Fransa’da yeni bir yaşam kuran Adıyamanlı Ermeni şair Misak Manuşyan’ın Nazilere karşı direnişini anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Suç Ordusu”, Vichy hükümetinin bu partizanlara taktığı isim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örgüt, Ermeni, Yahudi, Çek, Hırvat ve Macarlardan oluşan bir göçmenler bölüğüdür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu göçmen partizanlar Nazi ve işbirlikçilerini bombalar, öldürür, önemli general ve siyasilere suikast düzenlerler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nihayetinde gestaponun eline geçen 22 adam ve bir kadın 1944’te kurşuna dizilerek idam edilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Misak Manuşyan’ın karısı Meline’ye yazdığı veda mektubu, “Sevgili Melineciğim, bir tanecik yetimim” diye başlar, “çekmecemde 15.000 frank var. Onu al ve borçlarımı öde. Canigt (Birtanen)” ile biter. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonradan Manuşyan’a Légion d’Honour nişanı verilir. Paris, Marsilya ve Yerevan’da adına sokaklar vardır. Aragon’un 23’ler için yazdığı “Kırmızı Afiş” şiirinde “Gelip geçene korku versin diyeydi/ Telaffuzu zor isimleriniz” diye bir dize bulunur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa’da doğmamış ama orada ölmüş olanlar... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suç Ordusu’nu seyrederken hatırıma Der Baader Meinhoff Kompleks filmi geldi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Andreas Baader, Ulrike Meinhof ve Gudrun Ensslin’in başını çektiği RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) da emperyalizme karşı olduğu iddia edilen epey sükseli eylemler yapmıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sefer örgüt milletin bağrından çıkmış “beyaz” Almanlar tarafından kurulmuştu. Epey gündemde kaldılar, epey panik yarattılar ve evet, epey insan öldürdüler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de benim gençken hayranı olduğum Action Directe (AD), “Doğrudan Eylem” örgütü vardı, yaşı yetenler hatırlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce NATO ve ABD hedeflerine insan kaybı yaşanmayan yıkıcı bombalama eylemleri yapıyorlardı. Jean-Marc Rouillian ile Nathalie Menigon öncülüğünde 1970’lerde kurulan AD’nin 25-30 civarında kurucu kadrosu vardı ve Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) ile yayımladıkları ortak bildiride NATO’ya karşı birleştiklerini duyurmuşlardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar da daha sonra kan dökmeye karar verdiler. Örgüt şahinlerin eline geçti. Sonra yakalandılar. Örgütün üç üyesi 24 yıldır içerde ve serbest bırakılmaları için binlerce kişi imza topluyor onlar için hâlâ... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsana heyecan veren hikâyeler bunlar. Adalet için, zalime karşı ölümü göze almak. Ölmek, öldürmek. Şerre karşı savaşmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bazılarını kızdıracak soruya geliyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar gerçekte birer kahraman mı, yoksa birer katil mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suç Ordusu filminin bir yerinde, Manuşyan ve arkadaşları SS’lerin de eğlendiği bir müzikholü bombalamaya giderler. Eylemi üstlenen partizan salona girer, ama bir süre sonra çıkar. Arkadaşlarının yanına gelir. “İçerde bir sürü genç kız, kadın var. Yapamadım” der. Kızarlar ona, bir arkadaşı hırsla bombayı alır, pimi çeker salona dalar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra o da çıkar salondan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pimi çekilmiş bomba elindedir. İçerdeki topluluğu görünce o da patlatamamıştır bombayı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manuşyan’ın evine gider, Meline’nin sağlam tığını pime takar, kendileri de ölmekten kurtulurlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan öldürmek çoğu durumda cinayettir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manuşyanların yapamadıkları bu eylemle gerçekleştirdikleri arasında ne fark vardır? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç saniyelik bir tereddüt mü sadece? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümü kimin hak ettiğini bilen o mazlum kibir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pakistan ordusuna mensup esir düşmüş askerin palayla kafasını kesen 16 yaşındaki Taliban ile filmlerini hayranlıkla seyrettiğimiz o kahramanlar sadece öldürme eyleminin estetiği ile ayrılmıyor mu birbirinden? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bence Manuşyan, Baader, Meinhof ve diğerleri de, evet katil sınıfına giriyorlar maalesef. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Onlar katildir” saptamasını sadece bir insanın canını almak eylemine dayanarak yapmıyorum şüphesiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen savaşmanın son seçenek olduğu durumlar vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazilerin Avrupa’yı işgali gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşru müdafaanın zorunlu olduğu haller gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Manuşyan da o savaş şartlarında adam öldürüyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama eylemleri amaçsızlığa ve yenilgiye yönelikti daha çok. Öfkenin ürünüydü. İntikam duygusu ağır basıyordu. Devasa Nazi gücünü alt edemeyecekleri, bizzat daha azgın hale geleceği, nitekim her bir Nazi’ye karşılık önce 10, sonra 20 direnişçinin öldürüleceğini bile bile eylem yapmak... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı İsrail-Filistin savaşında olduğu gibi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öldürülen her İsrail askerine karşı 10 Filistinli ölmüş bugüne kadar, istatistiklere bakın isterseniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TC-PKK boğazlaşmasında da buna yakın bir oran var, ne tesadüf değil mi? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih boyunca savaşın çözdüğü kalıcı hiçbir barış yok. Ne muktedirler, ne de mazlumlar için... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mazlumların savaşa savaşla karşılık vermesiyle zulüm bitmiyor, sadece acı katlanıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göze göz, dişe dişle asla barış gelmiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yerine en etkin mücadele sivil itaatsizlik, pasif direniş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gandi örneğinde olduğu gibi, öldürmekten vazgeçip, sadece ölmeyi göze alan cesaret karşısında silahlar, hegemon güçler çaresiz kalıyor, hele günümüz enformasyon çağında... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öldüren mazlum hegemonu meşrulaştırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddeti reddetmek ise zalimin zeminini kırıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öcalan bugün sürekli kendini öne sürmek yerine “Şartlar ne olursa olsun hiçbir şart öne sürmeden silahları bırakıyoruz, insan öldürmeyi, ölmek pahasına reddediyoruz” dese, bakın nasıl zor durumda kalıyor savaştan medet umanlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zor bir konu. Ama tarihin ana sorusu bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;Taraf, 10.01.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-4568856879854201738?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/4568856879854201738/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=4568856879854201738' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/4568856879854201738'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/4568856879854201738'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/oldurmek-ne-zaman-mesrudur.html' title='Öldürmek ne zaman meşrudur'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSrbrzIIxMI/AAAAAAAAAJE/Vzen-bBtCzo/s72-c/army.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5884505152323219107</id><published>2011-01-09T15:17:00.001+02:00</published><updated>2011-01-09T22:30:14.008+02:00</updated><title type='text'>Tûba’nın ve hepimizin Hrant’ı</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSoayhr1DnI/AAAAAAAAAIU/IscmeIM76UY/s1600/ADSZ_1%257E1.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 290px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSoayhr1DnI/AAAAAAAAAIU/IscmeIM76UY/s320/ADSZ_1%257E1.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560286145280282226" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı epeydir yazmayı planlıyordum doğrusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tûba Çandar yakın dostum olduğu, Hrant’ı ne kadar çok sevdiğini, onu anarken gözyaşlarına asla hâkim olamadığını bildiğimden değil, hiç hazzetmediğim meslek içi dayanışmadan ise hiç değil... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant’ın yaşam öyküsünü yazmaya cesaret etmesindendi bu borçluluk hissi, öncellikle... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm Türkiye bir olup, ama tetiği çekerek, ama yardım ve yataklık ederek, ama göz yumarak, ama sahip çıkmayarak, ama üstünü örterek, devlet ve millet eliyle yok ettiğimiz çok yakın bir dostun yaşam delillerini ardı ardına dizmek, açıkçası her babayiğidin göğüsleyebileceği bir meşakkat değildi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam üç yıl bu yakıcı hikâyenin tamamıyla hemhal olmak, bir arkeolog gibi, zaten hayranı olduğumuz, elimizden uçup gidiveren bir güvercinle yaşamak, onu daha iyi tanımak, sonra onu daha da tanımak ve daha da hayran olmak, hatta bir ara onun hâlâ yaşadığını zannedecek kadar onu hatıralarda diriltmek, sonra... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra tekrar ve yine öldüğünü hatırlamak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her satırda Tûba’ya eşlik eden bir kaldırım fonunun yakıcılığına tahammül etmek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu sevgiyle yapmak... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tûba’nın yaptığı, İstinye’de ısmarlanmış bir sarıkanat ve ona eşlik eden rakının hatırasının hiçbir kurşun tarafından yok edilemeyeceğini tüm dünyaya haykırma isteğiydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de yazarım, bilirim o duyguyu... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anam saydığım Rakel diyor ki kitabın önsözünde “Eşimin katledilmesinden kısa bir süre sonraydı. Tûba’nın gelip gözleri dolu dolu, çekine çekine, kırmaktan korkarcasına bana seslenişi: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Rakelcim, Hrant’ın biyografisini yazmak istiyorum. Eğer kabul ederseniz, tüm içtenliğimle, yüreğimi ortaya koyarak anlatacağım onu. Bunun için geldim. Kabul eder misiniz beni?’ &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onun içtenliğine inanmam doğruydu. Tanrı bu görevi ona vermişti. Buna inandım ve destek olmaya çalıştım. Onu için dua ettim.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten dualı bir kitap yazmış Tûba... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant gibi bir adamın nasıl yetişebildiğini, nasıl vücuda ve ruha geldiğini, bu kitabı okurken daha iyi anladım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü Hrant, ölümünden çok evvel, ben onu ilk tanır ve ona hayran olurken, benim bir mucize olarak gördüğüm bir varlıktı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu toprakların 1915 ve nicesi ile artık tüm değerlerini yitirdiğini düşünen, Anadolu’yu medeniyetler beşiği değil, bir mazlum halklar mikseri olarak tahayyülüme yerleştirmiş bir genç adamdım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu cennet topraklara cehennem inmişti. Biz o cehennemin kalıntılarında “kılıçartığı” olarak, kafası kesilmiş tavuk gibi debeleniyorduk işte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yassızdık, yaşsızdık, sözsüzdük, yurtsuzduk, çaresizdik... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne Ermenilerden ne de bu ülkeden iyiye dair bir şey çıkabilirdi artık. Ya herşey kötüydü, ya da iyiye dair olanlar aslında sahteydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1915’te Ermeni’ye yapılanı, ondan sonra Alevi’ye ve Kürt’e de yapmıştık. Hadi o günler farklıydı, savaş zamanıydı, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ne zamanıydı? 1990’larda bu ülkenin başbakanının itiraf ettiği 17 bin faili meçhul ne zaman işlenmişti? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant işte bu zehirli algıyı yerle bir etmişti, öncellikle bende. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülke Hrant gibi bir adamı hâlâ içinden çıkarabiliyorsa, tahayyülümdeki cehennemi yeniden sorgulamam lazımdı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1996’da Agos’u kurdular bir avuç cesur Ermeni’yle... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görünür olmayı seçtiler, vatandaş olmayı seçtiler, kalıcı olmayı, yerleşmeyi, mücadele vermeyi seçtiler... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1997’de ben de katıldım kafileye, 2000’de köşe yazarı oldum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant’ı ve Agos’u size nasıl anlatsam? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boğulma tehlikesi atlatmış olanlarınız bilir. Su altında o son âna, hücrelerin oksijeni sonuna kadar tükettiği o âna kadar yüzeye ulaşmaya çalışır, artık tam boğulmak üzereyken, dudaklarınız su yüzeyini yarar ve ölümü tokatlayan o derin nefesi içinize can havliyle çekersiniz... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim ve birçoklarımız için öyleydi Agos... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant ve Rakel, 1915’i ve tüm yüzleşememişliklerimizi bugüne taşıyan nevi şahsına münhasır bir hatıra ve değer kumbarası gibiydiler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nefret ve kinden arınmış, kopmuşlukları birbirine ören, duygu yırtılmalarına merhem süren, ayrı düşmüşleri bir kelime veya jestle birleştiren, onaran, iyileştiren... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rakel’in imanı, Hrant’ın vicdanı, her ikisinin akıl, zekâ ve yürek dolu müşareketi... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyileştiriyorlardı bizi. Sermayesi kendi canlarıydı. Geri adım atmadı Hrant. Rakel yakınlaşan kara bulutları görüp hissederken dahi bir çınar ağacı gibi durdu Çutag’ının yanında, dimdik... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aratat, Baydzar, Hosrof, Yervant, Sera, Lusin, Maral, Zepür, Haycan, Zabel de... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çelik gibi bir aile. Has toprağın iyi pişmiş sağlamlığında... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar babalarını bize en biricik hediye olarak vermekten imtina etmediler. Yüreklerine taş basarak babalarının mezarının bulunduğu memleketlerinde yaşamaya devam ediyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Adalet” onlarla alay ediyor, aşağılıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü yılında ortada AİHM mahkûmiyeti ve imece cinayetin imece aklanması var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün dünyanın önünde ortaklaşa işlenen cinayetin üzerini kapıyor Türkiye... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahkemeleri, valiliği, emniyeti, jandarması, istihbaratı, hükümeti ile... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant çürümüş tarafımızı kendi kanı üzerinden yansıtarak gözümüzü kamaştırıyor hâlâ. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant hâlâ ülkesi için çabalıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Ocak milat olacak demiştim, ilk günden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oldu da. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Ermeni, dirisi ve ölüsüyle, bu ülkeyi sarstı, Pandora’nın Kutu’sunu açtı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Tûba Hrant adını verdiği kitabında tüm bunları anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tûba dostunu anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tûba Hrant’ı anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tûba bir mucizeyi anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eline, yüreğine sağlık sevgili dostum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com &lt;br /&gt;Taraf, 09.01.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5884505152323219107?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5884505152323219107/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5884505152323219107' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5884505152323219107'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5884505152323219107'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/tubann-ve-hepimizin-hrant.html' title='Tûba’nın ve hepimizin Hrant’ı'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSoayhr1DnI/AAAAAAAAAIU/IscmeIM76UY/s72-c/ADSZ_1%257E1.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-7864518646442418248</id><published>2011-01-06T20:05:00.001+02:00</published><updated>2011-01-09T22:32:51.209+02:00</updated><title type='text'>Soykırımcı Noel Baba, can dostlarım Hilâl ve Roni</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSobas0wtNI/AAAAAAAAAIc/zudkccQ-1r8/s1600/noel.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 235px; height: 215px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSobas0wtNI/AAAAAAAAAIc/zudkccQ-1r8/s320/noel.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560286835465303250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bugün Doğu Ortodoksların Noel’i.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani Doğuş Yortusu. Eski takvime göre 6 ocak İsa Mesih’in doğum günü, yani “sıfır” günü olarak Doğu Ortodoks Hıristiyanlarınca idrak ediliyor. Evet, Cübbeli Ahmet Hoca, Hıristiyan ve Musevilerin de cennete layık olabilecekleri fikrine çok kızıyor. Fikirdir, saygı göstermeliyiz. Onun daha çok kızdığı bir Hıristiyan veya Musevi’nin kendi kitabına göre kurtulacağına inanması değil. O bu fikri savunan Müslüman âlim ve müminlere kızıyor. “O zaman” diyor, Müslümanlık ile Ehl-i Kitap arasında bir fark bırakmıyorsunuz. Müslümanlara Ehl-i Kitap yolunu açıyorsunuz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mantıklı gibi duruyor ama son derece geçersiz bir argüman. Hiçbir din, diğerinden cehennem korkusu ile aza çalamaz. Korku tek başına iman bina edemez. Rekabetle misyon yapılmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki tek Allaha inansalar da, her din önce kendi önceliğini savunur, normaldir. Bence bu giderilebilecek, ya da illa ki giderilmesi gereken bir çelişki değil. Kaldı ki, –bugün Irak ve Mısır’da olduğu üzere- tarihte yaşanan din soslu katliamlar bu doktrinsel tartışmadan kaynaklanmadı hiç. Batı bütün kolonyal utanç tarihinde “kiliseyi” zelilce kullandı. Bugün o mirası Amerika üstlenmiş görünüyor. Dünün küffarlara Hıristiyanlığı götürme vaadi ardına gizlenmiş soykırımlar, bugün Amerika’nın –mesela Irak’a- demokrasi götürmesi argümanına bandırılmış durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi aynı zihniyet...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Müslümanlar” da bu konuda onlardan aşağı kalmadı tarih boyunca. Kendimizden bir örnekle yetineyim: 1915’te Anadolu mezbahaya dönerken sözüm ona küffara açılmış Müslümanlık soslu bir gazlama vardı. Cinayet şebekeleri bu din motifli şeytanlıkla harekete geçirildi daha çok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna karşı duran bir sürü Müslüman ellerinden geleni yaptılar, yeterli olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısa bir anekdot: 2 Dünya Savaşı’nda Yahudileri kilisesinde sakladığı için bir rahip gestapo tarafından hapse atılır, işkenceden geçirilir. Bir gün rahip bir arkadaşı ziyaretine gelir. Aralarında şu diyalog geçer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin bu durumuna çok üzülüyorum. Anlamıyorum, neden içerdesin dostum?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Dostum, ben neden içerde olduğumu biliyorum, içim rahat. Ama sen, sen neden dışarıdasın?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimin cennete kimin cehenneme gideceğini bilemem. Bunu bu kesinlikte söyleyenlerin gününde Allah’ın önünde mahcup düşeceklerinden eminim. Ama kim olursak olalım, bize sorulan, vicdanın bize sorduğu daimi bir soru var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen neden dışarıdasın?” Bence tüm dinlerin de inancın da özü bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soru bütün insanlığa soruluyor tarih boyunca. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bosna soykırımı günlerinde çok acı çektim. Aynı tarihlerde Ruanda’da 800 bin Tutsi, hükümetin ucuz olsun diye Çin’den ithal ettiği palalarla doğrandı üç ayda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2008 yılının sonunda Gazze’de Dökme Kurşun saldırısında çoğu kadın ve çocuk 1500 Filistinli öldürüldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan olduğumdan utandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu can yakıcı soruları kendimize, cemaatimize, ait olduğumuz ülkenin sorumlularına sormak ve neden dışarıda olduğumuza özeleştiri yapmak yerine, dün Roni Margulies’in “Noel Baba, Mavi Marmara ve emperyalizm” yazısında yaptığı gibi ucuz maliyetli bir popülizmle de işi kotarabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğrencilerin bir şişme Noel Baba’yı bıçakla delik deşik etmelerini Mavi Marmara’ya bağlayıp, oradan da “etki-tepki” “Emperyalizm ve direniş”e endeksleyebilirsiniz durumu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslümanların bir kısmının da gururunu okşarsınız emin olun. Emperyalizme direnmenin Noel Baba’yı bıçaklama irtifasına düşürülmesi, bunun da ateist bir sosyalistçe ululanması, yeme de yanında yat durumudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herkes kazançlı çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama herkes dışarıdadır hâlâ. Gerçek yüzleşme, sorunlara can yakıcı yakınlaşma gerçekleşmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da hemen Roni’nin karşı köşe mukimi diğer bir can dostum Hilâl Kaplan gibi yapar, sosyolojik-teolojik bir kavram çorbası içinde ifade özgürlüğünü, hadi onu da geçtim yaşama özgürlüğünü efervesan bir tablet gibi eritiverirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunun hoşuna gider, ama dikkat hâlâ içerdesinizdir; güvenli bir koyukta...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Salman Rüşdi, ya da Hilâl Kaplan’ın tabiriyle “insan teki” Müslümanları incitmiş ve üzmüştür. İsa Mesih’in de eşcinselliğinden girip dost hayatı yaşayan ayyaşlığından, sahtekârlığından, aslında hiç varolmamışlığından çıkmışlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, ifade özgürlüğü Batı’nın çifte standardından mustariptir ve geniş bir madun kitlesi yaratmıştır. Bana kalırsa, 1915’in mağduru olduğum halde soykırımı tartışmaya açma, reddetme hakkını da ifade özgürlüğü sınırları içinde görürüm, son yargıyı halkın, tarihin vicdanına bırakırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben hâlâ bir milyon Ermeni’nin 1915’te öldürüldüğünü inkâr eden, bu acıyla dalga geçen bir ülkede yaşıyorum. Ne yapmamı tavsiye edersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açık konuşayım, bir insanın hayatı benim için kendi dinimden de kutsaldır. Tartışmaya açılamayacak kutsal yoktur. Kaldı ki Allah her türlü tartışmadan münezzeh ve ebedidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir insanın hayatta kalma özgürlüğünü savunma sınırından aşağı düşürürseniz, altımızda zemin kalmaz. Milyarlarca kişinin yaşadığı bu dünyada ister Batı’nın, ister başka kesimin zihniyetini dayatmak bizi hep içerde tutar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçerde, hep haklı ve hareketsiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 06.01.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-7864518646442418248?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/7864518646442418248/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=7864518646442418248' title='4 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7864518646442418248'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7864518646442418248'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/soykrmc-noel-baba-can-dostlarm-hilal-ve.html' title='Soykırımcı Noel Baba, can dostlarım Hilâl ve Roni'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSobas0wtNI/AAAAAAAAAIc/zudkccQ-1r8/s72-c/noel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-2794060450588980082</id><published>2011-01-03T12:30:00.001+02:00</published><updated>2011-01-09T22:34:45.649+02:00</updated><title type='text'>Ne mutlu insanım diyene!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSob3s598JI/AAAAAAAAAIk/YyZX7Av8mQE/s1600/2011_Sydney_7.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 240px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSob3s598JI/AAAAAAAAAIk/YyZX7Av8mQE/s320/2011_Sydney_7.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560287333703348370" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yılın ilk günü çıkan Taraf’ta, 2011’i ilk karşılayan ülkelerle ilgili bir haberimiz vardı. Yıldıray Oğur’un bulduğu başlığı “Geçen yıl da ilk onlar girmişti” idi. İçini de ben yazdım: “Yeni yıla 2010’nda olduğu gibi bu sene de ilk olarak Yeni Zelanda ve Avustralya girdi! Her iki ülke daha şimdiden 2012’ye de ilk giren ülke olmak için hazırlıklara başladı!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlemleri de garanti olsun diye Yasemin Çongar ekledi sonradan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalan yok, eğlendik. Tamam espri çok da orijinal değil ama, bunu böyle gergin ve ciddi bir ülkede, bir gazetede yapabiliyor olmak ayrı bir lüks.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin twitter’da haberi ciddiye alıp ortaya mesaj atan, Taraf’ın baltayı taşa vurduğunu, her yeni yıla niçin ilk giren ülkelerin hiç değişmeyeceğini enlem ve boylamları da içine katarak anlatanlar vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medya siteleri ise topa hiç girmemişlerdi. Ya espriyi anlamamış, ya da “Taraf yazıyorsa vardır bir belgesi” diye bize çakmaktan imtina etmişlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haber beni çok eğlendirdi ama, bu “Sense of humour” eksikliği bir o kadar düşündürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazı haşa “Ah nasıl insanlarla aynı havayı soluyoruz” yazısı değil. Ama bu örnek, bize dair önemli bir şey söylüyor, farklı zamanlarda farklı konularda bizim de pek çok kez içine düştüğümüz akıl tutulmalarına dair…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz çok sert bir frenle ulus devlete geçmiş taze bir ülkeyiz.&lt;br /&gt;Bize az zamanda çok işler yaptırılması için de bir bedel ödedik.&lt;br /&gt;Milletçe preslendik, biçime sokulduk ve üretildik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz, en solundan en sağına, en muhafazakarından en ekstremistine kadar birer cumhuriyet mamulüyüz.&lt;br /&gt;Tekrar ediyorum: ÜRETİLDİK…&lt;br /&gt;Bunun için ise, eğitim sistemimiz, en ayırımcı ve insanlık suçları kapsamına girebilecek bir programlamayla en önemli araç olarak kullanıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Milli Eğitim Temel Kanunu’da yer alan “Türk Milli Eğitimi’nin Genel Amaçları” arasında ilk sırada şu ölçüt zikredilir:&lt;br /&gt;“Türk milletinin bütün fertlerini (…) Atatürk inkilap ve ilkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı (…) yurttaşlar olarak yetiştirmek…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve 1933’den beridir Allahın her günü çocuklarımızın akıllarını iğdiş edercesine beyinlerine çaktığımız Andımız…&lt;br /&gt;“Türküm, doğruyum, çalışkanım. İlkem, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun. Ne Mutlu Türküm Diyene!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitede durum değişiyor, bilgiye ulaşmada ve üretmede evrensel standartlara geçiliyor zannetmeyiniz, durum daha da vahim. Alın size YÖK Kanunu’nun 4. Maddesi:&lt;br /&gt;“Öğrencilerini Atatürk İnkilapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı Türk milletinin milli, ahlaki, insani manevi ve kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan, toplum yararını kişisel çıkarının üstünde tutan, aile, ülke ve millet sevgisi ile doluTürkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren (…) vatandaşlar olarak yetiştirmek…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii ki her ideoloji kendi değerler ve anlamlar dünyasını kurar. Kuruluş aşamalarında belki böyle hiçbir vicdan ve bilgi ölçütüne dayanmayan, kerameti kendinden menkul “özcü” bir diskura da sapılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidar kendi halkını kazıklayabilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne de olsa burada kitlelerin aklına değil, duygularına seslenilmektedir. Ama günü gelir, o dönem kapanır ve yeni bir sayfa açılır. Uygar dünyanın 1950’lerde yapmaya başladığı gibi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Türkiye bunu yapmadı, yapmıyor, bizi hasta eden bir sürü akıl dışı safralarla yaşamaya devam ediyoruz hala..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarda örneğini verdiğim üç metin, uygar bir ülkede ağır suç unsuru teşkil eder. Kişiye tapınmacılık, ırkçılık, özcülük, bireyin yerle bir edilmesi ve hakların yerine ödevlerin konduğu bir ibretlik vesika olarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kişiye, yani Atatürk’e referans veren tek Anayasa’ya sahibiz. Yani 1938’de vefat etmiş bir kişinin değer yargıları, niyeti ve aklı ile sınırlanmayı ta baştan kabul ediyoruz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim sistemimiz 1930’lu yılları savunan bir ideolojinin değerler kümesi ile hemhal…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan dünya ile rekabet edebilen, çağdaş, uygar bir ülke ve vatandaşlar çıkarabileceğimizi düşünüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama çıka çıka, okuduğunu anlamayan, espri anlayışı olmayan, her değişime savaş açan, milliyetçi, dışlayıcı, kompleksli, öfkeli bir ruh durumu ile yüzleşiyoruz bu gün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, hem Anayasa’da, hem de eğitim müfredatında birtakım iyileştirmeler yapılıyor. Ama omurgayı hala aynı zihniyet ve değerler bütünü taşıdığı için etkisini sürdürüyor, sürdürecek de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden yepyeni özgürlükçü bir zihniyetle hazırlanmış sivil bir Anayasa ve eğitim müfredatına ihtiyacımız var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olduğunda ne Mustafa Kemal, ne de cumhuriyet değerinden bir şey kaybedecek, bilakis, gerçekçi bir zemine kavuşup suiistimal edilmekten kurtulacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özgürlüğün en önemli belirtisi imzah duygusu ve kendi kendinle dalga geçebilme yeteneğidir. Böyle bir kayıp yaşıyorsanız, bence bunu ciddiye alın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 03.01.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-2794060450588980082?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/2794060450588980082/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=2794060450588980082' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2794060450588980082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2794060450588980082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/ne-mutlu-insanm-diyene.html' title='Ne mutlu insanım diyene!'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSob3s598JI/AAAAAAAAAIk/YyZX7Av8mQE/s72-c/2011_Sydney_7.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-8415986820059675187</id><published>2011-01-02T14:40:00.001+02:00</published><updated>2011-01-09T22:36:42.863+02:00</updated><title type='text'>Yeni hayat</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSocUtnVwLI/AAAAAAAAAIs/yHzIsHq89tc/s1600/inception-2010-wallpaper.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 167px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSocUtnVwLI/AAAAAAAAAIs/yHzIsHq89tc/s320/inception-2010-wallpaper.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560287832109858994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Senenin ilk günü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senenin ilk günü yazmanın bir sorumluluğu var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kim vermiş ki o sorumluluğu bana” diye sormadan, bu hissin kanıtsızlığı altında ezilmeden yazacak bir yazar olmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizi saran bu sonsuz evrende “biricik” olduğumuza, bizi merkeze koyan, tüm yaratılışı bize göre programlayan, O’nda bizim bir parçamız, bizim de bu büyük planda hayati bir dişli olduğumuzu savunan bir tayin ediciye ihtiyacımız var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buna o kadar muhtacız ki! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biricik olduğumuzu bilmeye o kadar ihtiyacımız var ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En değerli, en güzel, en yetenekli, en en en...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün yapıp etmelerimizi, kahramanlıklarımızı, şeytanlıklarımızı, bu hiç doyuramadığımız biriciklik ihtiyacı yönetiyor desem, Evren Sırlarını Koruma Ağır Ceza Mahkemesi, 3001’inci Madde’den yargılayıp ruhumu amaçsızlığa mahkûm eder mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk darbe teşebbüsünü Lucifer yapmadı mı? Lucifer muvaffak olamayınca adı şeytan diye değişmedi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhlar âleminde de bir iktidar savaşı olduğunu bilmek ne acayip? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökler âleminin de bir Ergenekon’u var, 1 Numara’sı da Lucifer. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suçüstü yakalandı. Aşağı atıldı. Atıldığı yar o kadar derin ki, çarpıp yok olacağı zemini bulana kadar bir hayat var ve biz dünya denen kozada kendimizi örüyoruz işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Christopher Nolan’ın filmi Inception’da bunu daha iyi anlatmamı sağlayacak bir sahne vardı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hedeflerindeki kişinin, yani devasa bir imparatorluğun vârisinin bilinçdışına, sipariş aldıkları fikri çakmak için yola çıkan bir ekip...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeklikte bir minibüsün içindedirler. Hepsi ağır kimyasallarla uyutulmuş ve gencin rüyasına girmişlerdir. Minibüs şoförünün görevi, zamanı geldiğinde ekibi uyandıracak bir şok yaratmak, onları gerçek dünyaya döndürmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada minibüs saldırıya uğrar ve uyanma zamanı gelince şoför minibüsü nehrin üzerindeki köprüden aşağı sürer...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak gerçek dünya ile rüya âleminin zamanları arasında bir fark vardır. Yani rüyada –tıpkı uzayda zamanın göreliliği gibi- zaman çok daha yavaş akmaktadır. Hatta rüya içinde rüya yaratıp alt katmanlara inen ekip elemanları, bazen sonsuza kadar rüyalarda hapsolmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte filmdeki o tüm uzun, karmaşık hikâye o minibüsün korkulukları aşıp, nehre düşene kadar geçen 20 saniyede olur aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün yapıp etmelerimiz çok önemli...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok çok az, ama sonsuz zamanımız var. Fırsatlar çok değerli ve biricik, lakin sonsuza kadar deneme şansımız var. Son yok, hiçlik var belki, ama biz olmazsak evrenin dengesinin bozulacağı gerçeği de var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhları üreten fabrika, görünmeyen bir yerimize sadece bize ait olan bir seri numarası çakmış. Kafile numaralarımız birileriyle aynı olsa da, son rakam sadece bize dair.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmek insana göre değil... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başkasına benzemek, sıradan olmak insanın işi değil. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmek üzere yaratılmamışız, kendinize sorun, ölümü ne zaman aklınıza getiriyorsunuz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok az değil mi? Sadece ölümle yüzleşme korkusundan değil bu, bünyede karşılığı yok, ondan bu ölüme yabancılığımız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle ister ateist ister Müslüman ister Budist olun, ama “mutlak ölüm” fikrini reddedin, yaşam boyutunu bilemem ama, bir hiç olacağımız fikrine direnin bence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senenin ilk sabahı gözlerim erkenden açıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gün doğmak üzereydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlık, güneşin ilk huzmelerine konukluk ediyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Duruluk tüm kenti kaplamıştı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gece boyunca, bir önceki günün tüm hasarını onarır gibi, yaralara şifa veren nefesiyle üflemişti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey çok yeni geldi bana. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey ilk defa yaratılmış gibi tazeydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey yeni ve her şey o anda yaratılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben yeni doğmuştum. Martılar ilk uçuş denemelerini yapıyorlardı sarsakça. Sabah çöpçüleri bu ilk mesailerinde temizleyecek bir şey bulamıyorlardı henüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sokaktaki insanlar, bakkal, kasap ve diğer esnaf birbirleriyle neşeyle ve şaşkınlıkla tanışıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ne güzel bir dünya, var olmak, sizi tanımak ne kadar güzel” diye konuşuyorlardı, duydum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra ilk aşklar, ilk günahlar, ilk kavgalar ve teselliler birbiri ardına geldi. Evren kurulmuştu, yeni hayat başlamıştı, tüm tazeliği ve tüm korkutuculuğuyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evrenin bir yerlerinde “kötü”, derin, çok derin bir yardan aşağı atıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman işlemeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ben ne yapayım” diye düşündüm bu yeni hayatta. Önümdeki masada beyaz bir sayfa gördüm. Bir kalem, yepyeni, görünce büyülendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yazmalı” dedim. Bu ilk yazımı yazdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sizinle tanışmak ne güzel. Ben Markar Esayan.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya siz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 02.01.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-8415986820059675187?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/8415986820059675187/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=8415986820059675187' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8415986820059675187'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8415986820059675187'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2011/01/yeni-hayat.html' title='Yeni hayat'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_JpqgGRPBwzU/TSocUtnVwLI/AAAAAAAAAIs/yHzIsHq89tc/s72-c/inception-2010-wallpaper.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-122723293537750330</id><published>2010-12-30T12:03:00.000+02:00</published><updated>2010-12-30T14:35:28.201+02:00</updated><title type='text'>Cehennemlik yazardan yılbaşı yazısı</title><content type='html'>Yarın yılın son günü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yılı karşılama telaşı en azından benim gibi Türkiye’nin en büyük metropolünde yaşayanları içine alacak bir çekim alanı yaratıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılbaşı kutlamalarının karşı konamaz ihtişamı ve cazibesi, bunun Batı ve aslında bir Hıristiyan geleneği olduğunu düşünen ‘mütedeyyin’ kesimlerce ihtiyat ve hatta öfkeyle karşılanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mütedeyyin kelimesini tırnak içinde yazdım, çünkü aklı başında bir Müslüman’ın böyle kaçınılmaz karşılaşmalarda inancını tehlikede hissetmesi çok mümkün değil, hatta bana sorarsanız bu, inancını dinin kabuğunda yaşayanların bir hezeyanı olarak kalır sadece...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternette, yılbaşında eğlenmenin, ağaç süslemenin, hindi yemenin, içki içmenin vs. insanı dinden çıkaracağını, gâvur edeceğine dair Allah’ın sopasını elinde tutan mailler dolaşır senenin son günlerinde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu maillerde haliyle dert Hıristiyanlık olduğu için, bol bol aşağılama ve hakaret de olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda ise, ülkedeki şiddet ve ötekileştirici dilin söylem gücünü yitirmesiyle, bu tür karşı propagandalarda ‘akıl ve üslup’ biraz daha ön plana çıkıyor gibi. Ama biraz, hâlâ metinler çok kötü ve inandırıcılıktan uzak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela doğrudan Hıristiyan veya Batı ırkçılığı yapmak yerine, bugünlerde tam bir hindi soykırımı yapıldığı, çam ağaçlarının ise bir günlük zevk için kesildiği, bir gecede Afrika’da açların bir sene doyacağı kadar yemek zayi edildiği gibi modern argümanlar kullanılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlara lafım yok, çoğuna da katılırım. Ama bu estetize edilmiş argümanların asıl dert olmadığını biliyoruz değil mi? Beni daha rahatsız eden, bu türden ‘mütedeyyinlerin’ Hıristiyan medeniyetine karşı duydukları kompleks. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Noel kültürü gerçekten tüketim sanayii tarafından ne kadar iğfal edilirse edilsin çok çekici ve çok köklü. Bir Noel Baba figürünün kuşatıcılığı ve sempatisi bile karşı tüm argümanları bir fiske ile etkisizleştiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Noel’de tepe yapan bu köklü ve kuşatıcı kültür, evet Hıristiyan değer ve sembolleriyle dolu. Ama buna direnmenin yolu Hıristiyanlara ve onların değerlerine savaş açmak mı, yoksa kendi özgün değerlerini estetik değeri yüksek bir şekilde yaşamla hemhal etmek mi olmalı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldı ki, cehalet de tam gaz gidiyor bu karşı propagandanın dilinde. Hıristiyanlar ve Museviler başarıyla seyreltildiği için, Müslüman komşularımız bu dinin ve kültürün yabancısı oldular. Hıristiyanlığı çoğunluk ‘şeytan Amerika’dan ve sömürgeci Batı’dan mürekkep dışarılıklı düşman bir fenomen olarak algıladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunda Batı kolonyalizminde Avrupalı eli kanlı fatihleriyle dirsek temasında olan Batı Kilisesi’nin günahı çok büyük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama küreselleşmenin tüm ırk ve inançları yan yana getirdiği bu melez süreçte taşları da yerli yerine oturtmak lazım artık. Özellikle dünyaya örnek olma potansiyeli bulunan ülkemiz için bu kaçınılmaz bir sorumluluk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden evvel, 31 aralık gecesi hiçbir Hıristiyan İsa Mesih’in doğumunu, yani Noel’i kutlamaz; bu gece, önce pagan ve sonradan laik bir alışkanlık olarak evrim geçiren yeni yıla girişin kutlandığı alelade bir gündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedeni basittir. Noel tüm dünyada 24 aralık ve 6 ocakta idrak edilir ve her iki tarih de senenin son gününe yakındır. Uzun Noel tatili senenin son gününü de içine alır, bir dönem haline gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir bilgilendirme de biz Ermeniler için yapayım. Ermeniler Doğu Ortodoks’tur. İsa Mesih’in doğumunu birtakım Doğu kiliseleri ile birlikte 6 ocakta kutlarlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle Kuzey Avrupa ülkelerinde paganlıktan Hıristiyanlığa geçiş daha uzun sürmüş ve meşakkatli olmuştur. 24 aralık tarihinde güneş tanrısının doğum gününde yapılan büyük şenliklerde Hıristiyan olmuş kişiler imandan düşmektedirler. Kiliseler bu ciddi soruna çare olarak o zamana kadar 6 ocakta kutlanan İsa’nın doğumunu 24 aralıka çekerek bu tehlikeyi bertaraf etmek ister ve bu tarih değişikliğini yaparlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni Kilisesi kendi ülkesinde böyle bir sorun olmadığı için bu kararı uygulamaz. Böylelikle İsa’nın doğumu 24 aralık ve 6 ocakta kutlanır olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de de Hıristiyan topluluklarının en büyüğü olan Ermeniler 6 ocakta bu yortuyu idrak ediyorlar, kendi örf ve ananelerine göre ibadetlerini yapıp aile büyüklerini, mezarlıkları ziyaret ediyor, evde Dzununt (Noel) yemeği yiyor ve Allah’a şükrediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi Cübbeli Ahmet Hoca’ya göre tüm bu ibadetleri nafile yapıyorlar, çünkü Hıristiyan ve Yahudiler ağızlarıyla kuş tutsalar, Müslüman olmadıkları için cehennemde yanacaklarmış. “Onlar da cennete gidebilir” diyen Müslüman hocalar yalan söylüyorlarmış. Bu nedenle Müslümanları Hıristiyan ediyorlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teolog, rahip, hoca değilim. Ama bir insanın Müslüman olması veya kalmasını gayrımüslimlerin cehenneme gitmesine endeksleyen bir anlayış bana pek ikna edici gelmiyor doğrusu. Siz ne dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yılınızı en içten duygularımla kutlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cehennemlik bir zımmi ne kadar içten olabilirse tabii...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 29.12.2010&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;markaresayan@hotmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-122723293537750330?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/122723293537750330/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=122723293537750330' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/122723293537750330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/122723293537750330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/12/cehennemlik-yazardan-ylbas-yazs.html' title='Cehennemlik yazardan yılbaşı yazısı'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-1991569169496675490</id><published>2010-12-29T17:20:00.002+02:00</published><updated>2010-12-29T17:24:21.462+02:00</updated><title type='text'>Opposing both Kurdism and Turkism</title><content type='html'>Bringing Kurdish society, which was semi-independent/autonomous until the early 19th century, under the discipline and order of the Ottoman Empire with the modernization of the administrative and military structure can also be regarded as the beginning of the Kurdish problem. &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;The period between the Tanzimat (Reorganization) Decree of 1839 and the Islahat (Reform) Decree of 1856, which Foreign Minister Ahmet Davutoğlu described as the first restoration period, created serious unrest in predominantly Kurdish regions. These reforms were essential for the Ottoman sultans, who had seen Europe and received a Western education. The empire had already lost too much time against the West’s rapid rise. The state needed to modernize quickly. In order for the Ottoman Empire to continue, the state needed to successfully implement reforms, which had the modernization of the army at its heart. Both in the Ottoman Empire and during the Committee of Union and Progress period, Westernization mainly meant modernizing the army.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The resistance of the military tutelage system in Turkey today stems from this historical reality and this alone can be the topic of another discussion.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Like with all actions that are taken too late, this tardy attempt had consequences as well. The reform efforts in the Ottoman Empire created unrest for Kurds, who faced the risk of losing their social-economic benefits, particularly compared to Christians, as they were forced to submit to state discipline. This unrest did not result simply in disappointment in the state. Bloody confrontations took place in six major provinces known as the Vilayat-ı Sitte, where Kurds, Armenians, Syriacs and Chaldeans lived in close proximity to each other. The process that began with the Zeitun rebellions led to a disaster, which with Russia’s victory over the Ottomans in 1828 and 1878 and its official patronage of Orthodox Christians, and became known as the Orient Problem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;A love-hate relationship&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This is how the Ottomans’ relations with the West, which became the Republic of Turkey, developed into a dichotomous love-hate, suspicion-admiration relationship. As the Ottoman Empire tried to modernize its system it became susceptible to both its blessings and its dangers. The 30-year reign of Sultan Abdülhamid II was marked by defense due to suspicions. Meanwhile, Abdülhamid II decided to use the Hamidiye Regiment and Kurdish bashibazouk soldiers (soldiers that are part of an irregular military unit) against the Armenians to solve the Orient Problem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As a result, during this process, in which Kurdish collaboration against the Armenians was key, Kurds became part of the new republic without suffering much loss. The articles in the Constitution of 1921 that recommended self-government gave hope to many Kurds. Mustafa Kemal did not pursue any policy changes until he was convinced that there would be no heavy repercussions from the West both because of the 1915 issue and because Turkey was an ally of imperialist Germany, which started World War I. The disregarding of the Sevres Treaty and the signing of the Lausanne Treaty, which entailed giving up Mosul in contrast to the desire of Kurds, was an importing breaking point. The decision to abolish the caliphate in 1924 (Law Number 431) was another trauma for Kurds, who until then felt connected to the Ottomans due to a common Muslim identity. Immediately after this, the Constitution of 1921, which mentions “the peoples of Turkey,” which includes references to Kurds, was changed. Article 88 of the Constitution, which was adopted on April 20, 1924, read, “The people of Turkey, regardless of religion and race, are Turks as regards citizenship.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurdish rebellions quickly erupted. The leading rebellion was the rebellion led by Sheikh Said. The second president, İsmet İnönü, delivered a speech in which he said: “The Kurds were aware of the Armenian danger. They cooperated with us heart and soul during the National Struggle. The Kurds stood by Turks as patriots during the Lausanne Treaty. We defended and won our case at Lausanne as ‘Turks and Kurds.’ The Sheikh Said Rebellion is a deviation from this general attitude of Kurds.” It is also known that İnönü complained to his journalist son-in-law, Metin Toker, that they had been contemplating how to deal with the Kurds ever since the founding of the republic. Then the Dersim Massacres occurred between 1937 and 1939.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The pro-Kurdish movement, which became connected to the leftist movement in Turkey in the 1960s, decided to remain silent due to the belief that a general revolution was necessary to solve the problem. But when the bloody coup on Sept. 12, 1980 caused leftist movements to crumble, the pro-Apo movement, which thrives on Kurdish nationalism, stepped up its operations. The bloody attacks of the Kurdistan Workers’ Party (PKK) carried out in Şemdinli and Eruh in 1984 marked the beginning of the final episode, which we are still in.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Around 40,000 people have died in this last stage. The number of people who have been physically and mentally injured is unknown. The loss of property is estimated to be around $1 trillion.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The first real initiative to solve the Kurdish problem&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Today, however, a political party is for the first time in the history of Turkey taking the initiative to solve this problem. The biggest service the Justice and Development Party (AK Party) has done for this country is to abandon dirty policies that were used during the Dersim massacres and the period between 1993 and 1997 and to refuse to resort to committing crimes to solve the problem of violence. Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan, who acknowledges the problem and speaks of unsolved murders and the Dersim massacre while standing behind the parliamentary podium, has ended this state tradition.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This sparked substantial optimism among Kurds, who had lacked trust, especially in the state. But as I expressed in the beginning of this article, the delay in taking action comes with a price. Now, the Turkish people must pay this price.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Kurdish problem, which had been abandoned into a state of violence for a very long time, gave birth to the Ergenekon organization in the state and to a massive killing machine like the PKK with the Kurds. What we have is an organization that has been fighting for 30 years and which the Kurdish population, which has been oppressed by the state, perceives as having ensured recognition of the Kurdish reality. More important, a large portion of these people are young and citizens of Turkey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The opposition believes its survival virtually depends on the continuation of the war. This sentiment was apparent during the Sept. 12 referendum period. But the supporters of war were confronted by the people’s common sense, which accounted for 58 percent of “yes” votes in the referendum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;However, it is obvious that we are still at the beginning of the road that leads to a solution of this problem. The cease-fire that has been declared until the elections is still very fragile. Even though the hesitation of the AK Party, which is pursuing the peace process by itself, to take large steps is understandable, it is not convincing for Kurds. The phase of promises is over. It seems unlikely that the AK Party will take steps on issues like equal citizenship, which implies drafting a new civilian constitution, removing all obstacles to speaking Kurdish and reducing the election threshold before the elections. But according to Iraqi President Jalal Talabani, the state is seriously planning to solve these problems within the next five years.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;However the Peace and Democracy Party (BDP) and PKK line are not satisfied with this schedule, which the AK Party has not made public. By bringing up the dual language issue and democratic autonomy, they are trying to push the AK Party to take action.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;As expressed by Ömer Çelik, the AK Party categorizes attempts to bring up such topics or debates as conspiracies. But Kurds from the BDP line, which are an important group involved in this problem, cannot be expected to adhere to the AK Party’s schedule. Saying silence all arms, voice your demands through politics and, when that fails, through civil disobedience and then assessing such attempts (civil disobedience, etc.) as conspiracy and sabotage will only make the sides ineffective and force citizens to become polarized.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The AK Party is a party that is “by itself” in the state. It derives its sole legitimacy from the people -- from votes. It is for this reason that the AK Party’s desire to remain in power by winning maximum public support in the June elections is understandable. Another point that has been overlooked is that the AK Party does not feel that winning the minimum number of votes that is necessary to set up a government and to continue reforms is enough. The party wants to win above 45 percent of the vote in order to feel emboldened against the Ergenekon powers and the tutelage-supported opposition.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This is not just about morale. It is essential in political terms as well.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It would have been better if, as parties involved in this problem, the AK Party and the BDP, cooperated more with each other, if they did not see each other as rivals and forgot about votes until the Kurdish problem was solved. But this is not a very realistic. In fact, the Democratic Society Congress (DTK), which Ahmet Türk and Aysel Tuğluk are a part of, released and introduced the draft on Democratic Autonomy into the debate in Diyarbakır last weekend.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;An older draft on democratic autonomy has been up on the BDP’s website for five years. I carefully examined the older draft and the draft presented in Diyarbakır and compared them to each other. I would like to reiterate that is a great blessing that we can debate this problem today without attacks that leave young Turkish and Kurdish people dead. It is for this reason that we must be more calm and rational today than ever before, even if it conflicts with our opinions. In fact, this is an obligation.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The most recent draft is much more speculative, populist, vague, aimless and agitating than the one posted on the BDP’s website.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It is a model of a broken down, outdated, vertical structure that is similar to the Libyan “Jamahiriya.” At a time when the world is abandoning the vertical-totalitarian structure, the draft foresees centralizing everything in society from the individual, family and delegation of elders to the representatives to be sent to the central Parliament. It covers all aspects of people’s lives, down to the sex lives of young people, and considers restructuring the family. It talks about rewriting the history of Kurds. It foresees setting up a Kurdish History Society. It is more backward than the Constitution of 1921 and the first BDP draft. It is Kurdish Kemalism.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I got goose bumps while reading it. “I wouldn’t want to live in a country like that,” I said to myself. It is like going back to the Turkey of the 1940s.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It is known that the idea of self-defense described in the draft belongs to Abdullah Öcalan. This draft was probably presented at the last minute and imposed on the DTK.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;When debates on the draft erupted, certain media outlets expected the prime minister to make harsh statements. If you excuse Çelik’s assassination remarks, then Erdoğan, who spoke at the end of the parliamentary session on the budget, had a positive attitude. The remarks that impressed me the most were: “I defend the Kurdish issue. But I am against both Kurdism and Turkism.” I would like to congratulate him. This is an important change in mentality. It is a step that makes the separatist-unionist paradigm history.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The prime minister said the official language is Turkish. No Kurd rejects this anyway. When it comes to the issues of autonomy, self-defense and a dual flag, a large portion of the Kurdish population outside of the BDP-PKK line are more cautious and explicitly criticize such plans.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan’s non-aggressive speech and new tone is a very important sign. It gives hope for the future.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Todays Zaman, 29.12.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-1991569169496675490?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/1991569169496675490/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=1991569169496675490' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1991569169496675490'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1991569169496675490'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/12/opposing-both-kurdism-and-turkism.html' title='Opposing both Kurdism and Turkism'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-4859949229761529235</id><published>2010-12-27T12:08:00.001+02:00</published><updated>2010-12-27T12:08:57.046+02:00</updated><title type='text'>Kürt sorunu için cilaların dökülme vakti</title><content type='html'>Geçenlerde Yasemin Çongar önemli bir tesbit yaptı ve “AK Parti’nin takvimi, hayatın takvimi” başlıklı yazısında, Kürt sorunu üzerine iktidar partisinin kendine ait bir çözüm takvimi olduğunu, ama hayatın ritminin bunu beklemeyeceğini söyledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim BDP tarafından çift dilli hayatın de facto olarak Kürt coğrafyasının rutininin daha fazla içine girmesi atağı, buna DTK’nın Diyarbakır’da topladığı kongrede demokratik özerklik taslağını tartışmaya açması kendine dair bir açılım gündemi olan AK Parti’nin sinir uçlarında sızlama yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erken manevralarla BDP’nin barış sürecini sabote etmeyi ve partilerini zor durumda bırakmayı amaçladığını söylediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim gazetede yer alan habere göre, devlet yetkilileri beş sene içerisinde Kürtçe’nin anadil olarak okutulması dahil birçok reformun hazırlığı içerisinde olduklarını iletmişler Talabani’ye. Erbil’de Kürtçe öğretim yapacak öğretmenler hazırlanıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani böyle diyor. Apo’ya “sabırlı ol, savaşı yeniden başlatma, Hükümet’i seçim öncesi zor durumda bırakma” mesajları gönderiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş yıllık süreyi duyduğumda “Bu çok uzun bir zaman” dedim içimden.&lt;br /&gt;Ateşkesleri altı ay altı ay bin bir meşakkat ve kayıpla uzattığımız bu dik yamaçta, nasıl olur da bu kadar rahat bir takvim işletebiliriz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama belli ki, AK Parti böyle düşünüyor. Seçimlere kadar milliyetçi oyları kaybetmemek, MHP’yi barajın gerisinde tutmak, mümkün olduğunca da Kürt ve kıyı oylarını toparlamak istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti gibi meşruiyetini halktan alan ‘devlette yalnız bir siyasi parti’ için anlaşılmayacak şey değil bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözden kaçırmamak gereken bir ayrıntı var: AK Parti, şu an için rakiplerinden iki kat daha fazla oy toplamak zorundadır. Yüzde 47 yerine yüzde 37 ile iktidar olan eğer AK Parti ise, bunun moral anlamından öte, meşruiyetle ilgili bir etkisi olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü AK Parti bir siyasi partidir, diğerleri ise vesayetin TBMM şubeleri…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti’nin pragmatik siyasi geleneği kadar, takvim sendromunun altında bu unsur yatıyor. Ama bu açıklamalar hayatı durdurmaya, ya da AK Parti’nin başarısına yeter mi?&lt;br /&gt;Ya da AK Parti ve Türkiye’nin kaderini birleştiren bu anlayış ne kadar doğru?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birileri sizin takviminizin tıkır tıkır işlemesine sizce çomak sokan siyaset ürettiğinde, onlara “Suikastçı, sabotajcı” diyemezsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BDP ile ortak bir çözüm ajandanız var da, kalleşlik ediyorlarsa bilemem, açıkça söyleyiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DTK’nın demokratik özerklik taslağına gelince…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim BDP, DTK ve PKK’yi merkez alan tüm yapılanmalarda gözlemlediğim ciddi bir özensizlik ve acemiliğin olduğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taslak BDP’nin sitesindeki versiyonundan çok daha spekülatif, popülist, muğlak, hedefsiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya Arap Cemahiriyesi benzeri bitik, köhne bir dikey yapılanma modeli bu.&lt;br /&gt;Dikey-totaliter örgütlenme dünyada terk ediliyorken, toplumu bireyden, aileden, ihtiyarlar heyetinden merkezi parlamentoya gönderilecek temsilciye kadar tek elden örgütlüyor.&lt;br /&gt;Gençlerin cinselliğinden girmiş, ailenin yeniden yapılandırılmasından çıkmış.&lt;br /&gt;Kürt tarihini yeniden yazmaktan bahsediyor. Yani bildiğin Kürt Tarih Kurumu kuruyor.&lt;br /&gt;1921 Anayasası’ndan, BDP taslağından daha geri, tam bir Kürt Kemalizmi.&lt;br /&gt;Okurken içim ürperdi, “böyle bir ülkede yaşamak istemezdim” dedim.&lt;br /&gt;1940 Türkiyesi’ne dönmek gibi.&lt;br /&gt;Taslak, son dakikada hazırlanmış ve sokuşturulmuş kongreye sanki…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen Perşembe gecesi konuk olduğum NTV’deki Çiğdem Anad’ın programında Sayın Gültan Kışanak’tan bir türlü köşeli cevaplar alamadım bu konuda. Sağolsun tam bir siyasetçi kıvraklığında çok konuştu ama hiçbir şey söylemedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taslak hakkında sadece “İyi yazılmamış, doğru” diyebildi Kışanak.&lt;br /&gt;Diğer Eşbaşkan Selahattin Demirtaş ise, Galip Ensarioğlu’nun “Özerklik Kürtlerin asıl talebi değil” sözüne “Müsaade etsinler de Kürtler adına siyasi temsilcileri konuşsun” buyurmuş.&lt;br /&gt;Galip Ensarioğlu Diyarbakır Ticaret Odası Başkanı, 10 bin kişilik bir aşiretin önde geleni…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;E, peki nasıl tartışacağız biz bunları? Bir yanda AK Parti’nin takvimi, diğer yanda PKK’nin vesayeti…&lt;br /&gt;Özerklik ya da federasyon bütün Kürtlerin talebi değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti’nin sadece kendi takvimini önemseyen kibri ile, PKK’nin ‘bu kasabanın şerifi benim’ efelenmesi arasında mı kalacak Kürt açılımı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti kendine mahsus bir çözüm takvimi ve oy peşinde koşarken, PKK de demokratik özerklik adı altında farklı düşünen diğer tüm Kürtleri dışlayan bir egemenlik kurma niyetinde.&lt;br /&gt;Çoğulculuk, demokrasi, özgürlük laflarıyla bezenmiş taslak ve söylemlerin içinden bu zihniyet sırıtıyor.&lt;br /&gt;Bugün Emin Aktar’ın Neşe Düzel’e dediği gibi, birlikte samimi bir biçimde çalışarak çoğulcu bir demokrasi ile tüm kibrimizle iki ayrı faşist devlete varacağımız bir yol ayrımındayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm cilaların döküleceği zorlu bir sınav doğrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 27.12.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-4859949229761529235?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/4859949229761529235/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=4859949229761529235' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/4859949229761529235'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/4859949229761529235'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/12/kurt-sorunu-icin-cilalarn-dokulme-vakti.html' title='Kürt sorunu için cilaların dökülme vakti'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-2006199254086974852</id><published>2010-12-26T16:25:00.000+02:00</published><updated>2010-12-26T16:27:13.808+02:00</updated><title type='text'>Comprachico’nu tanı belki çok geç değildir</title><content type='html'>İktidar hiçbir zaman halkları doğrudan karşısına aldığında muvaffak olamadı.&lt;br /&gt;Roma her isyanda, kentten dışarı çıkan anayolların kenarlarında on metrede bir, bir isyancıyı çarmıha gererdi. Elektrik direği gibi, kilometrelerce uzardı o çarmıhlar dizisi. Kentleri kentlere bağlardı.&lt;br /&gt;Yine de yıkılmaktan kurtulamadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zorbalık ve güç, ince bir dal gibi kırılıverir, eğer kendini iyi kamufle etmemişse.&lt;br /&gt;Nitekim iktidar teknolojileri de bu önemli bilgiyi modern çağlarda keşfetti.&lt;br /&gt;İktidarı insanın içine bir saatli bomba gibi koymayı...&lt;br /&gt;İktidarın arzularını kendi arzusu, kendi kararı sanmayı...&lt;br /&gt;Halkın, kitlelerin en biriciklerini bizzat kendi elleriyle boğazlamalarını...&lt;br /&gt;Bunu da bizzat yine modern ve yeni birşey olan “ideolojilerle” yaptı.&lt;br /&gt;Milliyetçilik, ulus devletin sıvası olarak icat edilip dinin yerine monte edilince, bıçağın diğer keskin ucu zayıfları, hamisiz kalanları doğramaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Michel Foucault tarihi kazan bir arkeolog gibi, insanı bir robot haline getiren, onu köle etmek için ruhuna yerleşen iktidar teknolojilerini çok iyi anlatır eserlerinde, deşifre eder.&lt;br /&gt;Deliliğin Tarihi’nde buna direnenlerin, nevi şahsına münhasır olanların, krak çıplak diyerek içlerine saatli bomba konmasına müsade etmeyenlerin nasıl “deli” diye akıl hastanelerine kapatıldıklarını anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnancın karşısında modern zamanların mesihi gibi yerleşen bilim ve bilimadamlarının, bizzat bir iktidar aygıtı olarak kitlelerin vahşi ama üretken tüm muhalif potansiyelinin traş edilmesinde zelil bir görev üstlendiklerini bilmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akıl hastalığı kodeksi ince bir kitaptan, kısa sürede Kutsal Kitabı sollayan bir kalınlığa ulaşır. Akıl hastalığı çeşitleri allahın her günü artar da artar. Bilimadamları halkta yeni arazlar keşfettikçe, kitle kendi kendine teslim eder hırçınlarını, asilerini, seyrelir muhalif düşünce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçenlerde dostum Serdar Kaya’nın “Endoktrinasyon ve Türkiye’de Toplum Mühendisliği” kitabını okurken, epeydir unuttuğum bir sürü önemli bilgiyi hatırlama imkanı da buldum. Böyle ezber bozucu kitaplar, tıpkı antivirüs programları gibi, içinize sızmış iktidar virüslerini yakalamanız için enfes bir imkan sağlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncellikle kapakta kullanılan 60’lı yılların Hara Kiri dergisinin “Ordu size bir iş bulur” adlı sayısı enfes olmuş. Karanlık görünümlü, fötr şapkalı orta yaşı geçkin bir erkek, mengeneye sıkıştırılmış bir genç elini büyük bir eğe ile törpülüyor. Parmaklar, ilk boğumlarına kadar törpülenmiş, kanlar akıyor. Müthiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim 68 kuşağı orduyla kırıştırıp sivil Meclis’e karşı darbe yapma peşinde koşarken, gerçek 68 ruhu Fransa’da böyle yekten, kökten bir iktidar hiçlemesini gerçekleştiriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahu, bir memlekette her şey mi bu kadar sahte olur? Neyse...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaya, yukarıda biraz anlatmaya çalıştığım toplum ve birey mühendisliğini incelerken, Victor Hugo’nun Gülen Adam (The Man Who Laughs) adlı romanından bir parça aktarıyor.&lt;br /&gt;Hugo kitabında Comprachico adını verdiği 17. yüzyılda çocuk ticareti yapan kişileri anlatıyor. Comprachico’lar, aslında çok ama çok uzun zamanlar önce Çin’de icra edilen bir “sanat”ı taklit etmektedirler.&lt;br /&gt;Hugo’nun ağzından aktaralım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“... Bir çocuk iki ya da üç yaşında alınır ve az çok grotesk bir şekle sahip olan bir porselen vazoya konur. Vazonun altı ve üstü açıktır ki, çocuğun kafa ve bacakları dışarı çıkabilsin. Vazo, gündüzleri dikey olarak tutulur, geceleri ise çocukların uyuyabilmesi için yatay hale getirilir. Bu şekilde çocuk gelişemeden büyümeye ve sıkıştırılmış et ve çarpılmış kemikleriyle yavaş yavaş vazonun dış kıvrımlarını doldurmaya devam eder. Bu şişelenmiş gelişim birkaç yıl sürer. Bir noktadan sonra bedeni hasar düzeltilemez hale gelir. Bu aşama geçildiğine ve bir canavar üretildiğine kanaat getirildiğinde, vazo kırılır ve çocuk dışarı çıkar. Artık ortada kap şeklinde bir çocuk vardır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hugo, konuyu analiz ederken şunları söylüyor: “İnsandan bir oyuncağın başarılı olabilmesi için ona erkenden el atmak gerekir. Bir cüce henüz küçük iken şekle sokulmalıdır. (...) Bu nedenle de böyle bir sanat doğdu. Bir insanı alıp canavar haline getiren terbiyeciler ortaya çıktı. (...) Terbiyeciler, Tanrı’nın ahenk koyduğu yere, biçimsizlik, mükemmel bir resim koyduğu yere ise bir karikatür koyuyorlardı. Ancak uzmanların gözünde mükemmel olan karikatürdü.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde insan terbiyecileri açıktan açığa bu yöntemi kullanmıyorlar. Bizi çocuk halimizle alıp bir vazonun içine yerleştirip bedenimizi şekillendirmiyorlar. Tıpkı emperyalistlerin ordularını sömürgelerin üzerinde salmaktan vazgeçtikleri, onları çokuluslu şirketler ve onursuz siyasilerini satın alarak uzaktan sıfır maliyetle yönettikleri gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay Rand, çocuk tacirlerinin yerini alan eğitim sistemine velilerin artık kendi elleriyle teslim ettiklerini söylüyor. Artık hedef beden değil, ruhları, zihinleri ele geçirmek. Onlar terbiyeciler gibi suç işleyen yaratıklar değil, işlerini açıktan yapıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık vazolar yok, ordular, okullar, hastaneler, hapishaneler var. Çocukları vazoya değil, itaat eden topluma uyduruyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 26.12.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-2006199254086974852?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/2006199254086974852/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=2006199254086974852' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2006199254086974852'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2006199254086974852'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/12/comprachiconu-tan-belki-cok-gec.html' title='Comprachico’nu tanı belki çok geç değildir'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-4427854974722289922</id><published>2010-12-23T12:25:00.000+02:00</published><updated>2010-12-23T12:26:10.297+02:00</updated><title type='text'>Kürt sorunu ve Millet-i Hakime kibri</title><content type='html'>BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, 15 Aralık’ta İnsan Hakları Haftası kapsamında İHD Diyarbakır Şubesi’ne yaptığı ziyarette şu ifadeleri kullanmıştı:&lt;br /&gt;“Devletin yasal ve anayasal düzenlemelerini beklemeyeceğiz. Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde ve yaşamın tüm alanlarında iki dilli hayat olacaktır. Bugün BDP’lilerin bir kısmı anadilini bilmiyorsa bu onların değil, devletin utancıdır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanınmış haklara sahip çıkılması ve antidemokratik hak ihlallerine de şiddetten arınmış bir tepki verilmesini ima eden ve itici gücü "sivil itaatsizlik" olan bir makas değişimine gidiyordu BDP.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açık bir siyasi tavır değişikliğiydi aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından Meclis”te Kürtçe konuşan BDP’liler ve Diyarbakır’da DTK tarafından Demokratik Özerklik taslak metninin tartışmaya açılması geldi. Tartışma gerçekten başladı. Meclis Başkanı Şahin’in “Bedeline katlanırlar” türünden 1991 yılında yeminlerini Kürtçe yapan SHP’li Kürt vekillere gösterilen tepkiyi anımsatan bu kibir, Demirtaş’la yapılan görüşme ile giderildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğrusu Şahin de, Demirtaş da ciddi bir olgunluk sergilediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hata zannederim anlaşılmıştı. AK Parti ise tartışmaların olgunlaşmasını, kamuoyunun vereceği tepkiyi gözleyen bir sessizlik içindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelkurmay’ın muhtırası, hemen onun yanında hizalanan Bahçeli ve CHP de kendilerinden bekleneni yaptılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama dün, mesela Fatih Altaylı, Erdoğan’dan BDP’ye okkalı bir şamar beklediğini ve bunun her an olacağını muştulayan-temenni eden, Erdoğan’ı etki altına almayı amaçlayan “özel” bir yazı yazdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gazeteler bunun için varlar. Kritik anlarda, kritik müdahaleler…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Şafak Gazetesi ise “BDP Tahammül Sınırını Zorluyor” gibi bir manşetle çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok sembolik olduğu için bu hemen ortaklaşıveren zihniyet üzerinden Kürt sorununu nasıl çözmek istediğimizi veya istemediğimizi anlatmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haber niteliği taşımayan, tamamen okura seslenen bir tavır manşetiydi Yeni Şafak’ınki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki dilli hayat ve demokratik özerklik tartışmaları ile BDP Kürt sorununda kamuoyunda oluşan olumlu havayı dört koldan yok etmeye çalışıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hasılı BDP’liler (Herhalde bu partiyi destekleyen milyonlarca Kürt de) tahammül sınırlarını zorlamaya başlamışlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sormak istiyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne olurmuş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani BDP bu yeni siyasetinde –ki muhtemelen- direnirse, TSK, Fatih Altaylı, Devlet Bahçeli, Yeni Şafak ne yaparlarmış?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin tahammül sınırlarınız zorlandığında, o sınır Kürtler tarafından aşıldığında “Rutin dışına” mı çıkacaksınız? Savaşa devam mı edeceksiniz, ne demeye getiriyorsunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kötü haberi Mesut Yeğen verdi. Kürtler bundan çok daha kötüsüne de hazırlar. Onlar ölmeye, aç kalmaya, geceleri korkuyla uyumaya bizden daha alışıklar, biraz daha dişlerini sıkarlar, yani sizin onlara yüzyıllardır layık gördüğünüz tek dilli “normal” hayatlarına devam ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstediğiniz bu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz değil miydik Kürtlere, eller tetikten çekilsin, siyasete yönelin, siyasi taleplerle gelin, tartışa tartışa çözüm bulalım diyen? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu köşede Kürtlere, Apo’ya, Kürtlere hitaben defalarca yazdım, artık bu süreçte –bence hep öyleydi- can almak vampirliktir, siyaset, o da yetmediğinde sivil itaatsizlikle yola devam edilmeli diye. Bu gün Apo’nun Talabani’yi gönderdiği “Silah bırakmak istiyoruz” mesajını haybeye mi önemseyip manşet yapıyoruz biz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Kürtler siyaset yapıyorlar.&lt;br /&gt;Doğruları ve yanlışlarıyla…&lt;br /&gt;Demokratik özerklik taslağını tartışmaya açıyorlar. Arkadaşım Kurtuluş Tayiz’in geçende yazdığı ve Fatih Altaylı’nın dün alıntıladığı gibi, bu art niyetle mi yapılıyor, PKK’nin bölge üzerinde kurmak istediği antidemokratik diktatörlüğün bir manivelası olarak mı kullanılıyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki öyle…&lt;br /&gt;Silahların susmasından ileri bir durum değil mu bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne bekliyorduk peki?&lt;br /&gt;Kırk bin ölüden sonra bölgenin aniden Norveç tipi bir demokrasiye geçmesini mi? PKK’nin buharlaşıp yok olmasını mı? “Siz nasıl uygun görürseniz öyle olsun, bize lütfettiğiniz kırıntılara razıyız” demelerini mi? Silahı bırakın derken temcit pilavı gibi sürekli verdiğimiz İrlanda, İspanya örneklerinde nasıl ilerlemişti ki bu süreç? Sinn Fein neydi peki? Gerry Adams kimdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmralı’nın muhataplığını kutsuyor, bunun savaşı bitirmek için büyük bir şans olduğunu, devletin tabi ki Öcalan’la görüşmesi gerektiğini, Öcalan olmazsa Kürt muhataplığının parçalanacağını biz söylemiyor muyduk?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PKK’ye ateşkes çağrısı yapar, seçimlere kadar silahlar susar, zaman su gibi akarken, bu zamanı doğru kullanmak adına Kürt siyasetine, sizin hassas sinir uçlarınızı uf etmeyecek, ama bir yandan da barışı getirecek önerileriniz varsa lütfen lütfedip söyleyiniz, kendinize saklamayınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürtler size sormadan bir işe kalkışmışlar. Şimdi zamanı mı değil mi demeden hem de…&lt;br /&gt;Birkaç on yıl daha sizin keyfinizin yerine gelmesini beklemeden, bir hatadır etmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Affetmek büyüğe yakışır. &lt;br /&gt;Hele siz bu kadar büyükken...&lt;br /&gt;Taraf, 23.12.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-4427854974722289922?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/4427854974722289922/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=4427854974722289922' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/4427854974722289922'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/4427854974722289922'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/12/kurt-sorunu-ve-millet-i-hakime-kibri.html' title='Kürt sorunu ve Millet-i Hakime kibri'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-1936995484841731793</id><published>2010-12-20T12:04:00.000+02:00</published><updated>2010-12-20T12:05:06.762+02:00</updated><title type='text'>‘Yeni’ CHP’nin siyasete mahkumiyeti</title><content type='html'>CHP bir devlet partisi, 70’li yılların Karaoğlan’lı ve onun kontgerillayı telaffuz ettiği dönemini ihmal ederseniz, günümüze kadar bu gerçek hiç değişmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP bir devlet partisi olarak tepede kuruldu, bugün de yine tepeden format yiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık belli ekonomik güç odakları mı, Ergenekon’un darbeden ümidi kesmiş son halkası mı, yoksa gavur işi mi bilinmez, bir Baykal kasetiyle, iktidara yürüyen bir “yeni” CHP yaratılmak isteniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çok doğal, CHP’nin kimyası gereği, bu bürokrat, vesayet partisinin başka türlü yeniden dizayn edilmesi zaten mümkün değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti’nin halka dayalı güçlü ve başarılı iktidarı karşısında “Hükümet etme ile iktidar olma”nın makası cumhuriyet tarihi görülmemiş biçimde kapandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O makas Ak Parti’nin “askerle aramı iyi tutayım, kendimi kabul ettireyim” anlayışı yüzünden tam kapanmasa da, bu gün iktidar halkın yarattığı bir siyasi partiye, yani sivillere geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu tersinden okuduğunuzda, vesayet gerçek, gizli, son sözü söyleyen makamından kovulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gerçek, gizli iktidarın TBMM’deki temsilcisi CHP olmuştur. Nasıl ki, “1. Dünya Savaşı’nda Almanya yenilince biz de yenilmiş” sayıldıysak, CHP de vesayetin iktidardan kovulması ile muhalefet görünümlü daimi iktidarından kovulmuş, bu sefer hakikaten “muhalefet”e geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP, Kemalist elitlerin kurduğu 87 yıllık “cennet”ten, gerçek dünyaya düşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baykal operasyonu ile olan bitenin Türkçesi budur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tepede dönen dizayndan iyi bir şey çıkabilir mi diye sorduğunuzda, aklı başında kimse pek iyimser olamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama biliyorsunuz, lağım suyu bile işlemlerden geçirildiğinde Hamidiye kaynağı gibi içilebilir hale geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peşin hükümlü olmamak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baykal operasyonunu, dolayısıyla “yeni” CHP’nin perde arkasındaki gerçek reformcuları neler planlıyor bilemem, ama siyaset bir bilim dalıdır, falcı olmaya gerek yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP bu siyaset denkleminde sadece bir girdidir; yani denklemi büyücülere, WikiLeaks’in kriptolarına başvurmadan kurabilir, anlamlı tahliller yapabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’deki bu değişim, Ak Parti devriminin, onun canlı tabanının bir sonucudur.&lt;br /&gt;“Yeni” CHP, aslında Ak Parti’nin eseridir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vesayet, Ak Parti karşısındaki çaresizliğinden siyasete soyunarak kurtulmaya, seçimle iktidar olmaya çalışacak gibi. Fırsatını bulursa muhtıralardan ve vesayet bürokrasisinden de faydalanmaya çalışacaktır. Yani AK Parti asker konusunda tökezlerse, merak etmeyin CHP şipşak eski haline döner.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu da Ak Parti’nin sorunu, ayık ve uyanık olsunlar, askerle flört etmeyi bıraksınlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama muhtemelen böyle bir durum olmayacak. CHP siyasete anlamlı katkılar yapma durumunda bulacak kendini. Üstelik bunu yapmak için proaktif olmasına bile lüzum yok, siyasete katkısı gölge etmeme, çözümleri elit Kemalist taban nezdinde meşru kılma şeklinde olacak umarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim gazete dahil son Kurultay üzerine değerlendirmeler –PM’ye Binnaz Toprak’ı sokan Radikal ve tabii ki malum medya dışında- oldukça kötümserdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haziran seçimlerinde iktidara oynayan bir partiyi değerlendiriyorsanız, evet ben de bu kötümserlerdenim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama yeni CHP’nin işlevi bu olmayacak. Yeni CHP Ak Parti’nin yolunu düzleyecek, ona sıkıştığı siyaset darlıklarında hayat öpücüğü üfleyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haberal’a gönderilen selamı, muhtırayı anmamasına, bir kez bile Kürt diyememesine bakmayın Kılıçdaroğlu’nun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçi dolmamış, tarif edilmemişliğine rağmen ağzından çıkan 41 vaat, önümüzdeki dönemde siyaseti rahatlatacaktır, Ak Parti’nin yükünü kısmen de olsa alacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir Anayasa’dan, Askeri Danıştay’ın, YÖK’ün, seçim barajının kaldırılması, faili meçhullerin aydınlatılması, Kamu İhale Yasası’nın düzenlenmesinden bahsetti Kılıçdaroğlu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların bir devlet partisi lideri tarafından sadece telaffuz edilmesi bile değişimin gücünü gösterir, asla küçümsenmemeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıçdaroğlu yumurta kapıya dayandığında yan çizse de fark etmez, normalleşme sağlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durum Ak Parti’yi bir yandan rahatlatırken, bir yandan da mazeretlerinden azat edecektir. Kılıçdaroğlu vaatlerinin tüm sentetikliğine rağmen, Ak Parti’nin ileri hamle yapmasını zorlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Başbakan’ın dünkü Bitlis konuşması Kurultay’dan güçlenerek çıkan Kılıçdaroğlu’na bir cevaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurultay’da bir kez bile “Kürt” diyemeyen Kılıçdaroğlu’na nazire edercesine 8 kez Kürt dedi Erdoğan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bununla da kalmadı “Kürt halkı” sözünü telaffuz etti ilk kez.&lt;br /&gt;CHP’nin katkısı da şimdilik bundan öte olamaz. Ben buna dünden razıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 20.12.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-1936995484841731793?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/1936995484841731793/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=1936995484841731793' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1936995484841731793'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1936995484841731793'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/12/yeni-chpnin-siyasete-mahkumiyeti.html' title='‘Yeni’ CHP’nin siyasete mahkumiyeti'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-7112418662262583674</id><published>2010-12-19T17:20:00.000+02:00</published><updated>2010-12-19T17:21:56.154+02:00</updated><title type='text'>Büyük kovuluş</title><content type='html'>Kovulmaktan bahsetmiştik geçen pazar.&lt;br /&gt;İnsanın “kibir” şeklinde tezahür eden kovulmaya verdiği tepkiden.&lt;br /&gt;Nereden kovulduğunu bile hatırlamayan esir hafızalarının onları hep rahatsız etmesinden.&lt;br /&gt;“Evine dönmelisin, hakkını aramalısın” diyen o iç sesten.&lt;br /&gt;Çarelerden hiç bahsetmedik.&lt;br /&gt;Çünkü en zoru da o.&lt;br /&gt;Çarelerden uzak durmak ve bir çarenin olduğunu bilmenin kurak sıkıntısı...&lt;br /&gt;İnsanı hep kovulmuş tutar, hep yasta ve sürgün tutar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlu bir kovulmayla düştü bu dünyaya.&lt;br /&gt;Cennetten düştü.&lt;br /&gt;Cenetten kovuluşun, pagan mitolojiler dahil üç dini de içeren benzer kurgusu, bize bir şey anlatmalı.&lt;br /&gt;O da aslında hepimizin dönecek bir yeri olması gerektiği fikrine bu kadar ihtiyaç duyulması.&lt;br /&gt;İnsanoğlu kovula kovula sürekli yer değiştiriyor bu dünyada.&lt;br /&gt;Adem ve Havva’yla başlayan kötü kaderimiz hiç değişmedi.&lt;br /&gt;Sürekli yer değiştirdik.&lt;br /&gt;Nuh ve Lut’la kıyamete, Musa ile vaadedilen topraklara, İsa ile önce Mısır, sonra gökyüzüne, Muhammed’le de Mekke’den Medine’ye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yahudiler dünyanın her yerinden kovuldu, Müslümanlar Endülüs’ten. Siyahlar sonu gelmeyen gemilerle okyanusun ötesine kovuldular esir olarak. Kızılderililer vadilerinden, dağlarından, ruhlarından kovuldu. Çerkesler dağlık ülkelerinden, Ermeniler Anadolu’dan, Filistinliler evlerinden kovuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye’nin en büyük sorunu, kendi evinde onurlarıyla yaşamaya çalışan Kürtlerin dramıdır. Bir buçuk milyon Kürt yakılan köylerinden kovulmuşlardır. Büyük şehirlere savrulmuşlar, acı çekmeye mahkum edilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş bin yıllık uygarlık tarihi, dünyanın yaşına orantılığında “bir an” gibidir. Bu beş bin yılı dünyanın yaşı üzerine ekleseniz, yıkılan İkiz Kulelerin üzerine bir bozuk para koymuş olursunuz, o kadar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve bu kısa “anı” hızlı çekimle oynatma imkanınız olsa, ya da yansıdığı uzayın boşluğunda onu yakalama...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanları hep hareket halinde görürsünüz. Öbek öbek, boy boy, millet millet, çoluk çocuk...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tozlu, çamurlu, gri yollarda tek bir kederli yüze dönüşür o kalabalıklar.&lt;br /&gt;Ölümün yüzüdür o.&lt;br /&gt;Kovula kovula ölümün kıyısına gelirler. Bir kocaman kıllı bir el iter arkalarından.&lt;br /&gt;Acılı sürgün biter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Ama bir de çareler var değil mi?&lt;br /&gt;Bu dünyada, çaresiz, fakir, yalnız insanların ölümü çare, deva olarak görmelerini önlemek de mümkün.&lt;br /&gt;İnsanların o son yolculuğuna, bu dünyada sevgiye, aileye, zevke, eğlenmeye, çalışmaya, yaratmaya doydukları yaşlılık yatağında çıkmalarını sağlamak da mümkün.&lt;br /&gt;Birarada yaşamak mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye artık böyle güvenli bir yer olmalı.&lt;br /&gt;Türkiye insanların sürgüne değil, yurdun her güzel ve güvenli yanına gezmek için hareket ettikleri bir yer olmalı.&lt;br /&gt;Herkes “Ne mutlu buralıyım” diyebilmeli, her kim olursa olsun.&lt;br /&gt;Türkiye artık insanların kendi vatanında gurbete çıktıkları bir yer olmamalı.&lt;br /&gt;Beyaz Toros’lu şeytanların evlat avladıkları, can aldıkları, insanların kuytu köşelerde birbirlerine felaket fısıldadıkları bir cehennem olmamalı artık bu ülke.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim devleti bekleyecek halim yok doğrusu.&lt;br /&gt;Ne AK Parti’nin daha demokrat olmasını, ne CHP’den özgürlükçü, kemalizmle hesaplaşmış bir muhalefet çıkmasını, ne Ergenekoncu “Sol”un toparlanmasını, ne de üçüncü yolcu şımarıkların yola gelmesini bekleyecek sabrım var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çare ne o zaman?&lt;br /&gt;Muhabbet.&lt;br /&gt;Daha çok iletişim, daha çok cesaret, daha çok merak.&lt;br /&gt;Birbirimizi kendi inlerimizde ziyaret edecek, karşımızdakilerin hikayesini merak edecek ve onları dışarı davet edecek cesur yüreklere ihtiyaç var.&lt;br /&gt;Ama en zoru da, sanıldığının aksine, kendi hikayeni anlatabilme cesareti.&lt;br /&gt;Siyaseti de muktedirleri de alt edecek şey, onları yönetecek denli güçlü bir sosyal ilişkiler ağı olmalı.&lt;br /&gt;Güçlü, birbirleriyle ilişki içerisinde, sürekli diyalog ve eylem halindeki “küçük ve sıradan insanlar” bu ülkeyi değiştirmeli.&lt;br /&gt;Değişim bu sefer tepeden değil, aşağıdan yukarı gelmeli.&lt;br /&gt;Barışı, birbirimizin hakkına sahip çıkarak muktedirlere dayatmalıyız.&lt;br /&gt;Kardeşime dokunma diyebilme cesaretini gösterebilmeliyiz.&lt;br /&gt;En çok da, kendi “cemaatlerimizde” yalnız kalma, aykırı ses olma şovalyeliğini göstermeliyiz.&lt;br /&gt;Demokrasi çabamız, iktidardan zalimlik yapma tekelini ele geçirme saplantısına kaymamalı.&lt;br /&gt;Tektipleşmeyi sığınak olarak görmemeli, başkasının kendisi gibi yaşama hakkının bizim özgürlük güvencemiz olduğunu hazmetmeliyiz.&lt;br /&gt;Bunu ancak birbirmizi daha çok tanıyarak, kopan ilişkilerimizi onararak, mağduriyetimizi sürekli kutsamak yerine, barışı anonimleştirerek başarabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın o zaman nasıl değişiyor siyaset de, ordu da, bürokrasi de.&lt;br /&gt;Düne kadar bizden hesap sorulamazdı, çünkü kapandığımız inlerimizde kördük, sağırdık, çaresizdik.&lt;br /&gt;Ama artık görüyoruz, biliyoruz, duyuyoruz.&lt;br /&gt;O zaman artık bu ülkede yaşanan her zalimlikte bizim de sorumluluğumuz var.&lt;br /&gt;Sürgünden kurtulmanın tek çaresi, kendi sorumluluğuna yerleşmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 19.12.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-7112418662262583674?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/7112418662262583674/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=7112418662262583674' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7112418662262583674'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7112418662262583674'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/12/buyuk-kovulus.html' title='Büyük kovuluş'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-6329343103435737897</id><published>2010-12-16T12:19:00.000+02:00</published><updated>2010-12-16T12:20:08.058+02:00</updated><title type='text'>Sona ile Zekeriya</title><content type='html'>Geçen günlerde bir genç, hayatının kendisi gibi baharında olan iki genci kafalarına birer kurşun sıkarak öldürdü.&lt;br /&gt;Önce kızkardeşi ile evlenen Zekeriya Vural’ı, beş saniye sonra da öz kardeşi Sona’yı…&lt;br /&gt;“Zekeriya’yı vurduktan sonra, kızkardeşim bana dönüp, donuk donuk baktı” diyor.&lt;br /&gt;Şimdi zamanı o noktada durduralım.&lt;br /&gt;Bir insanın içindeki pimi çekilmiş bombanın, yürekte sallandığı pamuk ipliğinden kurtulup yere düştüğü o an…&lt;br /&gt;Bir insan, bir diğer insanı nasıl öldürmeye karar verir?&lt;br /&gt;Hangi nefret, kin, bozukluk kızkardeşinin beynine kurşun sıkmaya neden olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Donuk donuk bakan Sona’yı da öldürür ağabey.&lt;br /&gt;Artık hayatını kaybetmiş üç genç vardır ortada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızın ismi Soney diye geçse de, aslında Sona'dır… Bu küçük ayrıntı bile bombanın patladığı ana kadar geçen sürenin ne acılı, travmalı, sıkışık olduğunun kanıtı.&lt;br /&gt;İlk biz yazdık. Cinayetlerin işlendiği gün, ulaştığım kaynağım Zekeriya Vural’ın ailesinin de 1915 soykırımından sonra Müslümanlaşan Ermenilerden olduğunu söylemişti. Hatta damadın ailesinin bir kısmı hala Ermeni’ydi. 1915 sadece yüz binleri yok etmemiş, hayatta kalabilenleri de böyle parçalayıp bölmüştü. &lt;br /&gt;Şu, epey aşağılama da içeren “Dönme”lerdendi Vural ailesi de…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında iki genç Samatya’daki mahallelerinde birbirlerini sevip birleşmeye karar verince, bu durumun bir yakınlık vesilesi olması bile beklenebilirdi değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama öyle değil! Maalesef öyle olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun çıkar. Sona’nın ailesi evliliğe yanaşmaz. Çocuk ne olursa olsun Müslümandır. Zekeriya hastaneye bile düşer sevdasından. Hem de Yedikule Ermeni Hastanesi’de tedavi görür.&lt;br /&gt;Sona’nın ailesi yumuşar, Hıristiyan olması şartıyla evliliğe izin verir. Resmi nikah olur, ama Zekeriya Hıristiyan olmaz, haliyle Sona’nın ailesinin hayali olan kilise nikahı da...&lt;br /&gt;Çünkü Zekeriya’nın annesi, Ermeni kimliklerinin ortaya çıkmasından korkmaktadır. Eğer kilise nikahı olursa, hep unutmaya çalıştıkları Ermeni kimlikleri gündeme gelecektir. Düzenleri, huzurları bozulacaktır.&lt;br /&gt;Geçmişin hayaletleri dünyalarını ele geçirecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sona’nın ailesi kendini kandırılmış hisseder. Özellikle de ağabey çok sinirlenir. “Türkler” yine kandırmıştır onları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trajediye bakar mısınız? 1915 soykırımın birini Ermeni bıraktığı, diğerini de Müslüman-Kürt’e dönüştürdüğü iki Ermeni ailenin evlatları, din ve ırk farkı yüzünden öldürülüyor.&lt;br /&gt;Yüzleşilmeyen bir felaket, artçı sarsıntılarını bir türlü kesmiyor, sürekli can, ruh, bedel almaya devam ediyor.&lt;br /&gt;Bugün Türkiye’de “Dönme” diye tabir edilen belki on binlerce Ermeni asıllı Müslümanlaşmış, Türkleşmiş, Kürtleşmiş insan yaşıyor bu ülkede.&lt;br /&gt;Türkiye demokratikleştikçe, korku bulutları dağıldıkça onlar görünmeye başlayacaklar.&lt;br /&gt;Hazır mıyız onları karşılamaya, onları oldukları gibi kabul etmeye?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermenilerde töre cinayeti görülmez. Bu benim tanık olduğum, hatırlayabildiğim ilk vaka.&lt;br /&gt;Ermeniler dik millettir, inatçıdır. Asimilasyona dirençlidirler. Kimlikleri ve dinlerine aşırı bağlıdırlar. Bu yönleri ile hep göze batarlar. Ama komşularına karşı mesafe koymazlar, evlerine, yüreklerine teklifsiz alırlar, gerçek bir ilişki kurarlar, mış gibi yapanı azdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim, cemaatin nüfusu hızla azalsa da, her beş Ermeni gencinin neredeyse üçü, Ermeni olmayanlarla evleniyor bugün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam, çok sıkıntı çekiliyor, aileler evlatlarını reddediyor bazen, ama zamanla yaralar geçiyor, durum kabulleniliyor. Kimse kimseyi vurmaya da kalkmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli annem Çerkes, rahmetli babam da Ermeni’ydi, biliyorsunuz.&lt;br /&gt;Ben akraba hasretiyle büyüdüm. Biz çocuklar olarak çok acı çektik bu durumdan.&lt;br /&gt;Halamla ölümünden birkaç gün önce helalleştim. Çoğu akrabamı ise hiç tanımadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar, “Ne olmuş ki canım” denecek türden şeyler değil.&lt;br /&gt;Sadece Ermeniler değil, Müslümanların da, diğer milletlerin de çoğu çocuklarının kendi dini, milli örf ve adetleriyle uyumlu evlilikler yapmasını arzu eder.&lt;br /&gt;Bu sadece milliyetçi bir yaklaşım değildir, çıkacak sorunlardan da çocuklarını sakınmak isterler çünkü.&lt;br /&gt;Lakin, evlilik, iki aileyi ve cemaatleri ilgilendirse de, o iki kişinin alacağı kutsal bir karardır.&lt;br /&gt;İnsanların kimi seveceğine genler, diller, dinler, ırklar, gelenekler karar veremez. &lt;br /&gt;Son sözü iki yürek söyler. O son söze herkesin saygı duyması gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sona ile Zekeriya’ya bu hak tanınmadı. &lt;br /&gt;Çok mutlu olacaklarını düşündükleri bir geleceğin hemen kıyısından ölümün vadisine itildiler.&lt;br /&gt;Allah rahmet eylesin.&lt;br /&gt;Asdvadz hokin lusavore.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 16.12.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-6329343103435737897?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/6329343103435737897/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=6329343103435737897' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6329343103435737897'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6329343103435737897'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/12/sona-ile-zekeriya.html' title='Sona ile Zekeriya'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-6749023098608566330</id><published>2010-12-16T12:11:00.002+02:00</published><updated>2010-12-16T12:15:41.418+02:00</updated><title type='text'>AK Party’s stalemate and hosts’ acrimony</title><content type='html'>We recently entered into another heated atmosphere of debate, this time over the latest student protests and how they were supressed by police. &lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;The debates started to roll on when several students from the Student Collective protested the meeting Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan was having with university rectors at Dolmabahçe Palace and attempted to enter. They were prevented from doing so by the police. And at all once politics got immersed completely in it.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It later flared up further when the same group hurled eggs at Süheyl Batum of the main opposition Republican People’s Party (CHP) and Burhan Kuzu of the ruling Justice and Development Party (AK Party), who had been invited to deliver speeches on the Constitution at Ankara University. Batum was luckier.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Indeed, the aggressive group was ideologically closer to the CHP. However, Kuzu, a distinguished scholar and professor of constitutional law and a fair-minded politician, was the target of an egg-throwing attack that goes well beyond the right to protest. This angered Kuzu, who almost called students “brainless” and said that the dean must resign. Prime Minister Erdoğan lent support to Kuzu, saying that university management failed to take measures to prevent the attack.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thus, we were forced, as usual, to depart from the very heart of the debate, or more correctly, we were brandished away from the essence of the debate to superficiality. Although we should be discussing the encounter between students and police officers, which ended up with a pregnant girl losing her baby, and how this encounter could happen in a civilized country, the topic was diverted to another dimension leading to Ergenekon, on the one hand, and to self-imposed boundaries of protest, on the other.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Indeed, we once again found ourselves in the harshness of having lost our habit of peaceful coexistence.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I frequently reiterate that Turkey has been witnessing a large-scale contention over power and ideology since 2002, when the AK Party stepped in as the single-party government. Sometimes we forget about the whole picture and are lost in the chemistry of the debate we are having at the moment. This is because much of the debate is shaped not according to the subject matter at hand, but as per the very sides to that subject matter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Opposition stemming from hatred&lt;br /&gt;It is crystal clear that there are some groups that harshly oppose, out of their hatred of the AK Party, whatever it says, does and represents. The AK Party has become the most successful and most impressive political party of the republican era. As it gets ready for its third term in office, the AK Party’s former foreign minister is now sitting in the highest post in the country along with his headscarved wife, and serving at the same time as commander-in-chief. For the Kemalists, the fact that such a person occupies Mustafa Kemal Atatürk’s position while the second highest position -- that of prime minister -- is being occupied by a strong, successful and charismatic politician who asserts his Muslim identity and whose wife also wears a headscarf, and who is a former member of the National View (Milli Görüş) is the proper description of hell.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This is because they believe this country truly belongs only to them. They see these positions as stolen from them, i.e., the dominant nation. The Muslim masses -- with whom they never thought of sharing power or whom they would never allow to come close to power and who would give them a sense of nightmare when they saw them in the cities -- have emerged as a social, political and economic phenomenon, creating a trauma for them from which they are very unlikely to recover.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Accordingly, military coups, Ergenekon-type networks, the continuation of Kurdistan Workers’ Party (PKK) terrorism, heavy economic crises, natural disasters such a big earthquakes that may destabilize the country, all sorts of killings, massacres, rebellions, etc., are miracles they anxiously wait for. For in this way they expect the AK Party will be neutralized and this “counter revolution” will end.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;They can therefore not be expected to view recent fault lines such as Ergenekon, the judiciary, the coup plans, the constitutional amendments, etc., from the perspective of principles, universal law and human rights. What happens then? On the surface, they argued against the referendum package, held on Sept. 12, 2010, and many of the victims of the Sept. 12, 1980 military coup said “no” to the package, which sought to allow the trial of the perpetrators of that coup, but on the morning of Sept. 13, 2010, they rushed to the Sultanahmet Courthouse to file an official complaint against Kenan Evren, the chief of General Staff who overthrew the government during that coup, or they buy stability from the İstanbul Stock Exchange (İMKB), predicting the referendum outcome to be “yes” ahead of Sept. 12, and realize their profits on Sept. 13.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This may sound a contradiction to you or me, but it is certainly very consistent behavior for them.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;But there is more. As seen in the latest incident, we actually do not discuss anything; we just pretend to do so. The content of these so-called debates is insignificant as the intention is to give the greatest damage to the other side.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It is essentially a war. The tools or weapons of war may be topically or terminologically harmonious with the subject matter we are debating at the moment, such as law, the judiciary, Ergenekon, coups, etc., but they do not go beyond being just the grounds or instruments for the ongoing war.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;And this results in many contradictions.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This is actually a very understandable situation. Let me ask you: Who founded this country in the 1920s? The public or the Kemalists, who were supported by members of the pro-Community of Union and Progress (CUP)?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The public was of course not aware of what was going on and certainly did not have the power or authority to decide how things would be in the future. What happened actually was the continuation of the despotism of Abdülhamit II after changing shape. It was a change in name, not of regime. As a matter of fact, all former pro-CUP bureaucrats served the single-man status of one and indisputable leader, Mustafa Kemal, at the most critical positions across the “new” country. Let me give you an example: If the public had been asked in 1923, i.e., one year after the sultanate was abolished, “We intend to abolish the caliphate as well. What do you think?” What do you think their answer would have been?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suppose -- I know it is unimaginable -- that a referendum had been held, asking the public approval for the hat or alphabet revolution. What would have been their reaction? How would their choice have been implemented?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;So let us not deceive ourselves. The bitter truth is that this republic was founded on the imaginations, fancies and ambitions of a handful of people. But don’t worry about it, as this is how it often happens, particularly in the East. Later, the wrongs can be corrected by the long-living public.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This is what is happening in Turkey as well. Turkey is being re-established by the public. The public is affixing its seal on the state. I call it the process of “re-establishment.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;However, there is something that we must not ignore. We should not be entrapped by the convenience of crude generalizations. The last 85 years of the republic, haven’t they reshaped all of us? Haven’t they changed us in a positive or negative way? Is the public currently establishing what it would have done if it had been given a chance in 1923 or something suis generis, also shaped by the past 85 years?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The latter, of course. If we look at history by seeking the absolute good or evil there, we will certainly catch a disease from it. We must therefore be cool-headed and try to understand it calmly.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;We are a generation made by this republic. This holds even if we feel ourselves to be “colored” or marginalized. These 85 years have made a significant impression on our identities as Muslims, Turks or Armenians, and on our lives and actions.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalist neo-nationalists can in fact get over their arrogance of claiming that the country only belongs to them as well as their fear of being dethroned as a class. In doing so, they will see that this society has mixed and blended together, albeit through persecution or sorrows and tragedies, and that this has created an irrevocable value. You may call this the success of Kemalism or the public’s struggle for survival, but it is in the veins of all of us.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Is it not for this reason that the AK Party, the movement of volunteers, the Kurds and the Armenians are all organic structures unique to this country?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;But our current problem is this: Until now, all other social groups had been forced to “adapt” to this process through oppression and engineering. Today it is the turn of the Kemalists, who used to see the country as belonging to them, to adapt to it as well. They are luckier in that they do not have to suffer the sorrows Muslims have suffered or pay the price Armenians have paid with the property tax or give the losses Kurds have given. But they do not want to be in harmony with the groups around them, which are eager to live with them in harmony.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Like spoiled kids, they obsessively seek to return to the conditions in place and concessions they had some 30 years ago.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Accordingly, debates are always fixed on their we-don’t-want-it attitude. Their mantra is the same despite its different manifestations.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unfortunately, this process of adaptation has to be quicker. Turkey urgently needs a meaningful and up-to-date opposition. The lack of one gives the AK Party another burden: doing it all alone. The extreme reaction to the latest student activism is, I think, the result of exhaustion from this burden and of being treated unfairly all the time. As a matter of fact, as it heroically tries to solve the country’s huge problems, it is tirelessly defined as an evil group with a secret agenda and always feels the threat of being closed down. And the scandalous coup claims targeting the AK Party in documents the police seized during a recent search at a naval base in Gölcük confirm the party’s sense of being victimized. Furthermore, the opposition fails to adopt a democratic and principled attitude, but sticks to its motto of “The AK Party’s enemy is my friend.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;However, we cannot altogether abandon our responsibility by just pointing to the irresponsibility of our rivals. In my opinion, this is the real gauntlet the AK Party has to go through, and certainly the toughest of all previous ordeals. This is because when the coups, the tutelage and Ergenekon are all eliminated, what will remain is a group of people corresponding to some 25 percent of the nation. And we have to live together with them on equal terms and without inflicting on them the injustices they inflicted on us in the past -- and without falling into the same traps of being in governance.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;For this reason, all of us, including Mr. Prime Minister, all members of the AK Party and all democrats, like us, who support the AK Party in principle, should be calm in the face of their harshness and crudeness, and stick to the universal pegs.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Only then will history stop recurring and we will begin to genuinely discuss and appreciate each other.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Todays Zaman, 14 December 2010, Tuesday&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-6749023098608566330?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/6749023098608566330/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=6749023098608566330' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6749023098608566330'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6749023098608566330'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/12/ak-partys-stalemate-and-hosts-acrimony.html' title='AK Party’s stalemate and hosts’ acrimony'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-1617342454425324493</id><published>2010-10-15T19:06:00.001+03:00</published><updated>2010-10-15T19:08:06.583+03:00</updated><title type='text'>Religion and politics, and the recent ‘surah wars’ in the Turkish political arena</title><content type='html'>I do not think that this interesting situation has as yet attracted the analysis and debate that it deserves. In order, however, to understand Turkish politics and the changes occurring in society, one must take the time to closely examine these developments and their underlying causes and motivations. This, then, is the aim of my modest column. Before entering into the body of my article, however, I would like to clarify that I took much inspiration and many ideas from my dear teacher, Ergun Özbudun, and William Hale’s book, “Islamism, Democracy, and Liberalism in Turkey.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The fact that the SP, under the leadership of Numan Kurtulmuş, staked out a place on the “yes” front of the recent referendum was in fact a cause for some serious concern amongst the traditional flanks of the party. Though not expressed clearly, the pro-freedom profile that crystallized with the “yes” vote on the referendum was a reminder of the reformist movement within the ranks of the RP and the FP, a movement that saw the Recep Tayyip Erdoğan- Abdullah Gül-Bülent Arınç struggle with party traditionalists. This particular evolution within the party, which led to the emergence of a second conservative democrat movement, spelled, in fact, the end of the National View movement. After a party congress on Aug. 21, 2010, marked by a series of unpleasant events, it was Fatih Erbakan’s stance on Kurtulmuş which caused Erbakan to say, “He needs to know his place, either he will pledge his fealty, or he’ll go.” Kurtulmuş discussed the events of Aug. 21: “It [the Aug. 21 iftar dinner raid by a group of pro-Erbakan SP members who were protesting Kurtulmuş] was worse than the Feb. 28, 1997 coup. It was as though humanity had ended.” These two events seemed to mark a point of no-return in terms of divisions.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It would be overly simplistic to explain away these stances by calling them “ownership quarrels” or any such thing. In fact, the conservative bedrock of voters in Turkey has been undergoing some serious changes every since the Sept. 12 coup, or perhaps since that period which saw the sui generis success wrought by conservative Turgut Özal. To wit, the sort of pro-freedom, open-to-the-world and self-confident Özal conservatism that emerged with the collapse of the Motherland Party (ANAVATAN) found a reciprocity from the National View movement, which stood close to it many ways. Contrary to perceptions regarding this, the National View movement has in fact never been a marginal political movement in Turkey. Briefly, the MNP was formed in 1970, forced closed in the 1971 coup, turned later into the MSP, and took 11.8 percent of the vote in the first elections into which in entered in 1973, thereby proving itself a midsized key party, with 48 deputies headed to Parliament. And thus, it joined the ranks in 1974 -- alongside other midsized key parties such as Süleyman Demirel’s Justice Party (AP), the Nationalist Movement Party (MHP) and the Republican Reliance Party (CGP) -- to make up the Milliyetçi Cephe (Nationalist Front) government. The National View movement continued on its way following the Sept. 12, 1980 coup under the name of the RP, and had a stunning success with the election of Erdoğan to the position of mayor of İstanbul in the 1994 regional elections. By this time, the RP had increased its share of the vote to 19.1 percent. A full 29 regional centers, in both İstanbul and Ankara, were now under the National View’s control, which was enough of a development to place the representatives of the secular order, who were to later bring about the Feb. 28, 1997 coup process, on alert. But there is more: in the 1995 parliamentary elections, the RP took 21.4 percent of the votes, winning 158 out of the 550 seats for deputies.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The RP-DYP coalition&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Despite all of the footwork that took place in efforts to prevent the formation of a government under the control of the RP, in the end, an RP-True Path Party (DYP) coalition government was successfully formed. During that period, a climate of fear was being purposefully spread throughout the entire nation by experts, with much heated talk of the dark days to come, of how all the modern advances were about to be lost, of how Shariah law was to be implemented at any moment.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;At this point it becomes important to distinguish between those creating this climate of fear and those masses on the other side of the curtain, unaware of what was really going on, but feeling the effects. Is that all though? The truth is that there was a widespread perception of the National View’s ambivalent stance on the topics of democracy and secularity, as well ambiguities as to whether it viewed democracy as a permanent stopping point, or simply a vehicle by which to achieve its ultimate goals. This ambivalent stance by the National View when it came to the topics of democracy and secularism was reflected in public by representatives of the movement (including Erdoğan himself) and wound up legitimizing the various interventions of the military-bureaucratic guardianship as well as making the general national climate riper for the whole Feb. 28 process. The National View ideology, with Erbakan at its helm, viewed Western civilization and Islamic civilization as incompatible. In this sense then, it took a generalized view of the whole of Western civilization as ontologically “evil.” This stance, however, was at direct odds with Turkey’s last 200 years of modernization and Westernization.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The model being put forward by Erbakan was an Islamic union to be lead by Turkey. And thus, if Turkey was to be at the helm of this union, the National View’s Islamism needed to be injected with a serious dose of nationalism, which was the meaning behind the slogan “Yeniden büyük Türkiye,” or “A great Turkey again.” Later, with the closure of the RP, a more democratic and moderate political stance began to emerge with the FP. Recai Kutan, who took over the helm from Erbakan, who was now under house arrest, made it clear that terms and concepts such as “National View” and “fair order” were no longer to be used, as they were widely misunderstood. As for its stance on the economy, a more liberal sort of economic policy began to guide it. But the even more important was a shift in the expressed views and perceptions of the West by the party. The FP was now defending the European Union and praising the Copenhagen criteria. In fact, Kutan was proposing the creation of a new civilian constitution in harmony with the EU.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;No doubt much of this resulted as an effect of the Feb. 28 coup process. But was that all? Because following the forced closure of the RP, the FP’s share of votes in the first elections into which it entered dropped to only 15.4 percent. What exactly caused this drop in votes? Had the FP’s switch to a more moderate sort of politics than the RP displeased some of the Islamists? Or, to the contrary, had some of the bedrock voters for this party not seen the National View movement’s post-Feb. 28 reassessment and self-criticism as sufficient? Allow me to present my own views on this and propose that, in fact, it was the latter. In doing so, I am not being contradictory either. After all, how else to read the spectacular success of the Justice and Development Party’s (AK Party) 34.3 percent of the vote in the 2002 general elections?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Why reward the AK Party?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In other words, why did voters wait to show their reactions to the Feb. 28 process by passing over the 1999 elections and the FP and instead rewarding the AK Party? Similar to the cracks in the ranks of the SP that we see today was when Gül was a candidate in the 2000 party congress, where he beat Kutan by a small margin, all of which was followed up by a split between the reformists and the traditionalists that occurred after the forced closure of the party, with the results playing out in the front of the eyes of the whole bedrock of voters. Why was it that the SP took only 2.5 percent of the votes in the 2002 elections and appeared to have been completely shunned by the bedrock of voters?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The following widely accepted explanation for the above does not seem sufficient to me: that a newly rich, bourgeois and integrated class of conservatives -- developing particularly during the 1990s -- had emerged as a factor. And this new bedrock of voters did not want to get caught up the adventures of a party which was closed-off to the outside, given to brazen outbursts and tended to open the way for Feb. 28 style interventions. As for the less-wealthy devout of Turkey, they were anxious to see a break in the monopoly on power held by the secular order, as they were also anxious to achieve some prosperity. Yes, these analyses are true, they are what we constantly repeat; but, they do not quite capture the full picture.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I believe there is another factor at hand which we often overlook. I realized this during the verbal clashes or the “Surah [section from the Quran] wars” that took place after the MHP leader made statements that, from the outside, may have appeared to be reactions to the prayer services at Akhtamar and Sümela, but which were actually in response to his defeat in the recent referendums. These clashes played out in the wake of the “prayer activities” which took place at the, you call it the Fethiye Mosque and I’ll call it the Holy Virgin Cathedral, at the ruins of Ani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I became even surer of this realization of mine -- which I will explain a few lines later -- after reading about Muhammed Arkoun in an article entitled “A farewell to an intellectual revolutionary,” written by Hiam Nawas and Michel Zoghby, and printed in Today’s Zaman on Oct. 2.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arkoun was a scholar and an academic at Princeton University and was well known for his theories on Islam and the matter of Modern Islam. He was someone who had sparked some serious debates within the Islamic realms by way of his pro-freedom ideas. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The article about him seemed to encapsulate the reasons for the historic changes in the National View’s thinking in Turkey, as well as the Feb. 28 turning point and the favors bestowed by the people of the nation on the AK Party, which itself emerged as a result of the changes sparked by the Feb. 28 process:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“For Arkoun, the intellectual pluralism which dominated Islam’s Golden Age from the eighth through 13th centuries was fundamental to Muslim civilization’s success. But he saw the current use of religion as a means of legitimizing political power, by both the Arab world’s post-colonial rulers and their rivals who have sought a formal role for Islam in politics, as a crime.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;For Arkoun, the transformation of Islam into a vehicle with which to grab political power is a clear crime. Yes, it is true that, as with Christianity and many other religions, Islam also offers a variety of suggestions on the many ways to live your life. But according to Arkoun, the use of these suggestions by a particular politics or ideology is a kind of exploitation, even a crime. Arkoun notes that this is precisely what is happening nowadays, not only in the Arab world, but also in the various chambers of post-colonial powers around the world, and that as such, asserting then that in fact, the magic of Islam’s Golden Age was rather its pluralistic intellectual stance.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In brief, what we’re really talking about here is the exploitation of religion.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;For this reason, what MHP leader Devlet Bahçeli did at Ani was in fact exploitation of religion, and is, according to Arkoun, a crime. At the same time though, when the AK Party’s Egeman Bağış, in an effort to reveal Bahçeli’s exploitative moves, told him to read the Quran’s Surah Al-Maun, and when, in response, Mehmet Şandır noted that Bağış ought to read the Surah Al-Ma’idah (which warns against befriending Jewish and Christian people), these were also examples of the exploitation of religion.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Personally, I do not think that any of Turkey’s devout have been pleased by these arguments, or the use of belief to the benefit of politics. At the same time, I believe that the key to success of the changes presented by the AK Party and Kurtulmuş lie in a certain distancing from this sort of mentality. Please do not hesitate to share your ideas regarding this with me.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Today's Zaman, 14.10.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-1617342454425324493?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/1617342454425324493/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=1617342454425324493' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1617342454425324493'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1617342454425324493'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/10/i-do-not-think-that-this-interesting.html' title='Religion and politics, and the recent ‘surah wars’ in the Turkish political arena'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-878502637189054057</id><published>2010-10-15T19:04:00.001+03:00</published><updated>2010-10-15T19:09:27.777+03:00</updated><title type='text'>Dink sorularına Gül, Atalay, Davutoğlu ve Ergin cevapları</title><content type='html'>19 Ocak 2007 tarihinde “karanlık” bir suikasta kurban giden Hrant Dink’in arkadaşları Bilgi Edinme Kanunu kapsamında devlete 13 adet soru sormuşlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O 13 uğursuz soruya, 13 cevap geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorular neden sorulmuştu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü AİHM’e, Dink’i bir neo-nazi ile mukayese eden bir savunma gönderilmiş olmasına dair, Dışişleri Bakanı Sayın Ahmet Davutoğlu’nun sarf ettiği “Ruhuma birçok krizden ağır geldi, sindiremedim” ve Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül’ün ise “Hrant Dink maalesef gerekli tedbirler alınamadığı için hayatını kaybetti” sözleri bize mütevazı bir ümit vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü suikastın “karanlık” yüzü bir türlü aydınlatılamamıştı. Mahkeme sürecinde Pelitli Şeytan Üçgeni bir türlü kırılamamıştı. Zaten bizzat Başbakan Erdoğan “Biz cinayeti gerçekleştirenleri yakaladık ama asıl arkasındaki güçleri demiyorum” demişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samast-Hayal-Tuncel...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bizi adeta bu şeytan üçgeninde hapsetmek istiyorlardı. Sorular, yakıcı içerikleri kadar, Hrant’ın Arkadaşları’nın adalet isyanını dile getiriyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*** &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorulara verilen cevaplar basına “Devlet sus pus”, “devlet cevapsız” şeklinde yansıdı. Bence bu yorum devlete büyük bir haksızlık, devlet bir cevap verdi aslında... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlete haksızlık etmeyin lütfen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Makamlara göre nüanslar taşısa da, genel olarak şu ana soruya cevap aranıyordu: Başbakanlık Teftiş Kurulu Raporu ve son AİHM kararında net ve kesin biçimde zikredilen, Dink suikastında devlet kurumları ve görevlerinin kasıt ve ihmal iddiaları neden yargıya intikal ettirilmedi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiyerarşik gidelim: Cumhurbaşkanlığı’nın cevabı şöyle: “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kamuoyunda paylaşılan endişeleri dile getirdiler, nitekim AİHM kararıyla bu endişelerin yersiz olmadığı anlaşıldı. Anayasa’nın 108. maddesi gereğince yargı organları Devlet Denetleme Kurulu’nun görev alanı dışındadır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan âlâ cevap mı olur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış değerlendiriyorsam beni tekzip etsin, “Devlet kurumları ve görevlilerinin cinayetteki paylarına dair endişeler paylaşılmaktadır. Zaten AİHM kararı da bu endişelerin doğru olduğunu kanıtlamıştır. Yani ortada en hafif deyimiyle cinayet öncesi ve sonrası devlet ihmali söz konusudur. Anayasa bana bu hadiseye müdahale hakkı vermiyor. Ben de sizin gibi düşünüyorum” diyor Sayın Gül.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devleti temsil eden en yüksek makamı işgal eden Sayın Gül böyle konuşuyorsa şayet, bu devlet adına bir suç duyurusudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu okkalı bir cevap değil midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış anlamışlığım varsa bu sefer de Sayın Sadullah Ergin beni düzeltsin, istirham ederim. Adalet Bakanlığı “cevabında” şöyle diyor Hrant’ın Arkadaşları’na çünkü:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen taraf değilsin, sorularınız hükümsüzdür.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne ilginç değil mi? Cumhurbaşkanlığı’nın, İçişleri ve Dışişleri Bakanlığı’nın nezaketinden bile yoksun bir tavır bu. Adalet Bakanlığı, ölçmek mümkün olsa –Dink’in cenaze kortejinde yürüyen yüz binler bir fikir verebilir mi size- belki milyonlarca kişiyi temsil eden Hrant’ın Arkadaşları’nı “taraf” kabul etmiyor. AİHM kararı dahi, Adalet Bakanlığı’nı harekete geçirmeye, şapkayı önüne koyup düşünmeye muvaffak kılmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki o zaman Sayın Gül ve diğer bakanlıklar Hrant’ın Arkadaşları’nı niçin “taraf” görüyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçişleri Bakanlığı’nı tersinden köşeye yatıran bir sorusu var Hrant’ın Arkadaşları’nın. Varsa bir yanlış, Sayın Atalay’ın da tekzibini memnuniyetle yayımlamaya söz veriyorum. Diyorlar ki, “Mülkiye müfettişleri cinayetten İstanbul Emniyeti’nin mesul olduğunu, altı kişiye soruşturma açılması gerektiğini rapor ettiler. Mahkeme izin vermedi... Eh, mahkeme izin vermediğine göre, Mülkiye Müfettişleri, İstanbul Emniyeti ve altı polise kuru iftira atmış olmalıdır. O zaman neden bu müfettişleri yargılamıyorsunuz?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El cevap: Müfettişler bilgi ve belgelere göre ön inceleme raporları yazmışlardır. Bu görüşlerinden dolayı müfettişleri sorumlu tutmak mümkün değildir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vay vay vay...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müfettişlerin bilgi ve belgelere göre ulaştıkları hüküm ve talepler, meğerse sadece “görüş” sınıfına girermiş. Bilmemek değil, öğrenmemek ayıp; bu vesileyle öğrenmiş olduk. Demek “Yahu, şu cinayet hakkında benim müfettişlerim ne düşünüyorlar acaba, acayip merak ettim” deyip, sırf spor olsun diye inceleme yaptırdınız. Askerlere çim yoldurmak gibi, bürokrat boş durmasın, kafasına zararlı düşünceler gelmesin diye herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği cevabı nedeniyle Sayın Davutoğlu’nun ruhunun yeni krizlere tutulmuş olması gerekiyor son birkaç gündür. Bakanlığın AİHM’e gönderdiği neo-nazi savunması için “mevzuatımıza bir aykırılık tesbit edilmedi” cevabı verilmiş çünkü. Adalet Bakanlığı ile baş başa verip, gerekli incelemeler yapıldıktan sonra savunma AİHM’e gönderilmişmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sudan Dışişleri Bakanı ile yaptığınız görüşmeden sonra bir iki dakika vakit ayırıp ne olur beni yalanlayın Sayın Davutoğlu. Bu cevap AİHM savunmasının arkasında durmak, Dink’e yapılan bu saldırıya bir kez daha sahip çıkmak değil midir? Hangi Davutoğlu’ya inanalım? Siz hangisisiniz? Dink’i bizzat tanıyan, ölümünden acı duyan, AİHM savunması nedeniyle ruhu daralan Davutoğlu mu, yoksa o savunmada zuhur eden “devlet”in hizmetindeki Davutoğlu mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de devlet sus pus değil ve bu devletin verdiği cevaplar, Hanefi Avcı’nın Dink cinayeti için söylediğinden farklı değil:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cinayetin tüm failleri belli, siz neyi zorluyorsunuz!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlete haksızlık etmeyin lütfen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 14.10.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-878502637189054057?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/878502637189054057/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=878502637189054057' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/878502637189054057'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/878502637189054057'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/10/19-ocak-2007-tarihinde-karanlk-bir.html' title='Dink sorularına Gül, Atalay, Davutoğlu ve Ergin cevapları'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-992409051371996261</id><published>2010-10-11T19:16:00.001+03:00</published><updated>2010-10-11T19:19:05.922+03:00</updated><title type='text'>Başbakan’a ilk taşı günahı olmayan atsın</title><content type='html'>Türkiye’de Kürtlerin anadil sorunu söylemi ile Başbakan Erdoğan’ın Şansölye Merkel’e Almanya’da yaşayan Türklerin anadillerini öğrenme hakları üzerine sarf ettiği sözlerdeki çelişki, dünkü Taraf’ın manşeti ve Ahmet Altan’ın yazısında çok net biçimde deşifre ediliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan, haklı bir şekilde Türklerin anadillerini öğrenmeleri halinde, Almancayı daha kaliteli bir biçimde öğrenebileceklerini söylüyor, asimilasyona karşı çıkıyor, Şansölye Merkel de Erdoğan’ı “Kesinlikle katılıyorum” diyerek onaylıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sözlere nasıl karşı çıkılabilir ki? Bu çağda, hangi sorumlu devlet yöneticisi doğrudan hak ve özgürlükler alanına giren bir talebin karşısında pozisyon alabilir? Dünyada ve Türkiye’de söylem üstünlüğü artık özgürlüklerden yana. Toplumsal barışın sigortasının, geçen yüzyılın pratikleri gibi farklılıkları tehdit görüp budamak-kazımak değil, onları yüceltmek olduğu ağır bedeller üzerine inşa olmuş kadim tecrübe ile sabit artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Erdoğan aynı temel hakkı, Türkiye’de farklı, Almanya’da farklı, Türkler için farklı, Kürtler için farklı algılıyor. Bunun açıklaması ne olabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii, yukarıda bahsettiğim geçen yüzyıldan kalan ideolojik artıkların, hâlâ bilinçdışımızda ve devlet geleneğinde varlıklarını sürdürüyor olmaları en temel neden. Anadil konusu doğrudan Kürt sorununa bağlı ve verilecek “tavizlerin” ülkeyi hızlı bir bölünmeye götüreceğine dair refleks hâlâ güçlü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı başörtüsü konusunda gündeme gelen “kamusal alan” tartışması gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıpkı Alevilerin zorunlu din dersine Danıştay ve AİHM kararlarına rağmen tabi kılınmaya devam etmeleri, Anadolu’da neredeyse camisiz Alevi köyü kalmamış olması gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP lideri Kılıçdaroğlu üniversitelerde başörtüsü yasağının bir hak ihlali olduğunu kabul ediyor. Çünkü yukarıda bahsettiğim söylem üstünlüğü, CHP gibi devletçi bir partinin içinde bile kırılma yaratacak bir ağırlığa ulaştı. Bu söylem üstünlüğü kolay elde edilebilen bir şey değildir. Yılların mücadelesinin ürünüdür ve değişim önce söylemin kimyasında ve meşruluğunda verilen kavganın kazanılmasına bağlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söylem üstünlüğü özgürlüklerden yana geçmiştir, ama süreç henüz tamamlanmamıştır. Yaşanan çelişkiler, şüphesiz ara dönemlerin amorf karakterinden kaynaklanıyor. İstibdat dönemlerinde uygulanan böl-yönet ve şiddet uygulamaları sadece siyaseti, yargıyı değil, toplumun kendisinin de kimyasını altüst etti çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan’ın bu net çelişkisi, toplumda da karşılığını bulmuyor mu? Zorunlu din dersinden ve Diyanet’in Sünni tahakkümünden mustarip Alevilerin büyük bir kısmı, demokrasi ve çağdaşlık bayrağını kimseye kaptırmayan Kemalist kentliler aynı zamanda başörtüsü yasağının devamından yanalar. Öte yandan, zorunlu din dersinin kaldırılarak seçmeliye ve içeriğinin de objektif bir dinler tarihine dönüşmesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda tüm dinlerin eşit temsil edilmesi, dev bütçesinden Alevilerin, Hıristiyanların, Musevilerin eşit pay alması halinde Sünni muhafazakârların bundan ne kadar hazzedeceği de ayrı bir konu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanda güvensizlik varsa, diğer yanda da imtiyazların kaybedilme korkusu var. Bu durum bir özgürlük talebini, diğer kesimin tepkiyle karşılamasına yol açıyor. Kimsenin ilke olarak karşı çıkmayacağı en temel haklar, birer tehdit olarak algılanabiliyor. Alevilerin, Kürtlerin, başörtülülerin talepleri ya karşılanmıyor, ya da düzenlemeler eksik yapılıyor veya engelleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tamam, siyasete, siyasetin en başat rolünü oynayan büyük partilere büyük sorumluluk düşüyor. Ama halk olarak bizlerin de şapkamızı önümüze koymamız gerekmiyor mu? “Başkalarının” özgürlüklerinin kısıtlanması ve “onların” acı çekmesini, kendi yaşam biçimimizi sürdürmenin garantisi görme ahlaksızlığına kapıldığımızı kabul etmek gerekmiyor mu? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz böyle kaldıkça, siyasetin de buna göre dizayn olacağını, siyasi partilerin de ancak tabanları kadar özgürleşebileceğini, taban desteği ve baskısı olmadan kalıcı demokrasinin tesis olmayacağını keşfetmenin zamanı gelmedi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim şart demeye getirmiyorum. Bilakis, İngilizce unlearning denen deneyimi yaşamak, yani öğrendiklerimizi, bize belletilenleri unutmak, ezberleri bozmak, ruhumuzda konut kurmuş faşistlerle, ırkçılarla, yobazlarla, konformistlerle, darbecilerle, haramilerle yüzleşmemiz, hatta tövbe etmemiz gerekiyor bizim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düne göre hiçbir mazeretimiz yok artık. Müslüman’ın da, Alevi’nin de, solcunun da, ülkücünün de, kemalistin de artık hiçbir mazereti yok. Kendi aydınlanmamızı yaşadığımız günlerdeyiz. Tüm kirli çamaşırlar ortaya bir bir dökülüyor, karanlıkta olan ışığa geliyor. İsa’nın dediği gibi kör olsaydık günahımız olmazdı ama şimdi “Görüyoruz” dediğimiz için günahımız duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdoğan’ı Almanya’da farklı, Türkiye’de farklı kılan da bu. Sözüm sadece Erdoğan’a değil, çünkü o, bir yerde bizim ortak hikâyemizi anlatıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 11.1.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-992409051371996261?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/992409051371996261/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=992409051371996261' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/992409051371996261'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/992409051371996261'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/10/basbakana-ilk-tas-gunah-olmayan-atsn-ta.html' title='Başbakan’a ilk taşı günahı olmayan atsın'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-6633380023262033111</id><published>2010-10-04T15:38:00.001+03:00</published><updated>2010-10-04T15:38:56.410+03:00</updated><title type='text'>Bahçeli'nin gönderilme korkusu veya iyileşmek</title><content type='html'>MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin TBMM’nin yeni yasama yılının açılış gününde Kars yakınlarındaki Ani Antik Kenti’nde bulunan Surp Asdvadzadzin Katedrali’nde (Meryem Ana Kilisesi) partililer ve beş bin kişilik çoğu Azerbaycan ve Nahcivan’dan gelen Azeri soydaşlarla namaz kılması AK Parti ile MHP arasında bir “sureler” savaşına neden oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1064’te Bizans’ın elinden alınan ve Alp Arslan’ın ilk namazını kıldığı bu mabet Fethiye Camii olarak anılıyor. Alp Arslan’ın katedralin haçını söktürüp, üzerine basılması için kilise girişine koydurduğu rivayet edilir. Bu tepki, Bizans’tan çok çekmiş ve Alp Arslan’la ittifak yapıp Türklere Anadolu’nun kapısını açmış Ermeni prenslere değil, tabii ki Bizans’a yönelikti. Ne semboliktir ki, MHP’lilerin Ani’de namaza durduğu gün, Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nin de 100 kiloluk haçı yerine konuyordu. Sayın Bahçeli de zaten bu eyleminin Sümela Manastırı ve Ahtamar’da yapılan ayine tepki olduğunu gizlemiyor, bunu gerçekleştiren AK Parti hükümetini ağır bir dille eleştiriyordu. Konuşmasında, bence “tarihî” önemde bir söz sarf etti Bahçeli. Bu söz, hem eski Türkiye’nin, hem de milliyetçilikten büyük zarar görmüş pre-muhafazakârlığın önemli bir hastalığını teşhis ediyordu. Şöyle dedi Bahçeli:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bin yılda oluşmuş harcı, birileri ayrıştırsın diyerek ve geldiğimiz yere bizi geri göndermek için sürekli pusuda bekleyenler sırf alkışlasın diyerek Anadolu’ya gelmedik.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçeli’nin referandum yenilgisinin hırçınlığı ile yaptığı bu lapsus, tam da Türkiye’nin, Türklerin bugün AK Parti ile terk ettiği bir kompleks aslında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geldiğimiz yere geri gitmek... Kovulmak. Vatan, ev, yurt olarak önce “Türklerin” bir türlü görmedikleri bir toprak parçasından sökülmek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yakıcı his, uzun bir fetih ve iktidar döneminden sonra, hasta adam haline gelen, çok kısa sürede dört milyon kilometrekare toprak kaybeden Osmanlı’yı kurtarma, hatta onu eskisinden daha muzaffer yapma hayaline kapılan İttihat ve Terakki’nin Balkan Harbi hezimetindeki haletiruhiyesiydi. Türkler, gün be gün “geldikleri yere” çorak ve bozkır Orta Asya’ya doğru geriletilmekteydi. Balkan Harbi’yle birlikte Edirne bile düşmüş, Payitaht tehlikeye girmiş, Anadolu’nun kuytu derinlikleri Türklerin Orta Asya’dan önce tutunacakları son sığınak olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama orada da Ermeniler vardı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bismarck’tan beri Rusların himayesi altında olduğu varsayılan Ermenilerden Almanya nefret ediyordu. II. Wilhelm’in hazırlattığı “Osmanlı Siyaset Belgesi”nde, Almanya’nın Hıristiyan halkların hamisi olamayacağı belirtiliyor, Abdülhamit’in yaptığı Ermeni katliamlarına karşı Alman sefirlerinden rapor bombardımanına tutulan Alman Dışişleri’ne, Alman yüksek ideali için Osmanlı’nın asla rahatsız edilmemesi gerektiği talimatı veriliyordu. Hatta, Rusların sıcak denizlere inmesi yönünde tehdit görülen Ermenilerin her türlü göçertilmesi de iyi olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani Tehcir, İttihat’ın orijinal bir keşfi değildi. 1880’lerden beri Osmanlı Sarayı’na Kayzer’in üfürdüğü bir öneriydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahçeli’nin, kendi Balkan hezimeti olarak hissettiği Referandum’dan sonraki bu hırçınlığı, bir asır öncesini ışık hızıyla bugüne getirdi. Korku, öfke ve geri gönderilme korkusu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Sayın Bahçeli’nin görmeyi reddettiği şey, muhtemeldir ki, 2011 genel seçimlerinde de tekrarlanacak hezimetin, tam da Türkiye ve Türklerin bu kompleksten kurtulmaya başladığını anlayamamasından ileri geldiği. Yani Bahçeli, doğru analiz ettiğinde kendisini ve partisini kurtarabilecek bir ilacı, ağzından kusuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü Türkler, Müslümanlar, gün be gün artan bir ivmeyle evlerini benimsiyorlar. Tahayyül ve algılarında yerleşik bir yaşama geçiyorlar, iyileşiyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle kentlerimiz güzelleşiyor, güzelleşecek. Çünkü “kiracı hisseden” Türk ve Müslümanlar, bilinçdışlarında çöreklenmiş bu korkularından kurtuldukça, çevrelerini bir düşman malı gibi değil, kendi öz yaşam alanları olarak görüyorlar. Göreceksiniz, briket denizlerinden oluşan, bakımsız, zevksiz gri kentler, kasabalar, köyler ve tüm Anadolu, gün geçtikçe derlenecek toparlanacak, geri gönderilme korkusu etkisini yitirdikçe, yerleştikçe...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ermeni” sözü de işte bu yüzden “Türklerin” tam da bu korkusunun konsantre olduğu bir nefret objesidir. Yanılmayın, Ermeniler hiçbir zaman aşağılayıcı bir ırkçılığa maruz kalmamışlardır. Kokan, pis, cahil aşağılamalarına Ermeniler hedef olmamışlardır. Ermeniler daha çok “içimizdeki akıllı, soylu düşmandır.” Kültürleri yüksektir. En azılı Ermeni düşmanı bile Ermenilerin kadim kültür ve medeniyetini kabul eder. İmrenilen, örnek alınandır Ermeni. O tarımı, inşayı, ticareti en iyi yapandır. Onlar gidince fakirlik ve zevksizlik gelmiştir. Aynen bunları söyler birinci sınıf Türk ırkçısı Ermeniler hakkında. Hatta, özel hayatında, iş ilişkilerinde mümkünse Ermeni arar bulur ortaklık yapmak için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa gerçek ne o, ne de budur. Bir Ermeni de yeteri kadar aşağılık olabilir yeri geldiğinde. Ben bu tür yüceltmelere pozitif ırkçılık diyorum. Birisi bana “Siz Ermeniler ne kadar çalışkan, üretken, ahlaklı bir halksınız” dediğinde, berime bakmadan kaçıyorum; arkasından kardeşi, öfke gelecektir çünkü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye Balkan hezimetinin haletiruhiyesinden kurtuluyor artık. Türkler Anadolu’ya yerleşiyor, evsahipliğini hazmediyorlar. Bu harika bir şey. Bunu yapamayanlar, bir türlü yerleşememenin rahatsızlığı ile hep geldikleri yere gönderilme kâbusları görecekler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 04.10.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-6633380023262033111?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/6633380023262033111/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=6633380023262033111' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6633380023262033111'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6633380023262033111'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/10/bahcelinin-gonderilme-korkusu-veya.html' title='Bahçeli&apos;nin gönderilme korkusu veya iyileşmek'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5678966740036248053</id><published>2010-09-30T14:26:00.001+03:00</published><updated>2010-09-30T14:30:33.035+03:00</updated><title type='text'>Müslümanlar, Aleviler, solcular ve istisnalar</title><content type='html'>Geçen gün Moral FM ’in konuğu olarak Entelektüel Bakış programına katıldım. Kıymetli yazar Metin Karabaşoğlu ile çok keyifli bir program yaptık. Siyaset başlığı altında, Cumhuriyet döneminde yaşanan kırılmaları, geçen yüzyılda bu ülkede yaşananların bugünlerde nasıl yeniden yorumlandığını ve safraların nasıl tasfiye edildiğini konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama beni ziyadesiyle memnun eden, “kendimize dair” eleştirileri yapmaktan da imtina etmemiş olmamızdı. Bunlardan en önemlisi, Türkiye’de yaşayan önemli bir grup insanın kendini Müslüman olarak tanımlarken, aynı zamanda amansız bir milliyetçilik hastalığına sahip olmasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede her şeyin zıddıyla çağrıldığını, tepetaklak olduğunu çok küçük yaşlarımda fark ettim. Sahte bir ülkenin sahtekârlaşan insanları olduğumuz konusunda şüphem vardı. Belki babamın Ermeni, annemin bir Müslüman olmasından kaynaklanan “melez”lik imkânlarından ziyadesiyle faydalanmış olmamdandı bu. Her yere girip çıkabiliyor, lakin o her yer-ler-de yurtsuz hissediyor, ırk, yurt, mülkiyet gibi, aslında “ahlaksızlığın” başlangıcı olan kavramlara karşı doğal bir efsun ediniyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikkatimi en çok çeken üç kesim Müslümanlar, Aleviler ve solculardı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sondan başlayayım. Her kırılgan azınlık grubu azası gibi, solculuğa büyük sempatim vardı. Lakin çok istememe rağmen nedense solcu olamamıştım. Allah vergisi bir “sahteliği ayırt etme ve düşünceleri okuma yeteneğim” vardır. Biz, Ermeniler olarak onca haksızlığa uğrar, Asala cinayetleri döneminde sessiz bir linçe kurban giderken, ne buna karşı bir destek görmüş, ne de emperyalizme karşı savaşan bir ideoloji için ciddi mesele olması gereken ayrımcılık, 1915 gibi yakıcı konularda ezber bozan bir yaklaşıma şahit olmuştuk. Tabii solcuların ciddi bir kısmının devrim yapmak için cuntaların gözünün içine baktıkları, kemalizmi de komünizme giden yolda bir kardeş ideoloji olarak kutsadıkları, yani aslında derin devletin maşası oldukları bilgisi, henüz deşifre edilmemişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni gençliğimde düşündüren diğer bir nokta da, bunca demokratlık iddialarına, bunca mağdurluğuna, bunca da kalabalık nüfusuna rağmen, Alevilerin bu ülkenin meselelerine damga vuramamış olmalarıydı. Kendini ihtirasla “laik, demokrat ve ilerici” olarak tanımlayan bir Alevi topluluğu, niçin bu ülkeyi değiştiremiyor, neden bizler acı çekmeye devam ediyorduk? Büyük bedeller ödemiş bir toplumsal kesimin, bu kadar dağınık ve Stockholm sendromundan böylesi mustarip olması beni çok şaşırtıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Müslümanlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1915’te Anadolu açık bir mezbaha gibiydi... Müslümanlar neredeydi diye hep sormuşumdur kendime. Evet, Ermeni, Rum malları beyaz Türk burjuvazisinin ana sermayesi olmuştur ama, mütedeyyin eşrafın da gırtlağından epey haram lokma geçmiştir. Yüzde doksan dokuzu Müslüman bir ülkede, yüzde doksan dokuzu hak ihlalleri ile geçen koca bir Cumhuriyet döneminde, muhafazakârların hem varlıkları, hem de yokluklarına bir özeleştiri yapmaları gerekmiyor muydu? Milliyetçiliğin üretim merkezleri olarak sıkı işlev gören ilahiyat fakülteleri, “asil millet” kavramına yürekten imanı her vesile ile vurgulamalar, Kürt, Ermeni, Yahudi ve Alevilere karşı ırkçı söylemleriyle muhafazakâr kesimin kendi inançlarıyla oldukça çeliştiklerini reddedebilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şüphesiz, solcular, Aleviler ve Müslümanlar için de ileri sürülecek pek çok haklı mazeret var. “Herkes kendi canını, varlığını korumaya çalışıyordu”, “tüm bu kesimler bir iç sömürgecilik anlayışıyla parçalara bölünmüş, etkisizleştirilmişlerdi”, “gerçekten neler olduğu konusunda kitlelerin bir fikri yoktu”, “Türkİslam sentezi en nihayetinde en çok Müslümanların zarar gördükleri İttihatçıların bir toplumsal mühendislik eylemiydi”, “Müslüman’, ‘Alevi’, ‘solcu’ gibi tek kelimelik tasvirlerin bu resim dışında kalanlara haksızlık da olacağı ortadaydı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların hepsine eyvallah.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bugünler için ne diyeceğiz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müslümanların AK Parti ile son yıllarda demokratikleşmede oynadıkları rol takdire şayan. Ama işte mesela Roni, Necip Fazıl Kısakürek için çok da yerinde bir eleştiri yazdığında, Sevan Nişanyan sivri eleştirilerine dinleri de kattığında, ânında hedef tahtası oluyorlar. Aslında Roni’nin başlattığı tartışmaya bizzat Müslümanların sahip çıkması, Necip Fazıl’ın o kabul edilemez, ırkçı sözlerini tartışması doğru olmaz mıydı? Ortak derdimiz olan kemalizmi eleştirirken sorun yok. İnönü’yü, CHP’yi yerden yere vururken de yok. Ama eleştiriler “bize” yöneldiğinde, orada dur, haddini bil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu böyle olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülke Sevan Nişanyan’ın adlandırmasıyla sadece “Yanlış Cumhuriyet”le yüzleşmekle değil, geçmişin günah ve talanlarının her toplumsal kesimden aldığı desteğin yargılanması ile de değişecek. Yüzyıllık sahtekârlık, sadece o sahtekârlığı üretenlerin değil, alıp güzelce kendi hesabına kullananların da ayıbı çünkü. Bir Müslüman milliyetçi olamaz. Bir Alevi Ergenekon’dan medet umamaz, gerçek bir solcu ülke böyle bir değişim yaşarken “yiyin birbirinizi” diyemez. Diyorsa zılgıtı yer, kurtulamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsedilen toplumsal kesimlerin yüz akı olan istisnaları da bu yazının altına imza atmaktan eminim gocunmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 30.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5678966740036248053?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5678966740036248053/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5678966740036248053' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5678966740036248053'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5678966740036248053'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/muslumanlar-aleviler-solcular-ve.html' title='Müslümanlar, Aleviler, solcular ve istisnalar'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5869823370418811191</id><published>2010-09-30T10:51:00.000+03:00</published><updated>2010-09-30T10:53:01.854+03:00</updated><title type='text'>PKK sınırdışına çıkarken barışı konuşmak</title><content type='html'>Kürt sorunu çok eski ve eskiliğiyle doğru orantılı çok karmaşıklaşmış bir mesele. Haliyle, çözüm süreci de aynı karmaşıklığa sahip. Bu karmaşayı besleyen bir diğer faktör ise psikolojik etmenler. Artık herkes akan kanın durmasını istiyor. Bu kan, maalesef hiç yere akarken, birbirimize dair güven duygularını da alıp götürdü. Şimdi bu kırılmış güven zemini üzerinde bir barış tesis edilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla, bu temelin daha sağlam atılması, zeminin sağlamlaştırılması ile mümkün. Bu görev ise tabii ki hükümete düşüyor. PKK sorunundan bağımsız olarak, bölgede hâlâ etkin olan Ergenekon’un Fırat’ın ötesindeki kolunun yargıya taşınması, yöredeki güven arttırıcı tüm önlemlerin alınmaya devam etmesi şart.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer etmen ise, sorunun çözülmesi yönünde her kesimde biriken “hemen şimdi” duygusu. AK Parti, 22 temmuzda aldığı yüksek halk desteği ile kendi varlığını da tehdit eden derin devletin kuluçkası haline gelmiş olan bu sorunu çözebileceğini düşündü. Bence doğru da düşündü. En azından sorunun adı kondu ve akan kan durmasa da, bu kanın sorunun çözümü yönünde siyasete baskı oluşturması sağlandı. Bugün, son referandum ile birlikte, Kürt açılımı konusunda MHP gibi milliyetçi bir partinin bile kendi tabanını savaşın sürmesine ikna edemediği, hatta kışkırtıcı söyleminin etkili olamadığı görülüyor. Referandumda, AK Parti’nin en azından Kürt sorununu çözme konusunda da inisiyatif almasının halktan destek gördüğü sonucu çıktı. Nitekim referandumdan hemen sonra görüşmelerin “nitelikli” hale gelmesi, Atalay’ın Erbil’e doğru yola çıkışı ve PKK’nin sınırdışına çıkma kararını uygulamaya başlaması da bu sebeple.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çözüm sürecinin en önemli yardımcılarından bir diğer etken ise, hem Batı’da, hem de Doğu’da Kürt sorununun artık miadını doldurduğuna dair olgunlaşmış kanaattir. Herkes artık savaşın bitmesini istiyor. Neden mi? Bence biraz da Taraf yüzünden. O kadar çok dosya yayımladık, o kadar deşifre edici yayın yaptık ki bu kirli savaş hakkında, artık bu savaşın herhangi bir prestiji kalmadı. Kimse bu savaşın bir özgürlük veya ülkeyi birarada tutma mücadelesi olduğuna inanmıyor artık. Tabandaki bu kanaatin, hem devleti, hem de PKK’yi gittikçe sıkıştırdığı da bir gerçektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önemli bir diğer husus ise, bu andan itibaren, akan kandan –kimin döktüğü hep şaibeli olacağından- herkesin mesul olacağı gerçeğidir. Artık kimse bu kanın hesabını veremez, kimse o şehit ve gerilla cenazelerinde eskisi gibi kendini meşru ve güçlü hissedemez. Devlet devlet ise ve PKK ile meşru bir savaş verdiğini iddia ediyorsa, savaşı tek çözüm olarak kabullense dahi, Dağlıca’dan itibaren, Aktütün, Hantepe ve Hakkâri saldırılarının tüm sonuçlarını ortaya dökmek ve aklanmak durumundadır. PKK de aynı şekilde, hâlâ Kürt halkı için savaştığını iddia ediyorsa, Sadi, Salih, Sofi Özdemir ve Sedat Özevin’in hangi ulu amaç uğruna öldürüldüklerini açıklamak zorundadır. Bu öyle kolay kolay olacak bir şey değildir maalesef. O zaman artık kan döken iki taraftan değil, savaşın devamından yana olan tek bir ittifaktan bahsetmek zorunda kalacağız, mecburen...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sivil itaatsizliğin namusu&lt;br /&gt;Her zaman şiddeti değil, sivil itaatsizlik eylemlerini savundum. Ancak sivil itaatsizliğin de bir kuralı vardır meşru ve etkili olabilmesi için... Öncelikle, bir yandan şaibeli bir savaş sürer ve oluk gibi kan dökülürken, aynı anda bir barış girişimi olan sivil itaatsizlik eylemleri yapamazsınız. Daha doğrusu yaparsınız da, etkili ve meşru olmaz. Sivil itaatsizlik, bir hak arama aracı olduğu kadar, şiddetten ilişkiyi kesme ahdidir. Diğer yandan, Kürt siyasetinin gücünü azaltacağını düşünüp onaylamamış olsam da, hem referandum, hem de eğitim boykotunu bir hak olarak görüyorum. Kürtlere bu köşede silah bırakılsın, mücadele siyaseten ve sivil aktörlerce sürdürülsün diye ahkâm keserken, bu türden boykotlara karşı çıkmak da haddime değil. Ancak, kan durmadan bunların çok etkili olacağını düşünmeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kırılan güven zemininden bahsetmiştik. Van’da görüştüğüm BDP’li arkadaşlara, “PKK’nin silahlarıyla sınırdışına çekilmesi, ‘Barış için fedakârlık yapacağım, belki öleceğim ama öldürmeyeceğim’ demesi çok mu romantik bir talep” diye sorduğumda, bana hemen 1999’daki ateşkeste geri çekilen 150 PKK’linin arkadan vurulması olayını hatırlattılar. Doğrusu haklılar. Ama bazen kötü hatıralar, değişimi ıskalamamıza da yol açıyor. Bugün artık barışı isteyen bir kamuoyu var. Şeffaflık var. Elini taşın altına sokmuş bir siyasi irade var. Taraf var ve içinde bulunduğumuz süreç çok daha güvenli 1999’a göre.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barışa direnen bir devlet hepimiz için nasıl bir yükse ve nasıl tasfiye ediliyorsa gün be gün, savaşa devam eden bir PKK de Kürt halkının sırtında bir kambura dönüşecek gittikçe. Onurlu bir final için son şansların kullanıldığını düşünüyorum. Bu manada, umarım PKK’nin sınırdışına çekilmeye başlaması akamete uğramaz. Geri çekilen PKK’lilerin hayatı da, biz barışı isteyenlerin yakın takibinde ve manevi güvencesinde olmalıdır, olacaktır da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz bu yola kefenimizle çıktık” diyen siyasilerin de, dağa öleceklerini bile bile çıkanların da barış için bu cesarete sahip olmaları gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 27.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5869823370418811191?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5869823370418811191/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5869823370418811191' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5869823370418811191'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5869823370418811191'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/pkk-snrdsna-ckarken-bars-konusmak.html' title='PKK sınırdışına çıkarken barışı konuşmak'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-2921262036487615743</id><published>2010-09-26T00:33:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:34:33.345+03:00</updated><title type='text'>Waking up to a freer country on September 13</title><content type='html'>As I said hello to you, our country took a very critical, precious step toward a brighter future. We cannot thank our country and our people enough. Our people lent support to amendments that will send the Constitution of the military coup of Sept. 12 to the dustbin of history and that directly targeted constitutional provisions that made up the backbone of the tutelary system set in place by the coup. Moreover, they did not let fear-mongering deceive them. And as I, like many of you, was going to the Beşiktaş courthouse on the morning of Sept. 13 to file an official complaint against the perpetrators of the 1980 coup, I felt in all of my cells that I had woken up to a freer country.&lt;br /&gt;Actually, the people of Turkey have always acted with common sense at every turning point. Despite the military junta’s heavy pressure -- particularly on the Justice Party (AP) of Ragıp Gümüşpala, which tended to say “no” to the Constitution of 1961 imposed by the National Unity Committee (MBK) -- the referendum ended with a 35 percent “no” vote. Later, the Süleyman Demirel-led AP achieved an overwhelming victory against the military junta by securing 53 percent of the national vote in the 1965 general elections.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The Constitution of 1982 was a full-fledged show of tyranny with ballots placed in transparent envelopes and the state-owned Turkish Radio and Television Corporation’s (TRT) broadcasts deliberately targeting naysayers. “Yes” votes reached 91 percent -- the natural result of the extraordinary oppression. Yet, the public chose not Turgut Sunalp [who founded the Nationalist Democracy Party (MDP)] or Calp Pashas [who established the left-leaning People’s Party (HP)] as openly directed by the military, but Turgut Özal’s Motherland Party (ANAP), which promised normalization and the return of civilian authority, garnering 45 percent in the first free elections in 1983.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Likewise, the post-modern coup of Feb. 28, 1997 was questioned and punished, as the victims of the coup were the winners of the 2002 elections. Carrying the Justice and Development Party (AK Party) to power with 34 percent, the voters also slapped the e-memorandum of April 27 by giving 47 percent to the AK Party in the elections of July 22, 2007. Moreover, the referendum that made it possible for Abdullah Gül to be elected president should not be forgotten. As a response to the Constitutional Court’s 367 decision, the “yes” votes in the referendum held on Oct. 21, 2007 amounted to 70 percent.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This is the result of the natural human tendency to side with the good and fair. People obviously look for what is good for themselves and find it with perfect marksmanship. This wisdom of the general public is driven by their tendency to make correct decisions for themselves, for their children and for the future.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Let us now analyze the referendum results.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;It is clear that the two political parties waging a “no” campaign, the Republican People’s Party (CHP) and the Nationalist Movement Party (MHP), failed to persuade voters to lend support to their cause. Kemal Kılıçdaroğlu not only failed to cast his vote but did not show up on referendum day. When he finally held a press conference to assess the results, he talked about how they ruined democracy and how they tried hard to get people to say “no.” Kılıçdaroğlu really did his best, but he failed to convince people as it was a matter not of performance but of content and justifiability. Naysayers did not have convincing or justifiable arguments.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Why?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Indeed, the only weapon in the arsenal of the “no” campaigners was fear. In other words, they opted for pumping fear into voters to secure their votes. They suggested that if the referendum ended in “yes,” Shariah would quickly enter Turkey from the common border with Iran and merge with collaborators inside to deal the final blow. They said the AK Party had a secret agenda and that Erdoğan had been assigned as a major agent of the Greater Middle East Project. The country would lose all of the achievements of the secular Kemalist republic and return to the dark ages.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;This bias, or even hatred, seemingly targeting the AK Party and Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan could have only one explanation, though this is not openly voiced: Islamophobia. Secularists favored a marginal and unreal representation of religion that would put fear into the hearts of people by characterizing Islam as a bloodthirsty, uncompromising, unreasonable, unscientific and cartoonish religion that is the enemy of the modern. This characterization had served to give legitimacy to the “secular, modern, contemporary” Kemalist Turkey. The Müslüm Gündüz-Fadime Şahin scenarios, masterminded by Ergenekon members in the run-up to the post-modern coup of Feb. 28 were nothing but simulations designed for this purpose.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;However, the emergence of an assertive middle class eager to integrate with the world and that is at peace with itself (compared to the neurotic and depressive Kemalists) and it coming to power with the reformist AK Party angered pro-tutelage groups to distraction. They rushed to design and implement the Blonde Girl (Sarıkız), Moonlight (Ayışığı) and Sea Sparkle (Yakamoz) coup attempts and when these failed to achieve their ends, the Council of State attack, the murder of priest Andrea Santoro, the murder of dear Hrant Dink and the slaughter of Christians in Malatya followed. Their plan was to put the blame for these crimes against humanity on Muslims, thereby creating political instability and eventually getting rid of the AK Party. But fortunately, this plan, too, failed.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Of course, these explanations are not sufficient to show the whole picture. Not all naysayer “citizens” are equally driven by these fear-instilling campaigns. This is also a class conflict between the “people” and “citizens” as well as between “blacks” and “whites.” The happy minority -- born and raised in the womb of the republic’s “acceptable citizen” project, voluntary supporters of the Jacobin interventions and entitled to become the bourgeois and capital group of the republic -- is not willing to abandon its privileges or share them with the “people.” And those who have not gained these privileges yet but consider themselves part of this class from a sociocultural perspective do not want millions of “blacks” to join. In fact, they all know that the AK Party has no agenda to turn the country into Iran and that this fear is completely fake.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thus, we can depict the Sept. 12 referendum as a milestone in the elimination of the unfair competition created by the state between “blacks” and “whites.” Its impact may not be felt immediately, but its gradual effects will be on a much larger scale than initially thought. Politics will be rearranged and sit on a more realistic ground. With this hard blow dealt to the tutelary system, not only the CHP as the party of the whites but also the AK Party will have passed an important threshold. If Erdoğan translates this into a new enthusiasm for democratization -- by immediately starting work on a new, civilian constitution -- the AK Party will continue to shape the country as a reformist party for many years to come. This is because the AK Party now has no excuse for not acting with regard to the new constitution, the EU membership, the Kurdish issue, the Armenian issue and other initiatives. Of course, the most complicated and critical of these is the Kurdish issue.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In this regard, the speech Prime Minister Erdoğan gave after the referendum results were announced is refreshing. After leading his party to its seventh victorious trip to the ballot box since 1994, Erdoğan chose to use a humble and embracing language. He said that the “yes,” “no,” and “boycott” camps won and apologized for his harsh words during the referendum campaign. The 16-point difference between the “yes” and “no” votes implies that the people lend strong support to change despite the opposition parties’ efforts to portray the referendum as a vote of confidence for the AK Party.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The biggest loser in the referendum is the MHP, and its leader Devlet Bahçeli got a very strong warning from his voters. The fact that the “yes” votes were higher in 10 provinces where the MHP’s mayors are in office, including Bahçeli’s hometown of Osmaniye, means that the party was penalized by its voters for siding with the pro-tutelage parties.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In short, we have taken yet another bold step from fears to realities, from oppression to civilian politics, and from tutelage to democracy. May this benefit our country and people.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Todays Zaman, 17 September 2010, Friday&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-2921262036487615743?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/2921262036487615743/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=2921262036487615743' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2921262036487615743'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2921262036487615743'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/waking-up-to-freer-country-on-september.html' title='Waking up to a freer country on September 13'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-1151351354164317026</id><published>2010-09-26T00:29:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:33:00.895+03:00</updated><title type='text'>Ahtamar ve kendi kendinden kovulmak</title><content type='html'>“Ahtamar ah” yazım epeyce bis aldı. Konuya devam etmem, gözlemlerimi daha ayrıntılı yazmam istendi. Belli ki bu hepimiz için (hepimiz derken “hepimizi” kastediyorum. Yani Türkiye’de yaşayan Ermeni, Türk, Kürt, Azeri, Çerkes vs. asıllılarla, diasporada yaşayan Ermeni asıllı Türkiyeliler) ciddi bir ihtiyaç. Bu ihtiyaç belki 1915’ten de önce, belki Anadolu’daki kırılmanın sosyo-politik zemininin olgunlaştığı 18. yüzyıldan beri ertelenen bir psikolojik durum. Yürekler ne kadar sertleşmiş, bu sertlik düşünceleri ne kadar savurmuş olursa olsun, en radikallerden en cesur özgürlükçülere değin örtük veya açık, “eve dönmeye” şiddetli bir ihtiyaç gözlemliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz “kendini kendinden kovan” bir coğrafyanın gurbetteki çocukları olarak, eve dönmeye, aynı coğrafyanın, havanın, suyun, ekmeğin, toprağın, yollardaki tozun, düzlüklerdeki başakların, sarp kayalıkların, o kayalıkların dibindeki vadiden kıvrılan nehirlerin, Ağrı’nın, Ilgaz’ın, Süphan’ın yücelerindeki karın, Anadolu denen rahme düşen tohumların kardeş kıldıkları olarak bu “buluşmayı” içten içe diliyoruz. Kendi kendinden kovuluş, kovuluşların, terk edilmelerin en acısıdır çünkü. Bu gurbet artık bitsin istiyoruz, hepimiz, hepimiz derken...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’ya her gidişimde, tıpkı Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nde 95 yıl sonra yapılacak o ilk ayine katılmak için gittiğim Van’da olduğu gibi, bu kendinden kovuluşun dönüş yolunda gibi hissediyorum kendimi. Van’a ilk defa gitmiş olmama rağmen, orayı kendi evim gibi hissetmem, “ben burada yaşayabilirim” diye kendi kendime söylenme ihtiyacı duymam belki de bundan. Vanlı hemşerilerimle yaşadığım teklifsiz kucaklaşmanın, onların olağanüstü misafirperverlikleri bir yana, bendeki ve eminim oraya gelen herkesin ruhsal dünyasında bulduğu karşılık bu. Haç, çan, ayin, Ermeni sorunu, Türkiye’nin değişen devlet bakışı derken, tüm bunların asıl güvencesi olan “insan”ın gözden kaçmaması için yazıyorum bu ikinci yazıyı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeniler (veya başka kimler varsa), bu ülkeden kovulurken, kalanlar da kovuldu, farkında mısınız? Evimiz, ocağımız dağıldı bizim. Kardeşlerin dağıldığı ev, ev olur mu? Çocuklarına sahip çıkamayan, onları ayıran ana babaya ne denir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi kendinden kovulmak böyle bir şeydir. Ne gidenin, ne kalanın huzuru kalır. Ekmek tat vermez, tuz tuzluğunu yitirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden, diasporayı şeytanlaştıranlara prim vermeyin. Diaspora dediğinin çoğu, kendinden kovulan bizlerdir işte. Haksızlığa uğrayan, acılarına hürmet gösterilmeyen, dolayısıyla yas tutamayanların öfkesiyle, yüz yıldır “evden” gelecek bir ses bekliyorlar, toprak filan değil... Böyle diyenler yalan söylüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık dönemeyecek olsalar da, “eve dön” çağrısını bekliyorlar. Çünkü bunun herkesi iyileştireceğini hissediyorlar. Saygı, hürmet ve yas tutma hakkının kendilerine tanınmasını bekliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi de, 1915 ve diğer tüm felaketlerin yas hakkı herkesin, herkes derken...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinden kovulan Ermeniler, Türkler, Kürtler, Çerkesler, Azeriler ve herkes; herkesin gönül sözlüğündeki anlamı “Biz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden, ölenler, kovulanlar olarak, kalanları şeytanlaştıranlara da prim vermeyin. Onlar da mağdur çünkü, onlar da kendinden kovulanlar, kardeşleri ellerinden alınanlar çünkü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahtamar Adası’nın dik merdivenlerinde Ermeni tantiğin, koluna girmiş inmesine yardım eden Vanlı gençle sohbetine kulak misafiri olduğumda hissettim eve döndüğümü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen Hay(1) mısın” diye sordu tantik(2). Vanlı genç, “Hayır, değilim, Kürt’üm, ama ailemizde çok Ermeni asıllı akrabamız var.” Bir diğer yaya(3) ise, bir başka Vanlı gence “Bizi çok iyi ağırladınız. Kendimizi evimizde hissettik. Çok duygulandık” diyordu. Vanlı gencin ise, Anadoluluya has o tevazula yanakları kızarıyordu sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçen yazımda duygularımın bölünmüşlüğünden bahsetmiştim. Eminim sadece Ermenilerin değil, kendinden kovulduğunu hisseden herkesin yaşadığı bir bölünme bu. Bu bölünmenin nedeni, adalet duygusunun eksikliği... Bir özür dilenmeli herkesten. Ama her mağdur gibi, bunun okkalı, eksiksiz ve tatminkâr olmasını bekliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte tam o noktada bir yol ayrımına geliyorsunuz. Ya bardağın dolu tarafına bakıp devam edeceksiniz, ya da boş tarafını görüp acınızda yoğunlaşıp, katılaşacaksınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü biz daha yeni yeni hasar tesbiti yapıyoruz, yeni yeni konuşuyoruz, dertleşiyoruz. Sevgili Hrant’ın dediği gibi, içine düştüğümüz 1915 metrelik o kör kuyudan başını uzatanlara benzetiyorum kendimizi. Gün ışığının birbirimizi tanımakta, “Kardeşim” diyerek kucaklaşmakta bizlere yardımcı olacağını düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle, kendimize güvenelim, gönlümüzdeki, hedefini yanlış seçmiş boykotlarımızı kaldıralım. Doğru adımları destekleme cesaretimiz olsun, çünkü doğru iş, yanlış amacı bile peşinden sürükler, iyileştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vanlı hemşerilerime bir kez daha teşekkür ediyorum. Van Denizi’ne giremediğim için hayıflanıyorum, vakit yoktu. Dediler ki, Van Denizi’nin suyu, yaraları hemen iyileştirirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep birlikte girsek, yürek yaralarımızı da iyileştirir mi acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; (1) Ermeni&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; (2) Teyze&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; (3) Nine&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 23.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-1151351354164317026?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/1151351354164317026/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=1151351354164317026' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1151351354164317026'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1151351354164317026'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/ahtamar-ve-kendi-kendinden-kovulmak.html' title='Ahtamar ve kendi kendinden kovulmak'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-1646114362717856095</id><published>2010-09-26T00:28:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:29:22.111+03:00</updated><title type='text'>Ahtamar ah!</title><content type='html'>İki gündür Van’dayım. Tahmin edeceğiniz üzere Ahtamar Adası’nda bulunan Surp Haç Ermeni Kilisesi’ndeki ayini izlemeye geldim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayin az önce bitti. Karmakarışık duygularla Van 100. Yıl Üniversitesi’ndeki konukevine döndüm ve bu yazıyı yazıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Van muhteşem bir kent. Vanlılar “göl” denmesini sevmiyorlar. “Bu kadar büyük göl mü olur, bu denizdir” diyorlar Van ‘Denizi’ne...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten o kadar güzel ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kent, aldığı göçün yarattığı kaosa ve mimari fecaate dönüşmüş olmasına rağmen, büyüleyici bir güzelliğe de her nasılsa sahip. Bakımsız ve yorgun. Ermenilerin kovulduğu her yerin başına gelen, bu kentin başına da gelmiş, gidenlerin izini kaybettirmeye çalışırken, Van’a ait çoğu şey de yitmiş gitmiş. Şimdi, Vali Münir Karaloğlu’nun azimli çalışması ve geniş vizyonu ile elde kalanlar kazanılmaya, toprağın altındakiler de gün yüzüne çıkarılmaya çalışılıyor. Mesela önemli bir örnek, Van Kalesi’nin hemen arkasındaki bölgede yer alan eski Van şehrinin canlandırılması projesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Van kenti 1915’te Ermeniler göçürülürken tamamen yakılmış yıkılmış, kalıntılarından da anlıyorsunuz bunu. Şimdi bu bölgede arkeolojik çalışma yapılıyor. Yakında tüm mahalle sergilenebilir hale getirilecekmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vali Münir Bey’le görüştüğümde açıkça sordum şu haç meselesini. “Siyaseten mi çekindiniz, neden böyle güzel bir organizasyonda bu eksikliğe göz yumdunuz, boykot olmasa da Ermenistan Başpatrikliği başta olmak üzere diğer kiliseler de gelse, katılım daha çok olsa olmaz mıydı?” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle reddetti. Samimiyeti ortadaydı. Onun demesine göre, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan iznin çıktığını, kendilerine talimat geldiğinde ise haçı yerine koymak için zamanlarının kalmadığını söyledi. Gerçekten de haçın yerine yerleşmesi öyle basit bir iş değil. İskele kurulması, kümbetin indirilmesi gerekiyor. 100 kiloluk demir haç, rüzgârın etkisiyle 500 kiloluk yük oluştururmuş vs. Ayinden sonra ilk iş haç yerine konacakmış. Gelecek seneki ayine bu boykot sorununun da olmayacağını, katılımın büyük oranda artacağını umuyor Vali Karaloğlu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vali Bey’in samimiyeti, harcadığı üstün çaba ortada. Ancak konuyla ilgili daha önce yazdığım haberde belirtmiştim. Söz konusu haç yıllardır hazır bekliyor zaten. Mesele izin ise, Kültür Bakanı Sayın Günay, geçen mayıs ayında bu iznin çıktığını bizzat söylemişti. Sonra kendimizi kandırmayalım, Bakanlığın veya hükümetin istediği bir tasarruf iki günde yerine getirilir, biliyoruz. Nitekim –herhalde denge unsuru olarak- Van Kalesi’nde bulunan Süleyman Han camii 15 gün içinde restore edilip, Ahtamar’daki ayinden tam bir gün önce ibadete açıldı. Ben Valiliğin değil ama, şu haç meselesinin kesinlikle referandumla ilgili olduğunu, AK Parti’nin bu reformları yapmayı istediğini, yaparken de oy kaygısı ve muhalefet korkusuyla temkinli hareket ettiğine inanıyorum. Nitekim böyle çok önemli bir olaya, hükümetten bırakın bakan, müsteşar düzeyinde bile katılım olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’ya her çıktığımda, veya bugün yaşadığım türden Ermenilerle ilgili bir müspet gelişmeye her tanık olduğumda duygularımda bir bölünme yaşıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlki, bu adımların ne kadar eksik veya yetersiz olursa olsun, bulunduğumuz durumdan ileri bir noktaya bizi taşıdığı ile ilgili mantıklı tutum oluyor. Daha düne kadar kiliselerimize bir çivi dahi çakamıyorduk. Vakıflar Genel Müdürlüğü 36 Beyannamesi’ni gerekçe göstererek vakıflarımızın mallarına hukuksuzca el koyuyor, bu malların geliri ile dönen okul, dernek ve hastanelerimiz bir bir kapanıyor veya cemaate büyük bir mali külfet haline geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ak Parti döneminde devletin azınlık politikasında AB’ye uyumlu pek çok iyileştirme yapıldı. Devletin bakışı değişmeye başladı, bunları gözardı edemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama duygularım beni öte yandan sıkıştırmaya devam ediyor. Düşünsenize, kendi kilisenizde, 95 sene sonra, müzeye dönüştürülmüş ve haçından ve çanından yoksun halde ayin yapmak zorunda kalıyorsunuz ve bunu öven bir yazı yazmak da gerekiyor bir yandan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizin kiliseniz, sizden çalınmış, yıkılmış, haçı sökülmüş, resimleri kazınmış. Size iade edilmesi gerekiyor. “Müze yapmak da nereden çıktı” diyemiyorsunuz. Senede bir gün gelip, ayin yapıp, tüm dünyaya Türkiye’nin reformlarını anlatan o şaşaalı resimde figüran rolü oynamak mecburiyetindesiniz. Van Kalesi’nden aşağı kente bakıp, bir zamanlar buralarda on binlerce Ermeni’nin yaşadığını, kadim bir uygarlıkları olduğunu, artık geriye haçsız Surp Haç Kilisesi’nden gayrı pek bir şey kalmadığını, o uygarlığın son temsilcilerinden bir Ermeni asıllı vatandaş olarak yerinde görmek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten zor. Ama, işte Van Valisi gibi insanların ellerinden geleni azami sarf ederek bir şeyleri düzeltmeye çabaladığını görünce de, destek vermek, köstek olmamak gerektiğini de biliyorsunuz. İki arada bir derede kalıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ada’da bir Ermeni arkadaşla konuşuyorduk. Van halkı ile ilgili izlenimlerini sordum. Çok kişiyle konuşmuş. “Nasıl anlatayım” dedi. “Açıkça söylemiyorlar ama mahcup gibiler, aşırı bir nezaket ve ilgi var Ermenilere” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bu adımların, mahcup, ikircikli ve yetersiz de olsa, devletin ve vatandaşların Ermenilerden bir tür özür dileme yöntemi olduğunun farkındayım. Bunun değerini de kimseye düşürttürmem. Ama bu aradalık, bu ikilem, bu duygular da çok ağır be kardeşim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zor taşınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 20.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-1646114362717856095?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/1646114362717856095/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=1646114362717856095' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1646114362717856095'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1646114362717856095'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/ahtamar-ah.html' title='Ahtamar ah!'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-3727767412393019332</id><published>2010-09-26T00:27:00.002+03:00</published><updated>2010-09-26T00:28:34.281+03:00</updated><title type='text'>Dink kararı ve hükümete düşen görevler</title><content type='html'>12 eylül günü halkın büyük teveccühüyle onaylanan 26 maddelik Anayasa değişikliği paketinde en büyük gürültüyü koparan iki madde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Anayasa Mahkemesi’ne dair olanlardı. Yani doğrudan yargı sistemimizi, yargıda oluşan kast ve kooptasyon geleneğini yıkan düzenlemelerdi bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evvelki gün, yani Hrant Dink’in doğum gününden bir gün önce, AİHM, yargı sistemimizin nasıl çürüdüğünü, vatandaşlarını nasıl mağdur ettiğini ağır bir mahkûmiyet kararı ile tescil etti. Bunlardan ilki, bilirkişi raporunun “suç unsuru yoktur” tesbitine rağmen yerel mahkemede 301. Madde’den Dink’in mahkûm olduğu, temyizde Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin, sonrasında ise Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun onadığı karardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünkü Taraf’ın Dink kararına ayırdığımız sayfasında yer alan Tuba Tekerek’in haberinde, kararda imzası olan bir Yargıtay üyesinin duygu ve düşünceleri vardı Dink hakkında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargıtay üyesi “İçimiz paramparça. Ben sizden bin kat fazla üzülüyorum. Siz bir karar verebilirsiniz ama düşünceniz başkadır. Karar başka bir şey, insanın içi başka şey. O kararın öyle alınması gerekiyordu” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üye, görevde olduğu için isminin açıklanmasını da istemiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nasıl bir yargı sistemidir ki, bir üye, içi paramparça olduğu, vicdanı ve aklıyla çeliştiği halde böyle bir karar vermek zorunda hisseder kendini?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“O kararın öyle alınması gerekiyordu...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilit cümle bu olmalı... Çünkü bu kararı mahkûm eden, Hrant’ı oybirliği ile aklayan AİHM, gerekçesinde “O kararın neden öyle alındığını” açıkça deşifre etmişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MAHKEME, YARGITAY’IN, ASLINDA FIRAT DİNK’İ, 1915 OLAYLARININ SOYKIRIM TEŞKİL ETTİĞİ GÖRÜŞÜNÜ İNKÂR ETMESİNDEN ÖTÜRÜ DEVLET KURUMLARINI ELEŞTİRDİĞİ İÇİN DOLAYLI OLARAK CEZALANDIRDIĞI GÖRÜŞÜNE VARMIŞTIR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İsmini vermek istemeyen Yargıtay üyesinin samimiyetle itiraf ettiği gerekçenin aslı, işte bu zihniyettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani, adaleti ve hakikati araması, tecelli ettirmesi, suçu olmayan kişileri aklaması gereken bir mahkeme, kendi vatandaşına ideolojik gözlüklerle bakıyor, onun siyasi duruşu ve etnik kimliğine göre karar veriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19 Ocak’tan beridir, Hrant Dink’in ölümünün, onun tıpkı yaşarken hayatını adadığı gibi, ülkesindeki demokrasi mücadelesine büyük bir katkısı olacağı ümidini taşıdığımı ifade ettim ve bu tarihin bir milat olacağını söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim, Türkiye’nin Dink’i bir neo-nazi ile bir tutan savunması sonrasında açıklanan bu ağır mahkûmiyet, hükümetten ümit verici açıklamaların gelmesini sağladı. Her iki olayda da hükümetin bu pespaye kararların ardında durmaması, ciddi bir zihniyet devrimini beraberinde getirebilir. Yoksa, Ak Parti de, korakor mücadeleye girdiği yargı vesayetinin yanına düşen bir görüntü verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AİHM’in birleştirip gördüğü diğer dört davanın sonucu ise, Dink cinayeti davasında Trabzon Emniyeti ve Jandarması, Samsun ve İstanbul Emniyeti’nin cinayeti önleyebilecek bilgilere sahipken bu görevlerini yapmadıkları, cinayet davası sürecinde ise, sözkonusu devlet yetkilileri hakkında soruşturma izni verilmediği, gereken davaların açılmadığı, yani cinayet davasının birkaç tetikçi ile nihayetlendirilmesine çalışıldığının tescili oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AİHM bu kararında hem üslup, hem içerik hem de teknik olarak Türkiye’ye çok kararlı ve sert bir mesaj verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu zaten Türkiye Cumhurbaşkanı Gül düzeyinde kabul etmişti. AİHM kararından sonra ise, Dışişleri Bakanlığı karara itiraz edilmeyeceğini ve karar hükümlerinin uygulanmasına yönelik çalışmalar yapılacağını açıkladı. Ak Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ise “Biz yaşama hakkı sözkonusu olduğunda anlamsız savunma yapmanın gerekli olmadığını düşünüyoruz. Türkiye artık savunulmaması gereken konularda savunma yapmayacaktır” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıklamalar Türkiye için bir devrim niteliğinde. Ancak işin lafta kalmaması için hükümetin bu vaatlerini ete kemiğe dönüştürmesi lazım. Çünkü AİHM kararı bağlayıcı nitelikte talepler içeriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konu hakkında hem Dink ailesi avukatı Fethiye Çetin, hem de Malatya davası avukatlarından yazar Orhan Kemal Cengiz dostlarımı aradım, hukuk sistemi içinde, Dışişleri’nin vaat ettiği karar hükümlerinin uygulanmasına yönelik çalışmaların neler olabileceğini konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncellikle, hükümet, ihmal ve kastı bulunabilecek, AİHM ve Başbakanlık Teftiş Kurulu kararında da tescillenmiş devlet kurumları ve sorumlu görevlileri hakkında acilen soruşturma açmalı ve suç varsa ana davaya eklenmeleri, cinayetin tüm yönleriyle ortaya çıkması sağlanmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AİHM kararı bu yetki ve görevi Adalet Bakanlığı’na açıkça veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci olarak da, Hrant’ın haksızca mahkûm edildiği 301. Madde davasıyla ilgili olarak, Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası, Türkiye’ye kesilen cezaların kararda imzası bulunanlara eşit biçimde rücu edilmesine olanak tanıyor. Bu, yasalar çerçevesinde hükümetin yargı sistemine verdiği çok net bir mesaj olacaktır. Böylelikle bu tür düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik ihlaller bir daha tekrarlanmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşekkürler Hrant.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 16.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-3727767412393019332?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/3727767412393019332/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=3727767412393019332' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/3727767412393019332'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/3727767412393019332'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/dink-karar-ve-hukumete-dusen-gorevler.html' title='Dink kararı ve hükümete düşen görevler'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-1524525021052571215</id><published>2010-09-26T00:27:00.001+03:00</published><updated>2010-09-26T00:27:56.197+03:00</updated><title type='text'>Halk yönetime el koydu!</title><content type='html'>Halkın sağduyusuna hep inandım. Bu, öyle iman tarzında bir inanç değil şüphesiz. Sosyolojik, politik ve ekonomik bir tesbit. Halkın tuzu hiçbir zaman kurumaz, ama o hep kurutma eğilimindedir, haliyle. Bu nedenle özel bir sağduyuya sahiptir. Bu özellik hayati bir mevhumdur, ucunda kendisinin ve çocuklarının hayatı vardır çünkü. Halk, yani “yalnız kalabalık”, kendisi için en hayırlı olanı –artık gönül rahatlığıyla kullanabiliriz bu kelimeyi- hikmetle arar, bulur ve tam on ikiden vurur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halk yüzde 58’le EVET dedi bugün. Manşetimizde olduğu gibi “yönetime el koydu”. 12 Eylül darbesinin utancını sildi, vesayete ağır darbe indirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkede yaşamaktan nadir zamanlar mutlu ve memnun hissettim kendimi. Bugün o nadide günlerden birisini yaşıyorum. Çünkü EVET demenin, bu ülkede yaşamaktan memnun ve mutlu olacağım günleri arttıracağını ümit ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayır” kampanyası yürütenlerin ellerindeki tek silahları korkuydu. Yani seçmenlerini korkutarak onların oylarını gasp etme yoluna gittiler. Eğer sandıktan EVET çıkarsa, seçim sonuçları kesinleştikten birkaç dakika sonra şeriat İran sınırından yurda giriş yapacak, içerdeki işbirlikçileri ile birleşip son darbeyi indirecekti. AK Parti’nin gizli bir İslami gündemi vardı, Tayyip Erdoğan ABD’nin BOP projesinin en önemli aktörlerinden biri olarak görevlendirilmişti. Ülke bütün cumhuriyet kazanımlarını kaybedecek ve karanlık çağlara geri yuvarlanacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu abuk subuk homurtularla kendi seçmenlerinin oylarını gasp etmeye çalıştılar. Ak Parti’ye ve Erdoğan’a yönelmiş görünen nefretleri aslında basbayağı İslamofobi ile açıklanabilirdi. Laikçiler, katır kutur, çiğ, insanı korkudan donduran türden marjinal bir “sözde İslami” temsiliyetten yanaydılar. Kan dökmeye her an meyilli, uzlaşmaz, modern olanın düşmanı ve karikatürize bir İslami temsiliyet, “laik modern çağdaş” Kemalist Türkiye’nin meşruiyetini sağlayan “The Other”ı, yani alter egosu idi. Ama modern olanı dönüştürerek sahiplenen, üstelik kendiyle barışık, iddialı ve dünyayla entegre mütedeyyin bir orta sınıfın ortaya çıkışı, üstelik bir de Ak Parti ile iktidar oluşu, kemalist elitlerin devrelerinin atmasına yol açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu resmin tamamını tasvir etmekte yeterli değil. “Hayır” veren “vatandaşların” hepsi de korkutma kampanyasından etkilenmiyor şüphesiz. Bu, “halk” ile “vatandaş”, “siyah” ile “beyazlar” arasında bir sınıf çatışması aynı zamanda. Yani yukarıda bahsettiğim kural, “hayır” veren vatandaşlar için de geçerli. Tuzu kuru olanlar, zenginliklerini, imtiyazlarını kaybetmek istemiyorlar. O imtiyaz ve ayrıcalığa henüz sahip olmasalar bile, yarışa milyonlarca siyah daha katılsın istemiyorlar en azından. Yoksa bal gibi, Ak Parti’nin, Erdoğan’ın bu ülkeyi İran’a çevirmeyeceğini biliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu referandum sonuçlarını, siyah ve beyazların arasında beyaz devletin yol açtığı haksız rekabetin sona ermesinde bir kırılma ânı olarak niteleyebilirsiniz. Sonuçlar etkisini hemen göstermeyecek, ama tedrici etkisi tahmin edilenden çok daha ciddi sonuçlara yol açacak. Siyaset yeniden tanzim olma, daha reel bir zemine yerleşme eğilimi gösterecek. Vesayetin aldığı bu keskin darbe sonrası, sadece beyazları partisi CHP’de değil, Ak Parti için de önemli bir eşik geçilmiş olacak. Erdoğan, bu güvenoyunu kibre değil, demokratikleşme konusunda yeni bir heyecana tahvil ederse, ülkenin yönetimine daha uzun süre reformcu parti olarak damga vurmaya devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu referandumdan en büyük darbeyi, CHP’den ziyade MHP yedi. MHP Gümüşhane, Isparta, Kastamonu, Bartın ve hatta Osmaniye gibi kalelerinde büyük hezimete uğradı. Türkiye genelinde ise yüzde yetmişe yakın fire verdi. Bahçeli için göstere göstere gelen tarihî hezimet partide ciddi bir kırılmaya yol açacak. Bahçeli, tüm sert muhalefetine rağmen tabanını ikna edemeyen bir lider durumunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BDP ise, hiç onaylamadığım, hedefini anlamadığım boykot kararında –yüzde 60- başarıya ulaştı. Oldukça dikenli bir sonuç bu. Kürtlerin siyasetteki ağırlığını ispat etmeye çalışırken, siyasetin dışında savruldular. Ülkenin geçtiği bu önemli eşikte “evet”lerini esirgeyerek hedeflerinin aksine, siyasette güç eksilttiler. Yani gelecekteki siyasetini, ülkenin CHP-MHP çizgisine kaymasında gördü. Kürt siyaseti ciddi bir altüst oluşa hazır olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niye saklayayım, çok mutluyum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Teşekkürler Türkiye!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 13.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-1524525021052571215?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/1524525021052571215/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=1524525021052571215' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1524525021052571215'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1524525021052571215'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/halk-yonetime-el-koydu.html' title='Halk yönetime el koydu!'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-2399118810662079893</id><published>2010-09-26T00:26:00.001+03:00</published><updated>2010-09-26T00:26:47.376+03:00</updated><title type='text'>Türkiye’nin bütün siyahları birleşin</title><content type='html'>Gerçekten tarihî günler yaşıyoruz. Sizin keyifler ne âlemde bilmiyorum ama ben oldukça heyecanlıyım. Pazar günü yapılacak referandumdan “evet” çıkma ihtimaline koşut değil bu heyecanım. Paketi çok önemseyen ve “evet” diyecek olan bir vatandaş olarak referandumdan “hayır” da çıksa, dönemsel sıkıntılar, duraklamalar da yaşansa, Türkiye’nin gittiği yönün müspet olduğuna adım kadar eminim. Mesela, şu “kutuplaşma” diye dillere pelesenk olan, tu kaka edilen toplumsal hareketliliğin, değişim, çoğulculuk ve demokrasiye duyulan özlemin olgunlaştığı bir rahim olduğunu biliyorum. İnsanlar ister “evet”, ister “hayır” deseler, hatta oynamıyorum deyip referandumu boykot etseler dahi, siyasete, yani “nasıl bir ülkede yaşamak istiyorum” sorusu ve cevabına müdahil haldeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hareketlilik ve bu müdahil durum çok önemli, değerli. Mesela benim dâhil olduğum kuşak 1980 darbesinin apolitize ettiği bir nesli ima ediyor. Ülkesinden hiçbir ümidi olmayıp her an göç etme hesapları yapan, geçmiş politik deneyimlerle ilişkisi koparılmış, ayın karanlık yüzü gibi, vesayet organlarının Ankara’da sahnelediği oyunun sadece istenen yüzünü seyreden, arada 28 Şubat gibi korku filmleriyle iradesine tecavüz edilen, ama daha da önemlisi, kendini yalnız ve güçsüz hisseden insanlardan, ülkesinin nasıl olacağına, yaşamı ve türlü hallerini nasıl eyleyeceğine karar veren bilinçli bireylerin ülkesine dönüşüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Referandum’da büyük bir ihtimalle “evet” 3-5 puan aralığında önde çıkacak. Yüzde 55’in 3-4 puan üstü benim için sürpriz sayılır. Çünkü “hayır” kampanyası AK Parti’ye, hadi daha açık söyleyelim, İslam’a duyulan alerji üzerine inşa edildi. Hâlâ pakete “evet” derlerse AK Parti’nin ülkeyi İran’a dönüştürüp dönüştürmeyeceğini soranlara rastlıyorum. “Hayır”cıların bu yaptığı ahlaksızca. İnsanların aklına değil, korkularına seslenmek, onları taciz etmekten de aşağılık bir iş. Erdoğan 1994 yılında İstanbul Belediye Başkanlığı’nı kazandığından beri bu ülkede siyaset yapıyor. Erdoğan’ın 94 seçimlerini kazandığı günkü hislerimi çok iyi hatırlıyorum. Henüz 24 yaşındaydım ve çok korkmuştum. Öylesine aşağılıkça bir kampanyanın hedefi olmuştuk ki, ülkenin bir gecede İran’a döneceğini, evlerimize kapanacağımızı ve karanlık bir dönemin başlayacağından korkuyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama öyle olmadı. Olmadığı gibi, bu hareket kendi eleştirisini yapıp kalıplarını kırdı ve ülkedeki görülmemiş değişimin siyasi taşıyıcısı oldu. Yeterli mi, değil... Erdoğan kampanya boyunca İmralı ile görüşme polemiği üzerinden milliyetçi söyleme hapsoldu. Soy-sop, taraf-bertaraf faciaları yaşandı ve nihayetinde afiş skandalı ile ilgili olarak “Başörtülü bacılarınıza rahibe dediler” gibi Hıristiyanlığın saygın bir müessesesine yapılan hakarete ortak oldu. Diğer yandan yine Erdoğan’ın “Yargıdaki atamaları dedeler yapıyor, yargıyı dedeler yönetiyor” diyerek Alevi vatandaşlarımızı yaralaması da kabul edilemez hatalarındandı. Başbakan sakin ve paketin içeriğine yönelik bir kampanya yürütseydi, sonuca en az 3-4 puan etki ederdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyetin gözü yaşlı çocuklarının oyu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim Kürt, Ermeni, Aleviler olarak Cumhuriyet’in gözü yaşlı çocuklarına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlemlerim Ermenilerin önemli bir kısmının, en az yüzde elli oranında pakete “evet” diyecekleri yönünde. Ermenilerde sorun, “sandığı ciddiye almama” eğilimi olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu seçilmiş bir boykot tavrı olmayacak. Ancak cemaatte Hrant Dink ve Patrik Mesrob II döneminde yakalanan enerji, yerini sessizliğe bıraktı. Oysa bu paket bu toplumun en dezavantajlı kesimlerinden olan Ermeniler için de çok önemli bir kazanım. Taraf’ı takip eden ciddi bir Ermeni okuyucu kitlesi var. Onlara sesleniyorum buradan. Fırsatı satın alın ve oyunuzu kullanın. Demokrasinin olgunlaşması, en çok kırılgan kesimlerin faydasınadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben Alevilerin ve Kürtlerin tahmin edilenden çok daha önemli bir kesiminin referandumda “evet” diyeceklerini düşünüyorum. Alevi dernekleri ve BDP’nin tavrının bu iki toplumsal kesimi topyekûn temsil ettiğini düşünmüyorum. Beni heyecanlandıran da bu zaten. Yeni tür bir siyasetin zeminini döşüyoruz. Mağduriyetin haklı öfkesinden kaynaklanan temkin ve güvensizliği aşıp, siyaset yapmak durumundayız artık. Hem Kürtler, hem de Aleviler bu ülkenin geleceğinde çok önemli iki toplumsal kesim. Onların desteği olmadan bu ülkede demokrasi olgunlaşamaz. Bu destek, doğrudan siyasetin merkezine ilerlemek, muhalefetin kalitesini özgürlüklerden yana yükseltmek, AK Parti’yi bu yönde sıkıştırmakla olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmayın, Erdoğan’ı da, hükümeti de istediğimiz anda oylarımızla tasfiye edebiliriz. Ama Ergenekon devletinin tasfiyesi yüzyıllar sürüyor ve çok bedele mal oluyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm okuyucuların Ramazan Bayramı'nı kutlarım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 09.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-2399118810662079893?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/2399118810662079893/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=2399118810662079893' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2399118810662079893'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2399118810662079893'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/turkiyenin-butun-siyahlar-birlesin.html' title='Türkiye’nin bütün siyahları birleşin'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5111846520499929010</id><published>2010-09-26T00:25:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:26:04.481+03:00</updated><title type='text'>Kılıçdaroğlu yolcu, Sezen, Pamuk, Gencebay hancı...</title><content type='html'>Referandumda hangi sanatçının “evet”, hangisinin “hayır” diyeceği konusunun magazin haberi olmaktan çok daha fazla anlam taşıdığı bir gerçek. Nitekim, önce Süheyl Batum Sezen Aksu’ya “Sazan” dedi. Batum’a yakışan bir üsluptu doğrusu. Şöyle söyleyeyim: CHP değişim için liderlerine bir kaset komplosu yapılmasını beklemek yerine “liderimizi halk seçsin” diye karar alıp seçmenine gitse, o seçime Sezen Aksu veya Orhan Gencebay girse, Kılıçdaroğlu da, Batum da nal toplar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir saygınlığa ve hak ettikleri bir halk sevgisine sahiptir her iki sanatçı da. Pamuk için ise, daha iyisini kuramayacağım için Çetin Altan’ın o harika cümlesiyle cevap vereyim: “Bayrakların direklerini ne kadar yükseltirseniz yükseltin, bayraklar o ülkeden ilk kez Nobel ödülü almış bir yazar kadar görünemiyor dünyadan...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama haklarını yemeyelim, AK Parti de boş durmadı. Habertürk’e “hayır” oyu vereceğini açıklayan sanatçıları –Adnan Şenses başta olmak üzere- Hüseyin Çelik teker teker arıyor, duyduklarının doğru olup olmadığını soruyordu. Çelik tarafından aranan sanatçılar da verdikleri cevabı reddediyordu. Altaylı, yapılan görüşmelerin ses kaydını açıklıyor, sanatçıların yalan söylediklerini kanıtlamaya çalışıyor, arada kalan sanatçılar da sessizliğe bürünüyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sanatçıyı bir bakan niye arar anlayabilmiş değilim. Başka işiniz yok mu? Böyle bir yöntemin aslında bir baskı aracı olduğunu bilmeyecek kadar bilgisiz misiniz? Hem bunun halk üzerinde nasıl bir antipati yarattığını hesaplayamıyor musunuz? Ne yani, sanatçılar “evet” dediklerinde öveceğiniz, “hayır” dediğinde telefonla uyaracağınız, bazen de Tarkan gibi ‘haddini’ aştığında azarlayacağınız kapıkullarınız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama devam etti bu pespayelik. Ortama ayak uydurduğu görülen CHP lideri de Habertürk’ten Kutlu Esendemir’e evlere şenlik bir röportaj vermiş. Açıkçası, Kılıçdaroğlu’nun CHP adlı köhne geminin dümenini vesayet sularından, zamanla –ve mecburen- reel siyaset rotasına kırabileceğine şans tanıyanlardanım, bunu yazdım da. Ancak bu röportaj tamamen bu üç sanatçının linç edilmesine yönelik planlanmış ve bu işte Kılıçdaroğlu başrolde yer almış. Bu da kendisi için hiç hayra alamet değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim Kılıçdaroğlu’nun verdiği röportajın deşifresine...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncellikle röportaj ilk sayfada “Sezen Aksu farkında mı?” başlığıyla anons edilse de, paket içindeki tuzakların farkında olup olmadıklarına dair bu soru aslında Sezen’e değil, Orhan Pamuk ve Orhan Gencebay’a yönelik. Kılıçdaroğlu’ya göre, Pamuk ve Gencebay paketin içerdiği tuzakların farkında değildir, yoksa bu pakete “evet” demek baskıya “evet” demektir. Baskıya “evet” diyen sanatçı da sanatçı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ifadeler yeteri kadar katır kutur ama Sezen Aksu’ya ‘ayrı bir ihtimam’ gösterildiği hemen dikkati çekiyor. Esendemir, “geçmişte Evren’le görüşen, Çiller’i öven Sezen’in bugün darbe karşıtı olması bir çelişki değil mi” diye soruyor safça. Yani Esendemir de paketin DARBE KARŞITI olduğunu bir lapsusla kabul ediyor:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıçdaroğlu’ya göreyse Pamuk ve Gencebay’dan farklı olarak Sezen zaten kendi içinde tutarlı davranmaktadır. Sayfaya özenle yerleştirilen Sezen’in 23 Ağustos 1995’te verdiği konserin resmi ve altındaki Çiller için sarf ettiği “Bir kadın başbakanımız var, bundan gurur duyuyorum” sözleri ve 1989’da Cumhurbaşkanı Evren’in resepsiyonuna katıldığı bilgisi, linç işinin epey ciddiye alındığını gösteriyor. “Çelişki değil, tutarlılık var” diye devam ediyor Kılıçdaroğlu. Ona göre dün Evren’le görüşen, Çiller’i öven bir kişi, bugün Evren’i en azından tarih önünde mahkûm edecek, darbe anayasasını çöplüğe atacak bir pakete “evet” diyorsa, yine Evren’le yan yana düşmüş, güya ‘tutarlı’ davranmış oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Açıkçası Aksu’yu konformistlikle, iktidar yanlısı ve menfaatperest olmakla suçluyor Kılıçdaroğlu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezen Aksu savunulmaya ihtiyacı olan bir kişi değil. Ancak onunla bir anımı anlatmak isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003 yılında Sezen Aksu ile benim de üyesi olduğum Surp Vartanants Ermeni Kilisesi Korosu, Musevi, Rum ve Diyarbakır Belediyesi Çocuk Koroları Belçika’yı da kapsayan bir konser dizisi gerçekleştirmiştik. Adı “Türkiye Şarkıları” idi. Sezen ile sahnede olmak enfes bir deneyimdi. Efes Antik Tiyatrosu’ndaki konser “Yerevan” şarkısı ile bizim koro tarafından açılıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihi ise 30 ağustostu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konser ulusalcıları çok kızdırdı tabii. Ama en büyük tepki bugün Ergenekon’dan yargılanan dönemin Ege Ordu Komutanı Hurşit Tolon’dan geldi: “Böyle bir konser için bugünü mü buldular. Türkiye mozaiği adı altında anlamsız bir konser verilmesini şüpheyle karşılıyorum. Garip karşılıyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezen tınmadı bile. “Bu birliktelik de, bu konser de ‘özel’ değil. Bu bizim kendi gerçeğimiz, bu toprakların kendi gerçeği, doğal birlikteliğidir” diye verdi ağzının payını. O günlerde benim Agos’ta yazdığım dışında Sezen’i savunan bir yazıya rastlamamıştım Allah için...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha, bir de Efes’te binlerce seyirci destek için “Sezen Başbakan” diye bağırmıştı. Halk yani...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kılıçdaroğlu’ya samimi bir tavsiye; hemen bu ayıbı temizlesin ve üç sanatçıdan da özür dilesin. Böyle bir linç mantığı üzerine uzun soluklu bir siyaset kurulmaz çünkü. İster CHP’li, ister AK Parti’li olsun, böyle bir lümpenliğe sapmanın kimseye faydası yok. Aklınızda olsun, sizler bu ülkede yolcusunuz, Sezenler, Pamuklar, Gencebaylar ise hancı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 06.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5111846520499929010?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5111846520499929010/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5111846520499929010' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5111846520499929010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5111846520499929010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/klcdaroglu-yolcu-sezen-pamuk-gencebay.html' title='Kılıçdaroğlu yolcu, Sezen, Pamuk, Gencebay hancı...'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-714453154357213792</id><published>2010-09-26T00:24:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:25:16.984+03:00</updated><title type='text'>Bu saklambaçta ebe nerede</title><content type='html'>Pazartesi akşamı ajansa düşen haberi okuduğumda kalbime keskin bir ağrı girdi. Konya’nın Kulu ilçesine bağlı Tavşançalı Beldesi’nde dört kardeş, bir soğutucunun içinde ölü bulunmuştu. Saime (4), Aynur (7), Ebru (9) ve Ozan Üçer (11), saat 11:00 sularında oynamak için evden çıkmışlar, ancak uzunca bir süre geri dönmeyince anneleri Nazmiye Aktaş, iki kilometre uzaklıktaki Kırklar Yaylası’nda çobanlık yapan kayınbiraderi Mustafa Üçer’i aramış, çocuklarının amcalarının yanında olmadığını öğrenince durumu eşi Mehmet Üçer’e bildirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aramaya katılan baba Mehmet Üçer’in patronu Ömer Dağhan evin 300 metre uzağında, sadece kış aylarında köy odası olarak kullanılan ve çocukların sürekli evin içinde ve balkonunda oynadığı iki odalı ahşap eve baktı. Odada eni ve yüksekliği yaklaşık 1,5 metre olan kullanılmayan, bir kapağı çivilenerek sabitlenmiş iki kapılı sanayi tipi buzdolabının içinde dört kardeşin cesedini buldu. Ardından Mehmet Üçer’i aradı. Olay yerine gelen Üçer, çocuklarının balık istifi gibi üst üste haldeki cesetlerini tek tek buzdolabından çıkarttı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O an, bir baba, bir ana ne hisseder?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam her günkü rutininde ilerlerken, bir anda dört yavrusunu birden kaybeden bir ana-babanın trajedisine empati yapmak mümkün mü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba Mehmet Üçer o ânı şöyle anlatıyor: “Saatlerce aradık, çocukları dolabın içinde patronum buldu. Öyle birbirlerine yapışmış şekilde görünce ne yapacağımı şaşırdım. Onların cesetlerini dolaptan kendi elimle çıkarttım. Eşyalarını, oyuncaklarını gördükçe üzüntüm büyüyor. Dünya başımıza yıkıldı...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adli Tıp, çocukların bedenlerinde darp izi bulunmadığı, ölümün havasızlıktan kaynaklandığını belirten bir rapor verdi. Olmayacak iş değil. Buna benzer akla hayale gelmeyecek kazalar, uğursuz tesadüfler nedeniyle her gün birçok insan hayatını kaybediyor gerçekten de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu olayda gerçekten gariplikler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İddia o ki, çocuklar saklambaç oynarken dolaba girmiş, kapıyı üzerlerine kapatmışlardı. Ancak anne Nazmiye Üçer’in çok yerinde bir sorusu var: “İyi ama, beşinci çocuk yok. Kimden saklanıyorlardı? Star’daki haberin başlığı gerçekten çarpıcıydı: “Bu saklambaçta ebe nerede?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baba Mehmet Üçer’in, “Çocuklar iki büklümdü. Kafaları, boyunları bacaklarının arasına sıkışmıştı” ifadesi de, çocukların o daracık yere oyun için girmeleri ihtimalini zayıflatıyor. Yine baba Üçer, küçük kızlarının –Saime olmalı- son günlerde hareketlerinde bir gariplik olduğunu, son üç gündür sabah erken saatlerde kalkıp yanlarına gelip onları öptüğünü, çocuğun tedirgin olduğunu ifade ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ozan ve Ebru’nun öğretmenleri ise her ikisinin de zeki çocuklar olduğunu, oynamak için dahi olsa dört kardeşin birden o dar mekâna girmelerinin akla yakın olmadığını söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emniyet güçleri gereken soruşturmayı mutlaka eksiksiz yapacaktır. Adli Tıp raporu boğulmayı doğruluyor. Dediğim gibi, olmayacak iş değil. Ama çocukların içeriden açılmayan bu küçük dolaba havasızlıktan ölmeleri için zorla sokulmuş olmaları da bir ihtimal. Dolayısıyla polisin binadaki tüm delilleri, parmak izlerini ve kanıt olabilecek tüm detayları topladığını, değerlendirdiğini ve bu şüpheli olayın tüm yönleriyle açığa çıkması için ciddi bir soruşturma yapacağını ümit ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasa tartışmaları arasında toz duman olan gündemimizde, bu trajik mesele arada kaynamasın istedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayırcıların mülkiyet sorunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Altan dünkü yazısında Anayasa paketinde yer alan maddelerin yol açacağı demokratikleşme ve iyileşmelerden örnek verdikten sonra “Peki hayır diyenler niye hayır diyor” diye soruyor. “Onlar bu değişiklikler demokrasiye aykırı demiyor, onlar bu değişiklikler AKP’nin işine yarar diyor” diye de devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sorunun “bir” cevabını evvelki akşam televizyonda konuşan İçişleri Bakanı Beşir Atalay veriyordu: “Biz sistemi, geri dönülemeyecek şekilde değiştiriyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP ve onun tabanına, onların temsil ettiği inanç, kültüre karşı önyargınız, hatta nefretiniz varsa, böyle bir cümleyi duyduğunuzda buz kesilirsiniz. Değişikliğin nevi hiç önemli olmaz. Düşman bellediğiniz bir toplumsal kesim ve onun hükümeti “sizin ülkenizi” değiştiriyordur. Sizin elinizden alıyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ruh hali daha uzun süre peşimizi bırakmayacak. Hepimiz biliyoruz ki, olmazdı ya, bu paketi CHP getirseydi bugün hayır diyenlerin çoğu evet diyecekti. Bu bir sınıf çatışması, bir iktidar kavgası. Paket, yargı, AYM, HSYK fasa fiso. Bunlar kavganın nedeni değil, sadece fonu. Bu fon üzerinde bir mülkiyet kavgası yaşanıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır diyenler, bu ülkeyi kendi mülkleri görüyorlar. AK Parti’nin her hamlesi, “özel alana” tecavüz olarak algılanıyor, sinir uçlarına dokunuyor. Evlerine bir haydut girmiş gibi tacize, haksızlığa uğradıklarını hissediyorlar. Bu mülkiyet hissi ve buna bağlı kibir, Ahmet Altan’ın bahsettiği “mantığı” doğası gereği dışlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adalet mülkün temelidir, ama mülkün sahibi, devleti paylaşmak istemiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 02.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-714453154357213792?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/714453154357213792/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=714453154357213792' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/714453154357213792'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/714453154357213792'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/bu-saklambacta-ebe-nerede.html' title='Bu saklambaçta ebe nerede'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-2530131410741285091</id><published>2010-09-26T00:23:00.002+03:00</published><updated>2010-09-26T00:24:34.831+03:00</updated><title type='text'>Taciz vesikasından, halkın anayasasına</title><content type='html'>1961 ve 1982 anayasaları, darbelerle halka dikte ettirilmeleriyle, içeriklerinden bağımsız olarak sadece bu yönüyle ibretlik birer suç vesikalarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vesayetin, özgürlüğümüze el koyduğu bu metinlerle bunca yıl barışık yaşadığımız için hepimiz şapkayı önümüze koyup düşünmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir millet düşünün, yaklaşık bir asırda üç anayasaya da kendi iradesini yansıtamamış, nasıl yaşayacağına nasıl bir devlet istediğine dair mührünü sözümona bu toplumsal sözleşmeye vuramamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Modern anayasal toplum”un temeli feodalizmden neşet eder. Kökeni Roma İmparatorluğu’ndan gelen derebeylik sisteminde, diğerlerinin arasından sıyrılan lord belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayanların, yani vassalların güvenliğini sağlardı. Lorda sözleşmeye sadık kaldığı müddetçe yıllık tarım geliri üzerinden bir vergi verilirdi. Bunun dışında lord, üç durumda vassallardan vergi alabilirdi. Tutsak düştüğünde, evlatları evlendiğinde ve vassallara toprak miras kaldığında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kurallar o kadar bağlayıcıdır ki, vassalların lordlara, krallara karşı o kadar da çaresiz olmadığını bilirsiniz. Sözleşmeye uyulmadığı anda o lord veya kralın ne kendisi, ne de kellesi yerinde durabilir çünkü... Batı demokrasisinin temel metinlerinden biri kabul edilen Magna Carta, Yurtsuz John’a böyle kabul ettirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1000’li yıllara doğru Fransa da, Almanya da ilk krallarını bu sistem üzerinden seçer. Temelinde kralla halk arasındaki bu sözleşme vardır. Devlet ‘koruma’ sağlar, bunun karşılığında halktan vergi alır. Sözleşme bozulduğunda, yönetim illaki değişecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bırakın binli yılları, biz koskoca bir 20. yüzyılı, halkını tehdit addeden, bireyi aşağılayan, devleti bireye karşı koruyan, yücelten anayasalarla geçirdik. 1924 Anayasası dahi, 61 hele hele 82 versiyonlarının önündeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi önümüzde bu utanç belgelerine ölümcül bir darbe vuracak, ama daha önemlisi tamamen yeni, sivil bir anayasanın yolunu açacak bir paket duruyor. Bireye saygınlığını iade eden, devleti ise halka hizmet götüren bir aygıta dönüştüren önemli değişiklikler yer alıyor pakette.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yargıdan bağımsız, hesap vermekten münezzeh kişi ve kurumların bulunduğu bir ülkede kendimizi ne derecede güvenli ve mutlu hissedebiliriz ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Faili meçhul tarihimiz ortada. Daha bir tane cinayetin, katliamın gerçek failini ortaya çıkaramamış bu ülke! Yüksekova Çetesi, malum, zaman aşımına uğradı. 16 kişinin kanı hâlâ yerdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu paketteki en önemli tema, adaletin, yargıyı ve askerleri de kapsayarak kendini tamamlamasıdır. 145. Madde’de yapılan değişiklik, “askerî mahal” muğlâklığını azami ölçüde gidermiş, anayasal düzeni kaldırmaya yönelik her türlü faaliyeti ise adli mahkemelerin konusu haline getirmiştir. Öte yandan, sivillerin askerî mahkemelerde yargılanmasının da önüne geçilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu az şey midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genelkurmay ve Meclis başkanlarını, kuvvet komutanlarını yargılayamayan bir ülkede yaşıyoruz, anımsatırım. Anayasa Mahkemesi ile ilgili madde 148’e yapılan ekle artık bu Yüce Divan’da mümkün olacak. Herkes hesap verebilir olacak. Madde 125’te yapılan değişiklikleyse, YAŞ’ta yapılan subay ihraçlarının keyfiliğine, gözümüzün önünde yıllardır süren bu adaletsizliğe bir son veriliyor. İhraç kararlarına itiraz yolu açılarak, ömürlerini bu kuruma vermiş insanların kaderi iki dudak arasından alınıp, yargı sürecinde teslim ediliyor. Bireyi devlete karşı koruyacak iki önemli değişiklik ise, Ombudsmanlık, yani kamu denetçiliği kurumunun ihdas edilmesi ve Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun yolunun açılması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletten sürekli dayak yemiş, hakkı gasp edilmiş, kendini devlete karşı sürekli korumaya çalışan, çöpçü üniforması gördüğünde bile içi titreyen taciz edilmiş bir halk olarak, bu iki düzenlemenin psikolojik önemi dahi pakete olumlu bakmaya yeterli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbecilere koruma getiren Geçici 15. Madde’nin kaldırılması ise, Türkiye’nin cuntacı katillerin arkasında duran bir ülkeden demokratik bir düzene geçişinde büyük önem taşıyor. Değişiklik, Netekim Paşa’nın yargılanmasına indirgenemeyecek bir fonksiyona sahip. Bunca işkence, faili meçhul, hukuk ve vicdan dışı uygulamaları yapan hâkimler, savcılar, polisler, askerler hâlâ yaşıyorlar. Aramızdalar. Evet’ten sonra, hodri meydan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tabii ki zurnanın zırt dediği yer bu maddeler değil. Asıl gürültü Anayasa Mahkemesi ve HSYK’yı düzenleyen maddelerde kopuyor. İki kurum da yine darbe anayasalarının bir ürünü. AYM 1960, HSYK ise 1980 darbesinin meyvelerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar, vesayetin son kaleleri olarak görülüyorlar. Bu iki kurumda kast sisteminin kırılıyor olması demek, yargıyı vesayetin kargısı olarak kullanmanın da nihayetine geldiğimiz anlamına geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben artık aşağılanmak, korkutulmak, kovalanmak, kendi vergimle işkence görmek istemiyorum. Paketin içine bakıyor ve heyecanlanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısaca, ben EVET diyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 30.08.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-2530131410741285091?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/2530131410741285091/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=2530131410741285091' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2530131410741285091'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2530131410741285091'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/taciz-vesikasndan-halkn-anayasasna.html' title='Taciz vesikasından, halkın anayasasına'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5930942901164054438</id><published>2010-09-26T00:23:00.001+03:00</published><updated>2010-09-26T00:23:51.466+03:00</updated><title type='text'>Kılıçdaroğlu’nun Kürt açılımı: Devlet Öcalan ile görüşür</title><content type='html'>12 Eylül’de her ne kadar demokrasimizin olgunlaşması yönünde çok kritik bir Anayasa paketi oylayacak olsak da, referandumun aynı zamanda AK Parti’ye yönelik güvenoyuna dönüşmesi kaçınılmaz. Muhalefet partileri, PKK’nin ateşkesini ‘evet oylarının artmasına yol açacak’ bir gelişme olarak kodlayıp bel altı vurmaya kalkmasalardı, bu manevrayı çok da siyaset dışı görmeyebilirdik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama öyle olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Hükümet İmralı ve PKK ile görüşüyor’ tartışması, tam da bu düzeysiz ve insafsız ‘siyasetin’ bir ürünü. Hükümet ve PKK’yi milliyetçi ve mütedeyyin oy tabanına bir koalisyon gibi göstermeye çalışan, 13 Eylül’e ve umarım sonrasında da devam edecek çatışmasızlık durumunu, AK Parti’nin oylarını arttıracak ‘talihsiz’ bir gelişme olarak okuyan ‘siyasetin’ en hafif deyimle pespaye ve insafsız olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorun sadece, zaten her zaman hasıl olan, olması gereken bu ‘temas’ların yeni bir olgu olarak şeytanlaştırılıp halka sunulması değil, Kürt sorununun bu seviyede ‘harcanabilir’ siyasi bir malzeme olarak görülmesi ve belki bu kısa ateşkeste ‘ölmeyecek, hayatta kalacak’ olan onlarca insanın hayatının bile önemsenmiyor olması. Böylelikle konuştuğumuz şey Kürt sorunu olmaktan çıkıp, bu sorunun manivelasıyla AK Parti’nin hâl edilmesi meselesine geliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin, her şerden bir hayır doğar öngörüsü bir kez daha kendini ispatlıyor. Cumhurbaşkanı Gül’ün yaptığı bu yöndeki iki açıklama, ardından Başbakan Erdoğan’ın partisinin değil ama, devlet organlarının sorunu çözmek için İmralı dahil her kesimle görüşebileceğini net biçimde, eğilmeden bükülmeden açıklaması, Adalet Bakanı Ergin’in dün yaptığı “İmralı ile zaman zaman görüşülüyor” beyanı bence devletin müzakereci tavrının Fırat’ın beri tarafında yaşayan halk önünde daha rahat savunulabilir, telaffuz edilebilir hale geldiğini gösteriyor. Bu değişim önemli. Bu netlik ve dik duruş çok önemli. Muhalefet belki farkında değil. Evet, hem Türklerde, hem de Kürtlerde bu savaşın ödettiği ağır bedelin yarattığı ciddi bir öfke var, lakin bu öfke sorunun barışla çözülmesi arzusunu gölgelemekten gün geçtikçe mahrum kalıyor. Halk, siyasetin kendi hakkında verdiği kararların bedelini -sadece refah değil, evlatlarının kaybıyla daödediğinin farkında ve hamasetle bu bilinci zaafa uğratmak eskisi gibi kolay değil artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim, Kemal Kılıçdaroğlu da bu ‘sıkışmadan’ rahatsız olmuş ki, Van gezisinde (bu arada Van’da CHP mitinginin sönük geçmesini ti’ye alan haberler son derece çiğdi) Fatih Çekirge’ye verdiği mülakatta şöyle diyor: “Devlet bu tür temaslar yapabilir. Eğer bu temasların terörü bitirme ihtimali varsa elbette olabilir. Ama bunu iktidarda kalmanın bir yolu olarak ve referandumda evet oyu alabilmek için kullanmak büyük bir hatadır. Benim Sayın Başbakan’a sorduğum budur. Aslında temas başından beri var. Öcalan yakalandığında ‘Benden yararlanın’ dedi. MİT’in Adalet Bakanlığı’nın görüştüklerini biliyoruz. Bunda birşey yok.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu böyle söylerken, dün CHP Adana Milletvekili Tacider Seyhan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 20 Temmuz’da İmralı’da Öcalan’la görüştüğünü ‘ihbar’ eden bir açıklama yapıyor ve ekliyordu: “Hükümet bunu yalanlarsa bu konudaki bilgilerimi kamuoyu ile paylaşırım”... Kemal Anadol ise Başbakan’a “Son iki ay içinde Milli İstihbarat Teşkilatı, Adalet Bakanlığı, Genelkurmay ya da İçişleri Bakanlığı’ndan herhangi biri Abdullah Öcalan’la görüştü mü?” diye soruyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP, bir bürokrasi partisi olmaktan vazgeçip, reel siyaset alanına bu türden “giriş-çıkış”lar yaptıkça bu çelişkili görüntüsünden daha bir süre kurtulamayacak. Ancak bu amorf hal, partideki değişimin de bir belirtisi olabilir. CHP devletten şutlanıp, yani ilk defa gerçekten muhalefete düşüp, halka dönük siyaset yapmaya mecbur kaldıkça bu çelişkiler azalacak ve CHP ciddi bir muhalefet partisine dönüşebilecek. Şayet bu gerçekleşmezse, yüzde 3’lük bir marjda müzelik olacak zaten.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletin çözüm için İmralı dahil her kesimle görüşebileceği olgusunun ardındaki dik duruşun nedeninin sadece ilkesel olmadığını söyleyerek sözümüzü bağlayalım. Kürt sorununun çözümünde oldukça hareketli günler yaşandığı belli. Bölgede ise Demokratik Toplum Kongresi’nin inisiyatif alması ve STK’ların başkaldırışı ile yaşanan bir siyaseten özgürleşme süreci var. Muhtemelen referandum sonrası atılacak ciddi adımların hazırlığı hem Hükümet, hem de Kürt çevreleri tarafından olgulaştırılıyor. Erdoğan’ın Diyarbakır konuşması, bu yönde önemli ipuçları içerecek. Kürt açılımında yeni bir aşamaya geçeceğiz ve bu, bu türden çok yönlü müzakerelerin sonucu olacak. Zaten devlet denen aygıt da bu yüzden var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 26.08.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5930942901164054438?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5930942901164054438/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5930942901164054438' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5930942901164054438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5930942901164054438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/klcdaroglunun-kurt-aclm-devlet-ocalan.html' title='Kılıçdaroğlu’nun Kürt açılımı: Devlet Öcalan ile görüşür'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-6105916695988678356</id><published>2010-09-26T00:22:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:23:10.304+03:00</updated><title type='text'>Çük üzerine cuk oturan siyaset, volume II</title><content type='html'>Devlet Bakanı Cemil Çiçek’in “Sünnetsiz PKK’lıların varlığını” dile getirdiği konuşmasında zuhur eden zihniyet yeni değil. Bu zihniyetin sözcülüğünü Çiçek uzun süredir “başarıyla” sürdürüyor. Diyor ki “Ermeni terörü ile PKK terörü arasında yakın işbirliği var, bunlar kan kardeşidir. O devreden çekildi, işi bu tarafa verdiler. Zaten, özür dilerim, bir kısım teröristlerin sünnetsiz oluşu, size çok şey ifade ediyor demektir. Yani bu, rivayet falan değil, biz kimin ne olduğunu iyi biliyoruz.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Çük’ten bahis açılmışken, Çiçek’e kendi maruzatımdan bahsetmek zorunda hissetim kendimi. Efendim ben malûmunuz bir Ermeni zimmîyim. Lakin, hayat bu, ben çok küçükken, yani genlerimdeki “olağan Türk düşmanlığı” beni henüz ele geçirmemişken, affedersiniz, benim çük hastalanmış, Cemil Bey. İlerisi için planlanmış bir şey değil, yemin ederim. Hiçbir dahlim yoktu bu işte. Benim çük kabuk bağladı, dayanılmaz eziyetler yaşıyordum, hâlâ hatırlarım. Çiş yapamaz hale geldim. Sonra dediler ki, en iyi tedavi sünnet olmaktır. 80 yaşında, sürekli 7.4 şiddetinde titreyen bir fenni amca buldular, Cemil Bey. Adam geldi. Elinin doğru sarsıntısını tutturup, beni bu dertten kurtardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Cemil Çiçek Bey, hayat bu, olur da PKK’ya katılsa ve Allah belamı verip de devlet güçleri tarafından bir çatışmada telef edilse idim, benim çük, malûm sünnetli, ama ben Ermeni...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet bu işin içinden nasıl çıkacaktı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani sizin bu çük siyasetinizin pek çok eksik noktası var. Hadi benimki bir tesadüftü, ama çağ değişti. Ermeni veya diğer kâfir gâvur halkları da kendi oğlanlarını sünnet ettirir oldular. Sonra örgüt içinde pek çok ecnebi halklardan şahsın da bulunduğu bir gerçek. Sonra ne bileyim, PKK dağa çıkan herkesi çüküne bakıp almıyor, benim bildiğim, sünnet olamamış, ama Müslüman ve Kürt fakir fukarayı da hesaba katmayan bir devlete, büyük devlet denir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama siz bunu daha evvel da söylemiştiniz. 2008’in kasım ayında, Amasya’da, “Bugün bölücü terör örgütünün üçte biri Türk vatandaşı değil. Kimi sünnetli, kimi sünnetsiz, kimi Suriyeli, kimi Avrupa’dan gelmiş, kimi Iraklı. Kimi de Türkiye’den kandırılmış insanlarla beraber beynelmilel güçler, bunları bir manivela olarak kullanıyor ve Türkiye’nin gelişmesini engellemeye çalışıyor” diye konuşmuştunuz da, ben de “Çük üzerine cuk oturan zihniyet” diye bir yazı yazmıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlıyorum, o zaman da PKK saldırıları artmıştı, martta yerel seçimler vardı. O zaman da tehlike ânında camı kırıp, ortalığa kozmetik ürünlerini saçacak kişi olarak ortaya çıkmıştınız. O gün ve bugün söylediklerinizin tercümesi çok basitti: Bizim aslında birbirimizle bir sorunumuz yok. Şu Ermeniler var ya, işte o Ermeniler bizi bize öldürtüyor. Aslında bir Kürt sorunumuz yok, faili meçhuller yok, JİTEM yok, Diyarbakır Cezaevi yok, şeytan ERMENİLER var. Hepimiz o kadar saf ve masumuz ki! Gaflet uykusundan bir uyansak, gerçekliği bir görsek, nasıl da pişman olacağız, bir yanlış anlama, bir fitne yüzünden birbirimizi bunca öldürdüğümüze.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünün bu zihniyete sahip bir bakanın hizmet gördüğü bir ülkenin Ermeni asıllı bir vatandaşıyım. Diğer yandan öldürülmesine seyirci kaldığı, koruyamadığı, korumadığı, kanını yerde bıraktığı Hrant’ı bir neo-nazi ile bir tutan, dünya siyasetine damga vurma iddiasıyla kendini yüceltirken kendi içindeki –ne kadar içeride acaba?- 1930 model bürokratlarını tasfiye edemeyen bir Dışişleri ile dünyada temsil ediliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün Mehmet Altan bu “ikircikli” durumu isabetle şöyle açıklıyordu: Türkiye’nin bölgede ağırlığı artıyor ama bunu “hangi ilkeler” açısından değerlendirdiğimizi bir türlü göremiyorum... Etkinliği ne amaçla ve hangi ilkeler için kullanıyoruz? O nedenle de “hayata bakış” açısı benim açımdan daha önem kazanıyor... Öyle ki açıklamaları not etmek yerine, zihnim bu farkı netleştirmeye daha fazla eğiliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant’ın katlinin iki ana özelliği vardı. İlki ihmaller, ikincisi ise kasıt kısmıydı. Muhtemelen, gelen ihbarları, AİHM’e Nazi savunmasını gönderebilen türden bir zihniyet savsaklamıştı. Bunun vahim sonucu ise, ihmalleri yapanların esirgenmesi için sağlanan korumanın, Dink’i planlı bir biçimde öldürenleri de kapsıyor olmasıydı. Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun Başbakan Erdoğan imzalı Dink raporunu iki ast müfettiş imzasıyla sümenaltı eden bir siyasetin aczine ne denir bilemiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dink 19 Ocak 2007’de öldürüldü. Ak Parti iktidardaydı. Ergenekon şeması 2003 yılında Başbakanlığa gitmişti. Ergenekon operasyonları 2007 yazında başladı. O günden beridir bir tek faili meçhul ve siyasi cinayet olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perde arkasında neler oluyor, hangi dengeler nasıl çalışıyor, ihmaller ve kasıt birbirine ne derece karışıyor ve biz ne zaman bilmece çözmek yerine şeffaf bir ülkenin konforuna kavuşacağız merak ediyorum.&lt;br /&gt;taraf, 23.08.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-6105916695988678356?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/6105916695988678356/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=6105916695988678356' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6105916695988678356'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6105916695988678356'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/cuk-uzerine-cuk-oturan-siyaset-volume.html' title='Çük üzerine cuk oturan siyaset, volume II'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-138550113815193435</id><published>2010-09-26T00:21:00.002+03:00</published><updated>2010-09-26T00:22:19.799+03:00</updated><title type='text'>Bize değil, BİZE dair bir şey</title><content type='html'>İlk romanım Şimdinin Dar Odası’nda, Türkiye’nin 1950’lerden 2002’lere gelen hikâyesini yeniden&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kurgulamış, bugünlerde ülkede yaşanan ‘Aydınlanma’nın çok daha radikalini romanımda söz konusu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tarihi aralığa yayarak gerçekleştirmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Postmodern zırvalıklar işte...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani, “İkibinli yıllarda ağır aksak, kutuplaşarak, darbelerle, e-muhtıralarla boğuşarak yaşadığımız bu kabuk değiştirmeyi, demokratikleşmeyi, elli sene önce yaşasaydık, Türkiye bugün nerelerde olurdu”nun cevabını aramıştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu soru canımı çok yakmıştır çünkü. “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” diyen Sezen’ciğimin o şarkısını her dinlediğimde, bir aşk yarası değil, kendi yurdunda gurbette çıkmış insanların acısını duyarım yüreğimde. Kaç nesil heba olmuştur? Zümre devletinin esiri olarak sömürülmüş, yağmalanmış ve aşağılanmıştır? Müslümanı, Alevisi, Ermenisi vs...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğunun gözü arkada gitmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rahmetli babamın gözü arkada gitmiştir, oradan bilirim. Çok göçmek istemişti garibim. Bana, “Seni bu ülkede bırakmak istemiyorum. Kendi mezarım da bu ülkede olsun istemiyorum, medeni bir ülkede yaşayamadım ama medeni bir ülkede ölmek istiyorum” derdi kırgınlıkla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezarı Şişli Ermeni Mezarlığı’nda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözü arkada giden yüzlercesinin yanında yatıyor şimdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazılarını üzer bu sözler ama, babam hem bu ülkenin zümre diktatörlüğü tarafından ezilen sıradan bir insan, hem de bunun üzerine acı bir şerbet olarak dökülen Ermeniliği ile çok acılar çekmiş bir adamdı. Lanet etmişti haksızlıklara. Kimse memleketinden öyle kolay kolay vazgeçmez çünkü. Bu dert sadece bize değil, BİZE dair bir şey. Ben sizin de hikâyenizi anlatmıyor muyum yoksa!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden, “o soru” benim canımı çok yakmıştır. Tarih başka türlü olabilseydi, nasıl bir hayatımız olurdu bu ülkede? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dersimler, Varlık Vergileri, Trakya Olayları, 6-7 Eylüller, 60, 70, 80 darbeleri, Maraşlar, Kürtlere yapılan vahşet ve haksızlıklar olmasaydı, bu ülke nasıl olurdu diye... Ben de “Şimdinin Dar Odası”nda, öyle bir Türkiye hayal etmiştim. Bugün hâlâ belediyede temizlik işçisi, TSK’da bir muvazzaf olamayan, ülkenin bazı semtleri dışında özgür ve güvenli yaşayamayacak denli bir ırkçı iklimin kurbanı Ermeniler, o kitapta Nışan Amca’nın temsiliyetinde, ülkenin Başbakan’ı olur mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tahayyülün Ermeniliğimle bir ilgisi yok. Ermeniyi Türk’ün şeytanı yapan şey, bu ülkenin derin devletinin, Ergenekonu’nun da haletiruhiyesidir. Bu ülkede bir siyasiyi bitirmek için bile yapılacak en ağır komplo onun Ermeni olduğunu söylemektir. Tıpkı Melih Gökçek’in Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’li Canan Artıman’ın ise Gül için “Annesi&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni” “iftirası” gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanımda hayalini kurduğum şeyin çok daha fazlası gerçekleşmiş de haberim yokmuş oysa. Düşünsenize, koskoca ülkenin koskoca Cumhurbaşkanı Ermeni, anamuhalefet lideri Ermeni, devrik lideri ise Arap. Gül’ün Ermeniliğinden neredeyse eminim. Çünkü Hrant’ın AİHM davasında görülen birleşik davalarına Dışişleri’nin gönderdiği savunmada bir Nazi ile bir tutulmasına cevap yine ilk ondan geldi: “Hrant Dink maalesef gerekli tedbirler alınmadığı için hayatını kaybetti” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Davayı doğrudan etkileyecek bir söz bu. AİHM yargıçları duysun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise “Canım çok sıkıldı. Oruç bile ağır geldi. Ben bunu içime sindiremem. Dink bu ülkenin bir aydınıydı, tanıdığım, çok saygı duyduğum bir insandı” demiş. Davutoğlu savunmayı yurtdışında olduğu için görmemiş. Lakin sormuş, savunma geri çekilemezmiş. Emin misiniz sayın Bakan? Bir oluru yok mudur bu işin? Telafi etmenin -yarın unutulacak sözler dışında- bir yolu yok mudur? O savunmayı Türkiye’yi temsilen orada tutmak, içinize sinecek mi? Yani Türkiye “Biz bu davadan vatandaşımız lehine çekiliyoruz” demenin hukuki formülünü bulamaz mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bulur bulur. İçe sinmeyen her şeyin telafisinin bir yolu bulunur, benim bildiğim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hrant Dink suikastının, derin devleti en tepeden, ayrıntısıyla gören bir cinayet olduğunu defalarca yazdım. Dink cinayeti çözüldüğünde bu ülkede rejim değişir, devrim olur diyorum ben size. Bu bize değil, BİZE dair bir şey. Lakin, henüz bitmemiş bir dava için bakın nasıl konuşmuştu sayın İçişleri Bakanımız Atalay. Adeta davanın kapanış konuşması gibiydi: “Sanıldığı kadar etkili şeyler çıkmadı. Hani çıkanın örtbas edilmesi durumu yok. Pek çok ihmal zincirinin olduğu söylenebilir. Nitekim onlar zaten dosyanın içinde. Bu araştırmalardan kasti, planlı bir şey çıkaramıyorsunuz. Yoksa bizler hiç affeder miyiz? Bir iki ihmal görüntüsü çıkardık, yargıya verdik.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emin misiniz sayın Bakanlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikaten bu olanlar içinize&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;siniyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 19.08.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-138550113815193435?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/138550113815193435/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=138550113815193435' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/138550113815193435'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/138550113815193435'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/bize-degil-bize-dair-bir-sey.html' title='Bize değil, BİZE dair bir şey'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-3095574522489054442</id><published>2010-09-26T00:21:00.001+03:00</published><updated>2010-09-26T00:21:34.842+03:00</updated><title type='text'>Hükümet sağlam durmalı APO İmralı’dan çıkarılmalı</title><content type='html'>Türkiye’nin Kürt sorununun, bilgi havuzuna hakim olan derin çevrelerin dışında, ne kadar karmaşık, zor ve belalı bir konu olduğunu -şahsım dahil- kimsenin tam olarak farkında olduğunu, anladığını zannetmiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu farkındasızlık iki türlü etkiye sahip...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Bir çocuk saflığıyla çözüm üretmeye çalışırken, önyargı, korku ve saplantılardan münezzeh olup, böylelikle hem çözüm ümidini, hem de yollarını canlı tutuyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Menfi ya da müsbet -son ateşkes gibi- gündelik değişimlerin tesirinde kalıp, resmin tamamını görmekten mahrum oluyor, bu nedenle de ya aşırı iyimserliğe, ya da aşırı kötümserliğe kapılıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletler, seçim meydanlarında liderlerin vaat ettiklerinden çok daha kirli metotlarla yönetilirler. Devletler insan öldürür, insanlar öldürür. Devletler çoğunlukla da kendi insanlarını öldürür. Devletin bekasının karşısında kutsallığı daha ağır basacak hiçbir değer yoktur. Ulus devlet, çok şükür artık sonuna geldiğimiz modern zamanların ilahı, sunağı ve mabedidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emekli General Atilla Kıyat’ın “ihbarının” nedeni de zaten “bu türden” devletin meşruluğunu yitiriyor olmasıdır. En iyi ihtimalle devleti iyi tanıyan, “bilgi havuzuna hakim” eski bir amiralden zuhur eden bu lapsus, tarihî bir itiraftır da. Yani yargılana yargılana, suikast ve faili meçhuller silsilesinin en ehemmiyetsiz son halkası, yani tetikçiler mi yargılanacaktır sadece? Onlar, kendi kafalarına göre mi yapmışlardır bu “faaliyetleri”? Bu “siyasetin” pişirildiği komuta merkezindeki devletlûlara ne olacaktır peki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleyeyim: Devlet suçtan ve bir cinayet organizasyonu olmaktan arındıkça, eski devletin son bürokratik kalıntıları de sapır sapır yeni devletin eteklerinden döküldükçe, onlar da birer birer adalete hesap verecekler. Kürt coğrafyasındaki öfke yangınını söndürecek tek yol da budur. AK Parti’nin bu yönde bir adım atması, faili meçhuller başta olmak üzere, eski devletin tüm suçlarını deşifre edecek kararlılığı göstermesi hayati önem arz etmektedir. “Devlet” cenahında elimizdeki halihazırdaki tek kaldıraç, Başbakan Erdoğan ve AK Parti’nin bu yöndeki iradesi, cesur adımları olacaktır. Bu iradenin tereddütlerinden kurtulması ve geri alınamayacak bir “temiz devlet”e geçiş sürecine tam destek vermesi gerekmektedir. Çünkü henüz geri dönülemez KIRILMA YAŞANMAMIŞTIR. Bu hayati bir meseledir. Ben bu irade ve arzunun Başbakan Erdoğan ve kurmaylarında olduğunu düşünüyorum. Ancak kısıtlı olan zamanı mutlaka çok iyi kullanmalılar. Şemdinli faciasından ders çıkarmalılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PKK yeniden PKK’lılaşmalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İster hazzedin, ister etmeyin, bu sorunun en önemli muhatabı Abdullah Öcalan’dır. Bu önemli bir imkândır. Apo’nun kendisi ve Apocuların, PKK’yı tekrar PKK’laştırmaları, yani Ergenekon uzantılarından arınmaları gerekiyor. Apo’nun daha önce de Bingöl’de 33 askerin öldürülmesi ve son olarak Reşadiye gibi eylemlerin arkasında olmadığı, şüpheli olduğunu düşündüğünü biliyoruz. Nitekim Apo son mesajında “Ben gerçekten çok tedirgin oluyorum. Ergenekonvari savaş lobileri tekrar devreye girebilir” diyor. Bunu kime söylüyor? Sadece Ergenekon’un devletteki uzantısına mı? Zannetmiyorum. Devlet bir yanda kendi karanlık yüzünden sıyrılmaya çalışırken, PKK’nın da tekrar PKK’laşması, barışın doğru muhataplarını ve ortak dilini bulması için elzem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan, Apo’nun mutlaka daha insani, sağlıklı şartlarda kalabileceği yeni bir mekana taşınması hükümetçe sağlanmalıdır. Apo’nun tamamen “sivillerin” denetiminde, yani sivil görünümlü vesayetçilerin de etkili olamayacağı bir başka yere nakledilmesi, “koster arızası” gibi sabotajların sayısını da minimuma indirir. Kaldı ki, İmralı’nın yüksek nem oranı ile insan sağlığı için zararlı olduğu gerçeği, diğer -süreci etkileyecek- önemli bir husustur. Apo yine son mesajında “Mahkeme [AİHM] buradaki şartlara ilişkin gelip inceleme yapabilir. 24 saat burada kalsınlar. Ben burada nefes almak için kafamı pencereye dayıyorum. Öyle ancak zar-zor nefes alabiliyorum” diyerek S.O.S veriyor. Dikkate alınmalı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İradesi PKK’ya teslim edilmiş bir parti suçlaması ile sıkça muhatap olan BDP’ye de haksızlık yapıldığını düşünüyorum. PKK-BDP ilişkisini bir ihanet değil, önemli bir imkân olarak görmeliyiz. Nitekim Selahattin Demirtaş gibi isimlerin, arada yaptıkları kritik çıkışların süreci ne kadar rahatlattığını da görmeli, BDP’nin bu zor, sıkışık süreçte arada ezilmesine katkıda bulunmamalıyız. Bununla birlikte Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un eşbaşkanlıklarını yürüttüğü Demokratik Toplum Kongesi’nin ve diğer STK’ların Kürt sorunu üzerinde artan inisiyatiflerine de gözbebeğimiz gibi sahip çıkmalı, linç edilmelerine izin vermemeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki zaman diliminde, Reşadiye gibi hepimizi şoke edecek acı sürprizler olabilir. Mümkündür. Ancak barış, bu kritik anlarda ne kadar soğukkanlı olduğumuzla yakın ilişki içindedir. Unutmayınız ki, gecenin en karanlık anı, şafak sökmeden önceki o son birkaç dakikadır. Lakin barış mutlaka gelecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 16.08.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-3095574522489054442?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/3095574522489054442/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=3095574522489054442' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/3095574522489054442'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/3095574522489054442'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/hukumet-saglam-durmal-apo-imraldan.html' title='Hükümet sağlam durmalı APO İmralı’dan çıkarılmalı'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5025099290405564049</id><published>2010-09-26T00:19:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:20:25.402+03:00</updated><title type='text'>Kasapyanların Çankaya Köşkü ve Ahmet Rıza Bey</title><content type='html'>Adına ister soykırım, ister1915, ister tehcir ya da Ermeni sorunu deyin, benim basit bir açıklamam vardır bu konu üzerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle ki tüm toz bulutları dağılır, karmaşık gibi duran mesele birden sükunete kavuşur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni sorunu bir TAPU SORUNUDUR.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim 1915 ile helalleşme konusunda, aslında zurnanın zırt dediği yer de burasıdır. Yoksa, 1915’te Ermenilerin nasıl bir gazaba uğradığını Ermenilerden ölümüne nefret edenler bile kabul ediyorlar artık bugün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendine dair bir adı, özgün bir kültürü ve inancı olan bir halk, binlerce yıllık yurdundan uydurma gerekçelerle kısa bir sürede kazınıyor. Kendimizi kandırmayalım. Hak da hakikat de, realpolitik, stratejik önem, adil hafıza filan yutmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesulu olmadığınız bir fecaata inkar edenler olarak müdahil olmayalım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama zaten bu mesele, sadece bir vicdan meselesi olmadı hiç. Bu öncellikle bir tapu meselesiydi hep. Yüzbinlerce Ermeni buharlaştı, buharlaştı lakin, onların malları burada kaldı. Onların hakkı da burada kalanların kursağına karıştı. Ama daha önemlisi, bu zenginlik vesayet iktidarı ve onun kasası olan Beyaz Türk sermayesinin de motoru oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh, her suç kendi cezasını içinde taşır. Lanet dediğimiz şeyin açılımı da budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle, ne zaman 1915 konusunda Türkiye vicdani bir uyanış yaşamaya kalkışsa en etkili silah hemen çekilir. Eğer 1915 tanınır, inkardan vazgeçilirse, Ermeniler mallarını geri isteyecekledir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ONLAR, DÖNECEKLERDİR. (Bknz. Shyamalan’ın Village filmi. Ya da Lost’un tamamı.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yüzden, eski ekonomi editörümüz Nevzat Onaran’ın Belge Yayınları’ndan çıkan araştırması, Emval-i Metruke Olayı, Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum Mallarının Türkleştirilmesi kitabını keşfeden HaberTürk, “Ermenilerin gözü bu 5 mülkte” diye manşet yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu mülklerin arasında Elmadağı’nda, şu an üzerine Harbiye Orduevi, Hilton arazisi ve Divan Oteli’nin bulunduğu arazi, yani eski Surp Agop Ermeni Mezarlığı, Erzurum Kongre Binası, Şişli’de Mustafa Kemal Müzesi, Heybeliada Çarkçı Mektebi olduğu gibi, Kasapyanların el konan malı Çankaya Köşkü de vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski ve yeni sahiplerin temsiliyetleri ne kadar sembolik değil mi? Bütün hadiseyi özetliyor adeta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir Ermeninin bu malları şu an için geri istediği yoktur. Ortada sadece bir kitap vardır. Ama gazete sanki Ermeniler böyle bir girişim başlatmışçasına verir haberi. “Vicdan oyununa gelmeyin, tapuları kaybetmeyin” diye fiştekler adeta bilinç dışını. Hani iki ABD’li Ermeni Merkez ve Ziraat Bankalarına tazminat davası açtı ya, oradan gelmektedir hassasiyet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldı ki, insanların cebren ellerinden alınmış mallarını mirasçılarının geri istemesini hangi gerekçeyle reddedeceksiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim Taraf’ta çok yıldızımız var. Hepsi birbirinden değerli. Onlardan biri de Ayşe Hür. Türkiye’nin hafıza kaybına şok tedavi niteliğinde, objektif ve cesur tarih yazıları var, biliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlardan biri de bu konuyla ilgiliydi. 2 Mart 2008 tarihli yazısından bir alıntı yapıp, neden “Ermeni Sorunu bir Tapu sorunudur” dediğimin kanaatini size bırakacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni mallarını kimler aldı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İttihatçılar, tehcirin hemen ardından Ermenilerden kalacak mal ve mülklerin ne olacağına dair mevzuatı ilan etmişlerdi. 30 Mayıs 1915 tarihli Meclis-i Vükela mazbatası ve 10 Haziran 1915 tarihli talimatnameye göre hükümet, tehcirin uygulandığı bölgelerde iki mülkiye ve bir maliye memurundan oluşacak Emval-i Metruke (Terkedilmiş Mallar) Komisyonları kuracaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İttihatçıların önde gelenlerinden Ahmet Rıza Bey, konu mecliste görüşülürken, bu malların terk edilmiş olduğunu söylemenin yasalara aykırı olduğunu, çünkü Ermenilerin bu malları terk etmediklerini, bırakmaya zorlandıklarını söylemişti ama elbette kulak asan olmamıştı. Talimatnameye göre komisyonlar sevkiyatın ardından terk edilen evleri mühürleyecek ve içlerindeki eşyalarla birlikte kıymet takdirleri yapıldıktan sonra kayıt altına alacaklardı. Geride kalan menkuller içindeki hayvanlar, emlak ve araziden elde edilen tarım ürünleri ve bozulması muhtemel mallar müzayede usulüyle satılacak ve bedelleri sahipleri adına mal sandıklarına teslim edilecekti. Kiliselerde bulunan eşya ve resimlerle kutsal kitaplar tutanakla tesbit edilecek ve mahallinde muhafaza edilmeleri sağlanacaktı. (…) Ocak 1916’ya kadar 33 Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu kuruldu. Alacaklı olduğunu iddia edenlerin kendileri ya da vekilleri aracılığıyla iki ay içinde komisyonlara başvurması gerekiyordu. Ülke dışında olanlar için süre dört aydı. Başvuru sahipleri tebligat için komisyonun bulunduğu mahalde bir ikametgâh gösterecekti. Alacaklı kimse komisyonun takdir ettiği miktara 15 gün içinde itiraz edebilecekti. İtiraz bidayet hukuk mahkemesine yapılabilecekti ama mahkemenin kararı kesin olup, temyiz yolu kapalıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resmi tarihçilerin bu pek öğündükleri sistemin nasıl işlediğini merak etmişsinizdir elbette. Ama merak etmeye devam edeceksiniz çünkü, bu defterler ortada yok! O halde başka kaynaklara bakalım. Öncelikle yerine göre 1 saat ile 15 gün süre verilerek Der Zor çöllerine sürülmüş olanların bu prosedürü yerine getirmesinin imkansız olduğunu tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. Zaten başka kaynaklardan da biliyoruz ki, Ermenilerin el konan mallarının bir kısmı, yerel Türk, Kürt ve Çerkes önde gelenleri tarafından talan edilmiş, bir kısmı Balkanlar’dan gelen muhacirlere dağıtılmıştı. Bir kısmı ‘Müslüman-Türk’ sermayedar yaratmak için bazen herhangi bir ücret dahi talep edilmeden veya çok düşük bedelle veya düşük taksitlerle Müslüman kişi veya kuruluşlara verilmişti. Bazı binalar ile tarla, bağ ve bahçelerin ürünleri satılarak gelirleri orduya verilmiş, bazı binalar hapishane, okul, hastane ve karakol binası olarak kullanılmıştı. Kalan para da Ermenilerin tehcirinin masrafları ile bazı bölgelerde Ermenileri katleden milislerin masrafları için harcanmıştı! Dolayısıyla, ortada Ermenilere iade edilecek para kalmamıştı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 12.08.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5025099290405564049?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5025099290405564049/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5025099290405564049' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5025099290405564049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5025099290405564049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/kasapyanlarn-cankaya-kosku-ve-ahmet-rza.html' title='Kasapyanların Çankaya Köşkü ve Ahmet Rıza Bey'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-7598433522201382553</id><published>2010-09-26T00:18:00.002+03:00</published><updated>2010-09-26T00:19:40.691+03:00</updated><title type='text'>Adalarda koli basili ve Vahe Berberyan’la bir haftasonu</title><content type='html'>Yoğun iş temposuna iki gün ara verip, hayata karıştım geçen cuma ve cumartesi. Uzun süredir görmediğim bir dostum yurtdışından gelmişti. Kınalıada’da sözleştik. Bu yaz ilk defa adaya kayınvalidemin yanına çıktım ve cumartesi itibarıyla da ilk defa denize girdim. Sahilde otururken yanımıza gelen belediye görevlisi, “Bu girdiğiniz deniz var ya” dedi. “İşte o deniz koli basili kaynıyor.” Ben “Öyle mi? Peki nasıl bir önlem planlanıyor” diyemeden görevli bir kağıt helvacısının peşinden seğirtti gitti. Dün gazeteye geldiğimde ise olayın bir başka boyutunu Etyen Mahçupyan’ın köşesinde yazmış olduğunu gördüm. Koli basilinin adalar kıyılarına muhteşem geri dönüşünün AKP’nin bir oyunu olduğu dedikoduları almış başını yürümüş. Nedeni basit: Yaklaşan Ramazan ayında halkı denize girerek oruç yemekten ve günaha girmekten korumayı planlayan “şeriatçı AKP”, aslında aslı astarı olmayan “Koli basili patladı” şayiasını yaymaktaymış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncellikle şunu söyleyeyim: İstanbul’dan vapurlar dolusu Adalar’a yığılan “halk” kaçınılmaz olarak netameli bir “Karşılaşma”nın öznesi oluyor. Bu karşılaşmaların temasını aslında çoğunlukla “ideoloji” değil, pratik sorunlar oluşturuyor. Bunca kişinin, altyapısı ve hizmet kabiliyeti yetersiz dar bir sahil şeridine yığılması, burada mukim yerli halk ile misafirler arasında haliyle bir sorun oluşturuyor. Ancak girişteki konuya geri dönersek, ada halkının en büyük beklentisi Ramazan ayı ile birlikte bu aşırı talebin daha kabul edilebilir bir noktaya gerilemesi ve en azından bir ay boyunca daha sakin bir yaz tatili imkânının doğması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani AKP böyle bir kurnazlık yapıyorsa da, bundan en çok ada halkının memnun olması gerekir. Hem aslında koli basili kaynamayan temiz bir denize, hem de daha sakin bir adaya aynı anda kavuşmuş olabilirler. Böyle bir beyaz yalana, olaya ideolojik yaklaşmayan hiçbir adalının karşı olacağını gözlemlemedim doğrusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaka bir yana, zabıta görevlisi keyfimi acayip kaçırdı doğrusu. İnsan vakitlice söyler değil mi? Ben bu korkunç gerçeği öğrendiğimde zaten milyonlarca koli basili vücudumun tüm hücrelerine yayılmış olmalıydı. Ama zabıta görevlisini kim suçlayabilir ki? Çünkü adalarda bulunan tüm zabıta noktalarındaki panolarda zaten bu uyarı asılıymış. Çok matrak değil mi? CHP’li belediyenin tesbit edip duyurduğu bir meselenin AKP’nin bir şer oyunu olarak okumak, gerçekten başka bir evrende yaşamakla mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, ben bununla da yetinmedim. Adalar Belediye Başkan Başdanışmanı Raffi Hermonn Araks’ı aradım. Adalar kıyı çevresinde yapılan ilk laboratuvar sonuçlarında “Eşeriya koli” bakterisinin kabul edilebilir oranların çok üstünde çıktığını söyledi. Belediye şimdi ikinci bir analiz daha yaptırıyormuş. Onun sonuçlarını aldıktan sonra bunu kamuoyuna daha yüksek sesle duyuracaklarmış. “Peki” dedim, “Nasıl önlem almayı düşünüyorsunuz?”. “Halkı denize girmemeleri yönünde uyaracağız” dedi. “Bu konuda yetki sizde mi” diye sorunca, “Yetkimiz var ama gücümüz yok” dedi. İller Bankası’ndan aldıkları bütçe kış sayımına göre belirlendiği için, yazın yüz bine dayanan nüfus için 14 bin kişilik kış nüfusuna göre ödenek alıyorlarmış. Bununla da istedikleri hizmetleri yerine getiremediklerini söyledi. Örneğin, tüm adalarda istihdam edilmiş zabıta görevlisi sadece 16 kişiymiş. Bu çok trajik bir rakam. TBMM’de, böyle beldeleri rahatlatacak bir yasa tasarısı beklemekteymiş. Bu vesileyle “AKP” hükümeti yetkililerini, İçişleri ve Çevre bakanlarını uyarmış olalım. Halkı düşünmüyorsanız, kendinizi düşünün. Koli bakterisi istilasını dahi partinize yıkan bir kitle ile baş etmek için tek yolunuz daha çok hizmet vermek ve bir de koli basilleriyle aynı ortamda bulunmamak, bir restorantta fısır fısır konuşurken görüntülenmemek mesela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermenilerin Cem Yılmaz’ı: Vahe Berberyan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada adada tesadüfen seyrettiğim bir stand-up gösterisini övmeden de edemeyeceğim. Jamanak gazetesinin 100. yılı vesilesiyle Kınalıada Çocuk Kampı’nda cumartesi akşamı sahne alan Vahe Berberyan gerçekten müthişti. Arapkirli bir anne ve Eğinli bir babanın çocuğu olarak 1955’te Beyrut’ta doğan Berberyan, sonradan Los Angeles’a yerleşmiş. Gazetecilik okumuş, tiyatro, resim, yazarlık ve oyunculuk yapmış. Ama ününü daha çok Yevaylın (Vesaire), Nayev (Bir de), Dagavin (Henüz) ve bizim seyrettiğimiz Sagayn (Lakin) adlarını taşıyan tek kişilik performanslarına borçlu. Beni mutlu eden şey, Ermenilere dair her şeyi bu kadar ustalıkla gözlemleyip onlarla dalga geçmesini becerebilmiş ve bu hallerimize kahkahalarla güldürebilmiş olması bizi. Nitekim gösterisinde şöyle diyordu Berberyan: “Nasıl ki et yemeyenlere vejetaryen denirse, bizim halkımız da trajediyendir. Kederi sever…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1915’in keder balçığına saplanmış Ermenilere şifa olacak en etkili ilaçlardan biri de kendiyle dalga geçebilmenin özgüveni olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağzına sağlık Vahe Berberyan!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;09.08.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-7598433522201382553?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/7598433522201382553/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=7598433522201382553' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7598433522201382553'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/7598433522201382553'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/adalarda-koli-basili-ve-vahe.html' title='Adalarda koli basili ve Vahe Berberyan’la bir haftasonu'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-2592882918432616731</id><published>2010-09-26T00:18:00.001+03:00</published><updated>2010-09-26T00:18:54.276+03:00</updated><title type='text'>Suikast rejiminin pili bitti</title><content type='html'>İnegöl ve Dörtyol provokasyonlarından sonra teyakkuza geçen Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bütün birimlerine gönderdiği “çok gizli” uyarı yazısının mürekkebi henüz kurumamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün sabah itibarıyla Osman Baydemir’in “Özerklik ve Kürt bayrağı” konuşmasını yaptığı Tunceli Belediyesi’nin 3. katında 250 gram ağırlığında C4 ve A4 tipi plastik patlayıcı bulundu. Baydemir’in ziyaretine ayarlanmış düzeneğin pilin bitmesi sonucu patlamadığı anlaşıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk paragrafa dönelim ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün uyarısını özetleyelim: “Provokatörler nüfus açısından çeşitlilik arz eden yerlerde ‘etnik provokasyon’ planlamaktadır. Türkiye’nin kritik bölgelerinde karşıt görüşlü grupların tahrik edilmesiyle olayların tırmanması hedeflemekte, millî hassasiyetin yüksek olduğu şehit cenazeleri ile konferans ve toplantılara azami dikkat edilmesi gerekmektedir. Olayların tırmandırılması amacıyla ‘süfli ve sabıkalı’ kişiler seçilecektir. Sağ çizgideki grupların Barış ve Demokrasi Partisi’ne (BDP) karşı provokatif bir eylem gerçekleştirilmesi beklenmektedir. MHP, BBP, Ülkü Ocakları ile Alperen Ocakları da olası hedefler arasındadır. Ayrıca devlet büyüklerine karşı Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a yapılan yumruklu saldırıların benzeri eylemler planlanmaktadır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbecilerin 12 Eylül öncesindeki gibi etkin olabildiği bir dönemde yaşıyor olsaydık, belki de Türkiye şu son dönemde bir ölüm vadisine dönmüş olabilirdi. Buna hiç kuşku yok. Ayşe Hür’ün son yazısı ülkenin 12 Eylül’e nasıl pervasız ve vicdansızca mahkûm edildiğini, Maraş, Çorum, Sivas olaylarının aleniliğini, Evren’in nasıl Demirel’in yardım talebini ‘gücümüz yok’ diyerek reddettiğin, cuntacıların münasip zamanı –yani yeterli insan kaybının yarattığı tahrikin optimal noktasını- nasıl beklediklerini ortaya seriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osman Baydemir’i öldüreceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt sorunu konusunda Ahmet Türk gibi, en akıllıca sözleri sarf eden bir barış adamını katledeceklerdi. Kendisi hakkında sayısız suikast ihbarı ve girişimi olduğunu biliyoruz. Ancak bölgede çok sevilen böyle bir siyasi kişiliğin katledilmesi, herhalde altından zor kalkacağımız bir bunalımın içine atabilirdi bizi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili dostum Orhan Miroğlu’nun Maymuniyê’de mukim sevgili yeğenleri Salih, Sadi, Almanya’dan konuk Sıdık Özdemir ve Batman Barosu Eski Başkanı Sedat Özerin’in katledilmesi tesadüfî olabilir miydi? Bu köyün kime ait olduğu bilinmiyor muydu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, bu üzücü ölümler ve planlanan yenileri Türkiye’nin iç barışını bozmaya yöneliktir. Müsebbibi kim olursa olsun, lanet olsun onlara! Lakin müsebbipler bilmeliler ki, asla muvaffak olamayacaklar. Bunu hamaset yapmak için söylemiyorum, kuru sıkı atmıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’lerin karanlık Türkiyesi’nde yaşamıyoruz artık. Bu hain planlar bir bir deşifre ediliyor. Bu şeffaflık YAŞ’ı bile derinden etkiliyor. PKK de bundan münezzeh değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çukurca’da TSK’nın yerleştirdiği mayınla ölen şehitlerin aileleri Genelkurmay’ın önüne dayandılar geçen gün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Türkiye’de bir ilk! “Emanete hıyanet ettiniz” diye haykırdı bu acılı insanlar. Merkez medya, tıpkı Dörtyol’daki provokasyonun Jitem ayağını sansürlediği gibi, bu haberi de görmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama halk görüyor. Bu oyunu okuyor. Hesap soruyor. Gün geçtikçe daha gür sesle soracak. İki tarafta da böyle bir kırılma yaşanacak. Cilalar dökülüyor. Kan dökenlerin meşruiyeti, kim olursa olsunlar kalmamıştır artık bu ülkede.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bugün Osman Baydemir’in özerk yönetimi savunan çıkışı ve kendisine gelen kabul edilemez tepkiler ve kabul edilemez “destekler” üzerine yazacaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu nasıl bir ikiyüzlülüktür! Beyaz Türkler kendi şatolarında Kürtlerle ayrılmayı tartışacak ve alkışlanacak, ama bir Kürt siyasetçinin çok daha kabul edilebilir olan bir önerisi, “organları yer değiştirmiş” düzeyinde karşılık bulacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada yırtınıyoruz, PKK şiddeti artık yöntem olarak terk etsin, siyasetin önü açıldı, siyaset yapsınlar, hak ihlallerini de etkili sivil itaatsizlik yöntemleriyle deşifre etsinler diye. Ama siyaset yaptıklarında da onları linç etmeye kalkıyoruz. PKK’nin bütün çıkış yollarını kapatıyor, örgütü serseri bir kurşun haline getiriyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir de kabul edilemez “destekler” var. Hürriyet’ten Özkök ve Cumhuriyet’ten Orhan Bursalı’nın verdiği gibi… Özkök ve Bursalı, Baydemir’i neredeyse omuzlarına alacaklar. Bu sevinçleri neden kaynaklanıyor acaba? Kürt sorununun konuşulabilir tüm yönleriyle çözüm masasına yatırılması olasılığından mı, yoksa özellikle referandum öncesi bu nazik konjonktürde “bölünme, federasyon ve özerklik” kelimesini kitlelerin bilinçaltlarına mayın gibi yerleştirme imkânının hâsıl olmasından mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AK Parti’li, CHP’li, MHP’li, BDP’li veya her kim olursak olalım. Vicdan ve akıl, bu oyunu bozmaktan geçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelin bu oyunu hep birlikte bozalım…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 05.08.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-2592882918432616731?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/2592882918432616731/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=2592882918432616731' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2592882918432616731'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/2592882918432616731'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/suikast-rejiminin-pili-bitti.html' title='Suikast rejiminin pili bitti'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-6586708588057961038</id><published>2010-09-26T00:17:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:18:05.580+03:00</updated><title type='text'>Kazanan Doğu ve demokrasi olacak</title><content type='html'>George Modelski’nin geliştirdiği “Başat Güç” modeline göre, 15. yüzyılla birlikte dünya tarihi, Başat Güç’e karşı ikincil bir gücün meydan okuması, bu kapışma sonucu, üçüncü bir devletin aradan sıyrılarak dünya liderliğini devralmasıyla evrilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modelski, bu durumun her yüzyılda bir tekrarlandığını saptamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son devir teslim de böyle olmadı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Augsburg, sonra Vestfalya barışı ile 300 ayrı feodal devlete bölünen Almanya, kaybettiği 250 yıllık zamanı telafi için dünya savaşlarında İngiltere ile kapıştı ve Amerika aradan sıyrıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda ABD’nin henüz bir yarım yüzyıl daha gittikçe azalan etkisiyle liderlik tahtında –iğret de olsa- oturacağını, lakin bu sürecin oldukça çalkantılı da olacağını öngörmek gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ikincil güç nerededir? ABD’yle Soğuk Savaş döneminde kıran kırana iktidar mücadelesine giren SSCB’nin dağılmasıyla, modelde bir kesinti yaşanmış gibidir. Büyük bir ihtimalle Rusya, ama daha olasılıkla Çin –ya da çoklu bir koalisyon- önümüzdeki yarım yüzyılda ABD’ye kafa tutabilecek ikincil güç olmaya en yakın adaylardır. Bunun çok önemli işaretleri en kritik alanda, yani ekonomide kendini güçlü bir biçimde göstermektedir. Çin, bu yıl ilk defa enerji tüketimi ve otomotiv satışlarında ABD’yi geçmiş durumdadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’de dünyanın en büyük üç ekonomisi ABD, Japonya, Almanya iken, 2012’de Hindistan’ın Japonya’yı geride bırakarak 3. büyük ekonomi konumuna çıkmasıyla ABD, Çin, Hindistan olacak. Muhtemelen 2017 yılında Çin’in ABD’yi geçmesiyle de Çin, ABD, Hindistan şeklini alacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ise, dünyanın en büyük ekonomileri sıralamasında ciddi bir yükseliş göstererek çok gerilerden 16. sıraya yerleşti. Afrika ve Ortadoğu’da gelecek oldukça parlak görünüyor. 2014’te Mısır Afrika’nın en büyüğü olma unvanını Güney Afrika Cumhuriyeti’nden alacak. Türkiye’nin ardından, İran, Suudi Arabistan ve Mısır en büyük ekonomiler sıralamasında hizaya geçecekler. Brezilya ise 2011’de Fransa’yı, 2012’de ise İngiltere’yi geride bırakıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki yarım yüzyılın kaybedenleri ABD, İngiltere, Japonya, Fransa, Almanya, Hollanda olurken, yükselen yıldızları Çin, Rusya, Brezilya, Hindistan, Türkiye, Endonezya, İran ve Mısır olacaklar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batı dünyanın liderlik koltuğunu terk ediyor yavaş yavaş. Bu Doğu’nun yeniden yükselişini müjdeliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, hâlâ ABD ile hangi gücün kapışmaya gireceği, hangisi veya hangilerinin de aradan sıyrılarak başat güç olacağı gelişmelerin seyrine bağlı. Ve bu gelişmeleri yönlendirecek en büyük parametre, yükselen bu yıldızların ne derece demokrasilerini güçlendireceği ve ne süratle iç barışlarını tesis edeceklerine bağlı olacak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Putinizm’e teslim olmuş, içinde her an patlamaya hazır etnik mayınlı alanlara sahip Rusya’nın sorunlarını çözmek üzere demokrasiye koşacağı uzak bir ihtimal. Putin ve Medvedev’in uygulamalarından görülen, ileriye dönük bir siyasi paradigma yaratmak yerine Büyük Petro’nun usullerini yeniden keşfetmek olacak gibi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çin için de benzer şeyleri söylemek mümkün. Ülke içinde, Uygur Türklerine yapılan zulüm gibi, pek çok sıkıntılı soruna sahip Çin, zannederim bir demokrasi adası olmak için henüz çok erken bir dönemde. İran, Mısır ve Suudi Arabistan için de aynı şey geçerli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Türkiye için olmayabilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekonomi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler’de çift lisans yapan, master ve doktorasında aynı dalda uzmanlaşan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da bu tabloyu görüyor. Görmekle kalmıyor, bunu köklü bir devlet siyaseti haline getiriyor. Dışişleri’ni kanunla yeniden yapılandırması, Türkiye’yi böyle bir geleceği izleyen değil, domine eden bir formata sokmak istemesinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiçbir şey rastlantı değil. Komşularla sıfır sorun ve açılım politikasını, içeride boğulduğumuz atmosferden ziyade, biraz yükselerek buradan okumak gerekir. Ankara’dan Bağdat’a atanan ABD Türkiye Büyükelçisi James Jeffrey, boşuna “Türkiye için kaygılanmayın. Türkiye, 21. yüzyıl başlarının en büyük kazananlarından birisidir” demiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu manada, Türkiye mutlaka Kürt, Alevi, Ermeni, Kıbrıs ve sistem sorunlarını demokrasiye bağlı olarak çözmeli ve kendini dünyanın en güçlü ülkelerinden birisi, hatta niye olmasın, yeni başat gücü olmasını sağlayacak demokratik seviyeye yükseltmelidir. Hepimizi çok geren bu günlerde yaşadığımız anayasal krizler, Ergenekon davası, asker ve yargı vesayetine karşı verilen kora kor mücadele, aslında bu ülkenin kendi özgün Aydınlanması’nı yaratacak diriliğe sahip olduğunu da gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olaylara bir de buradan bakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle Türkiye’nin ayağına pranga olan her ideolojik kalıntı tasfiye edilecek. Bu hepimizin hayrına olacak. 21. yüzyılın kazananı nasıl Türkiye ise, Türkiye içinde kazanan da İttihatçı ideolojinin derebeylerine karşı, halk olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu bildiğiniz, başörtülü, göbeğini kaşıyan, Müslümanlardan, Kürtlerden, Alevi ve Ermenilerden müteşekkil Türkiye halkları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ertuğrul Özkök gibilerinin yazılarına yansıyan öfke, çırpınış ve melankoli de bundan. Bir kez de anladıkları dilden söyleyelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Game is over. Press the button to continue the next level, or...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Quit.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 02.08.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-6586708588057961038?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/6586708588057961038/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=6586708588057961038' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6586708588057961038'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/6586708588057961038'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/kazanan-dogu-ve-demokrasi-olacak.html' title='Kazanan Doğu ve demokrasi olacak'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-9160192042324490103</id><published>2010-09-26T00:16:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:17:16.690+03:00</updated><title type='text'>Kürt sorunu on bin yıldır var</title><content type='html'>İlk medeniyetler Mezopotamya havzasında ortaya çıkmışlardı ve bu olduğunda tarihler M.Ö. 7000 yıllarını gösteriyordu. Yani uygarlık anlamında tüm yapıp etmelerimizin tarihi toplamda on bin yılı bile bulmuyor. Bu süreyi dünyanın yaşına oranlarsanız, Pisa Kulesi’nin üzerine bir bozuk para koymuş kadar oluyorsunuz, o kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az zamanda çok işler başarmışız değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezopotamya uygarlıklarının bir adı da “hidrolik” toplumlar. Nedeni de Nil gibi çılgın, büyük akarsuların tahmin edilemez taşkınlarının bölgede tarımı büyük bir işgücüne ve koordinasyona muhtaç kılması. Bu koordinasyonu da firavunlar, krallar vesaire yapmış. Devlet yağmaya, isyana karşı düzenli ordu kurmuş, işgücü ve üretimi planlayıp uygulayan bürokrasi sınıfı acayip gelişmiş, bunun diyeti olarak bireysellik ve örgütlenme solda sıfır kalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani “koyun gibi toplumuz”, “hep kahramanlar bekliyoruz” serzenişlerimizin kökeni hiç de boş ve temelsiz değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle alışmışız, doğal şartlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nil’i de biz taşırmadık ya!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sırada Avrupa’da, mevsimselliği içinde yağan mütevazı ve dakik yağmurlar, küçük toprak parçalarını bir kralın organizasyonuna gerek duymayacak kadar lokal bir işgücüyle ekip biçebilmek gibi etkenler, aydınlanmanın tohumlarını ekmektedir, usul usul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eh, yerleşeceğin yeri iyi seçeceksin, öngörülü olacaksın, yatırım yaparken ileriyi düşüneceksin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse, sözü bu kadar geriden açmamın nedeni başka. Çok sıkıldım ve çok öfkeliyim. Öngörülebilir derecede dangalak olmamızdan ve bu nedenle insanların boş yere ölmesinden ötürü çok daraldım. On bin yıldır devam eden şu gelenek, ben istiyorum ki bir an evvel değişsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlış malzemeler ile hayal kuruyorum. Apo’dan bir Mandela çıkarıyorum mesela. BDP’den de bir Sinn Fein. Öyle ki, vicdanla ve cesaretle harmanlanmış bir zeka ile bir insanın bile zayi olmaması için olmadık siyasi buluşlar yapsınlar, devleti, sivil itaatsizlikle şiddet uygulayamaz hale getirsinler, barış ve siyasetin itibar ve meşruiyetini parlatsınlar. Apo öyle çıkışlar yapsın ki, Mandelası, Gandi’si bakkal çırağı kalsın yanında, terörle mücadele adına Kürtlere yapılan tüm haksız uygulamalar çırılçıplak hale gelsin. Gençlerin öfkesini bırakın bir manivela olarak kullanmayı, onlara şiddetin anlamsızlığı, söz söylemenin gücü ve sivil toplum çalışmalarının önemini anlatmak için formüller aransın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da cesur bir Ak Parti mesela... Kürt açılımını evire çevire, PKK’yı üçlü mekanizma, KCK ve askerî operasyonlarla bitirme haline dönüştürmesin de, cesaretle yola devam etsin. Çünkü böyle yapmamak, statükoyu sürdürmek demek. Statüko ise, savaşın devamı demek. Savaşın bu konjonktürde devamı ise PKK’nın gittikçe daha çok can alan bir savaş makinesine dönüşmesi demek. AK Parti’nin açılımın PKK ayağını kırarken bölgede reformlara devam etmeye dayalı siyasete bu kadar güvenmesi hiç akıllıca bir formül değil. Çünkü bu, varoluş nedenini yitiren, lakin elinde silah olan binlerce kişilik bir örgütün manevi olarak da amaçsız kalması, iyiden iyiye şiddete savrulması demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PKK’nın dönüşmesini paradoksal olarak engellemek demek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PKK’yı savaşma gerekçelerinden mahrum ederken, diğer yandan profesyonel askerlerden müteşekkil daha iyi savaşan bir ordu kurmakla ve uluslararası destekle örgütü yok etmek... Akla yakın gelen bu formül, öngörülen pratik kazanımlarını aşan bir felaketi peşinden getirmeyecek mi? Örgütün taban desteğini böyle evrimsel ve Ak Parti’nin kaderine bağlı bir demokratikleşme sürecine bağlı yok etme planı, daha uzun süreler kan akmasını garantiye almak olmuyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muğla, İnegöl ve Dörtyol’da yaşananları gerçekten çok ciddi bir uyarı olarak almak lazım. PKK net biçimde “ben yoksam barış da yok” diyor ve bu siyasetin Türklerin savaş tapıcılarında da güçlü bir karşılığı bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu üç bölgede olanların Çorum, Maraş ve Madımak’ta olandan kimya olarak bir farkı yok. Sadece devlet Ergenekon’dan nispeten ayıklanmış halde. Yoksa belki bugün büyük felaketlere ağlıyor olabilirdik. İçişleri Bakanı Atalay dün bu olayların spontane geliştiğini ve bölgede iç savaş potansiyeli olmadığını ifade etti. Devlet olarak anlaşılabilir bir “soğutma” söylemi. Hükümet umarım bu olayları gerçekten bu basitlikte algılamıyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim tavsiyem, PKK’yı daha ciddiye almak gerektiği yönünde. Açılımın kırılan bu ayağına mutlaka pansuman yapılmalı, PKK’nın içine sıkıştığı labirentte çıkış kanalı açılmalı. Diğer ayağında, yani demokratikleşme ve Kürtlere yönelik eşit vatandaşlığa terfi çalışmaları daha ciddi ve hızlanarak devam etmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama daha da önemlisi, Fırat’ın ötesinin yanı sıra, Türkler ve Kürtlerin birlikte yaşadığı bölgelerde acilen rehabilitasyon laboratuvarları kurmak gerekiyor. Bunca yıllık karanlık, kanlı bir savaşın insanların kimyasındaki tahribatı anlamak ve rehabilite etmek gerçekten şart.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa ha spontane, ha örgütlü, bir saatli bombanın üzerine oturduğumuz gerçeği değişmeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 29.07.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-9160192042324490103?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/9160192042324490103/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=9160192042324490103' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/9160192042324490103'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/9160192042324490103'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/kurt-sorunu-on-bin-yldr-var.html' title='Kürt sorunu on bin yıldır var'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-1309590170018404725</id><published>2010-09-26T00:15:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:16:26.290+03:00</updated><title type='text'>Samimiyet eylemde belli olur</title><content type='html'>Çok güvendiğim bir teorim var: Açık veya postmodern darbelerle müdahale edilmedikçe, siyaset güçlenecek, bürokratik oligarşi tahtından inecek ve halkın tercihleri siyasi rekabetin belirleyicisi olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Su mecrasını bulacak, ülke normalleşecek, korkular değil, günün ihtiyaçları ve sorunları öncelikli olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2003 yılında hazırlanan ve 12 Eylül’ü örnek alan bir darbe planını Taraf ortaya çıkarmıştı. 10. Ağır Ceza Mahkemesi Balyoz adı verilen ve AKP’yi yıkmayı amaçlayan darbe planı ile ilgili iddianameyi kabul etti ve ardından 25’i general veya amiral 102 subay için tutuklama kararı çıkarttı. Adı geçen kişilerin suçlu olup olmadıkları yargılama sonucu ortaya çıkacak. Mahkemenin beş ay sonraya gün vermesi, bu arada bu insanların tutuklu kalarak mağdur olmaları da büyük bir haksızlık. “Darbeci olunca sesiniz çıkıyor” demeye de hakkımız yok, sui misal olmaz. Masumiyet karinesi gereği bu büyük haksızlık mutlaka düzeltilmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, kişilerden ve yargının içler acısı durumundan bağımsız olarak, Türkiye’de ilk defa darbeler ve darbeciler yargılanıyor. Anayasa paketi yasalaşırsa, Genelkurmay ve Meclis başkanları da yargılanabilecek, yani hukuk, rütbe, prestij tanımayıp, herkesi kapsayacak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakın o zaman aynı lakaytlıkla darbe yapmayı planlayabilip, teşebbüs edebilecekler mi bu en büyük suçu işlemeye?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da kol kırılır yen içinde kalır deyip, suçluları kurumun kalkanları ardında korumaya?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim darbelerin önü alınınca, AKP’yi devirmeye ant içmiş kesimler ve Meclis’teki temsilcileri de çaresiz siyaset yapmaya başladılar. Yazının ilk cümlesinden muradımı biraz daha açayım o zaman. 1) İktidarı istemek meşrudur. 2) İstenen şeyi verecek olan ise iktidarın gerçek sahibini tescil eder. 3) Bu sahip, artık ordu veya yargı vesayeti olmaktan çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Partiler meşreplerince siyaset yapıyor ve iktidarın halktan alınacak bir şey olduğunun da altını çizmiş oluyorlar böylelikle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidarı artık asker veya bürokrasi dağıtmıyor. Nasıl büyük bir değişim yaşadığımızın farkında mısınız? 27 Nisan muhtırasını “altına imza atarız” diye alkışlayan CHP, bugün “neden muhtırayı yazan Büyükanıt’ı yargılamıyorsun”, ya da “darbelere bahane yapılan 35. Madde’yi neden kaldırmıyorsun” diye sorabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, CHP ile bu demokratik teklifler yan yana oksimoron gibi duruyor ama, bu partinin samimiyetini sorgulamak, AKP’nin gizli bir gündemi olduğunu, Anayasa paketini de art niyetlice hazırladığını iddia edenlerle ve Erdoğan’ın ağlamasına timsah gözyaşı diyenlerle aynı sınıfa sokmaz mı bizi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada önemli olan, darbelerden umut kesilince, siyasetin önünün nasıl açıldığı gerçeğidir. Paketin demokratik vurgusu karşısında “Hayır”larının kofluğunun altında ezilen CHP, AKP’yi sollamak için 35. Madde’yi değiştirelim çıkışını yapmış, Erdoğan’dan da olumlu cevap almıştır. Şimdi hangi parti “samimiyse”, bu değişikliğin dinamosu o olacak, halkın teveccühü de 2011 seçimlerinde o partinin olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bakınız, Apo dahi boykot kararını güncelledi. Her ne kadar gerekçesini evet ve hayırların başa baş olduğu, Kürtlerin bu anahtar rolü iyi değerlendirmesi gerektiği üzerine kursa da, boykot kararından bir çark değil midir bu? Yok, bunu da ayıplayacak değiliz. Çakılı pozisyonlarda ancak budalalar durur. Görünen o ki “hayır”ın dayanılmaz ağırlığı, hayır cephesine siyaseti hatırlatmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hem kime ve nasıl anlatacaksınız ki bunu? Kim dinler sizi? Siz Genelkurmay ve Meclis başkanını yargılamayı, darbecilere sivil mahkemelerde hesap sormayı, sivilleri askerî mahkemelerden azat etmeyi, YAŞ engizisyonlarında kellesi uçacaklara itiraz etme hakkının verilmesini, HSYK kastının kırılmasını, Anayasa Mahkemesi’nin halka açılmasını rüyanızda mı gördünüz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl açıklayacaksınız “hayır”ınızı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne düğünde oynuyor, ne cenazede ağlıyorsunuz demeyecek mi bu halk size?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her halükârda, darbelenmediğimiz müddetçe sorun yok. Her sorunumuzu siyasetle, yani kendimiz, kendi bildiğimizce çözecek ve gittikçe sakinleşeceğiz. Siyasetteki tıkanıklığın, yeni siyasi hareketlerin önünü açacak ve CHP, BDP ve MHP’yi gerçek partiler yapacak olan da budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samimiyet ise eylemde belli olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 26.07.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-1309590170018404725?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/1309590170018404725/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=1309590170018404725' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1309590170018404725'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/1309590170018404725'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/samimiyet-eylemde-belli-olur.html' title='Samimiyet eylemde belli olur'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-5747501802318052793</id><published>2010-09-26T00:14:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:15:31.636+03:00</updated><title type='text'>Devlet bazen de gözyaşlarıyla değişir</title><content type='html'>Vatandaşlık kavramı Antik Yunan’daki sadece göreve ve katılıma dayanan, kadınları, esirleri ve yabancıları dışlayan şeklinden, Habermas’ın “Anayasal Vatandaşlık” hallerine değin uzun süren bir evrim geçirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Yunan’da “vatandaş” kavramının tersi olan şeye “idiot”, yani “budala” denirdi. Çünkü orada itaatin esas olduğu vatandaşlık görevlerini yerine getirmeyenlerin, şehir devletinde yeri yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ise budalalıkla eşdeğerdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus-devletlerin oluşmasıyla, modern vatandaşlık kavramında görevlerin yanına haklar ve sosyal boyut da eklendi. Günümüzde ise, küreselleşme ile birlikte, bir devletten ziyade dünya vatandaşlığına terfi eden, bunu yaparken de “sivil itaatsizliği” de bagajına koyan bir model içindeyiz artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet’in vatandaşlık modeli ise hem kan, hem de dil birliğini esas alan, yani hem Fransız hem de Alman modellerinin bir karma modeline doğru seğirtti. TC, faşizmin parladığı 1920’lerde değil de, demokrasinin öne çıktığı 1950’lilerde kurulmuş olsaydı, hikâye nasıl gelişirdi, bilinmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama biz bu seksen yılda neler yaşadığımızı iyi biliriz, değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıdan ideoloji ithal eden her totaliter rejim gibi, Türkiye de iki binli yıllara değin bu pragmatizmin kendini oradan oraya savurmasına izin vermek durumundaydı. Aslında ayrı bir halkı tanımlayan “Türk”lük üzerinden ayrımcı ve dışlayıcı bir vatandaşlık biçimi kurgulayan Türkiye, bu durumu ellili yıllarla başlayan soğuk savaşın iki kutuplu dünyasında, demokrasiden arındırılmış siyaset, gladyolar, bölgesel savaşlar ve sahip olduğu stratejik önem ile uzun süre devam ettirebildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muhalifler ise, tam da bu meşruiyet ile şiddet yöntemleri, linç ve cinayetler ile susturuldu. Geniş halk kitlelerini etkileme güçleri bu linç ve itibarsızlaştırma yöntemleriyle budandı. Olmadı darbeler imdada yetişti. Özgürlük hareketlerinin içine sızıldı ve bunların yüzeydeki özgürlük mücadeleleri bile derin iktidarın bir manivelası şeklinde kullanıldı, yozlaştırıldı. 11 Eylül’de ülkede kan gövdeyi götürürken, 12 Eylül 1980’de ülkenin sütliman olması başka türlü nasıl açıklanabilirdi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu uzun süren homojen dönem Türkiye’yi yöneten elitlerde zamanın asla değişmediği algısı ile birlikte bir “zaman zehirlenmesine” yol açtı. Bu algı, halktan arındırılmış öz iktidarı tekellerine almakla kendi ahlakını, kibrini ve budalalığını yarattı. Doksanlarda dünyanın nasıl değiştiğini anlayamadılar. İdeolojileri 20 model ve ithal olduğu, ona özgün bir şey katılmadığı için giderek bir hayal dünyasına savruldular. Hayal mahsulü oldular. Hayal dünyasında yaşadıkları hayalkırıklıkları ise aklı ve vicdanı iyice bloke etti, Ergenekon’dan, askerî ve yargı bürokrasisinden medet ummanın onları ne hale soktuğunu da göremediler. Görseler, dayanamazlardı, korkularıyla yüzleşir, değişirlerdi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O nedenle Anayasa değişikliği paketi karşısında bu kadar akıldan ve vicdandan uzak davranabiliyorlar. Hayal mahsulü oldukları için Erdoğan’ın gözyaşlarının “gerçek” olmadığını iddia ediyorlar. Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ın konuşmasına verdiği cevap o nedenle bu kadar soğuk, gaddar ve vicdandan arındırılmış olabiliyor. Tüm günah ve sevaplarıyla, Erdoğan’ın “gerçekliği” karşısında bugünün diline dair hiçbir sözcük yok lügatlerinde. “Niyet” sorguluyorlar, “Benim acıma empati yapma” sütunu dikiyorlar, altında yatan hayali itirazlarla iyice semirmiş cüssesiyle “Hayır”ları onları eziyor çünkü, mertçe taşıyamıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili yazarlar editörümüz ve mesai arkadaşım Tamer Kayaş, 12 Eylül rejimi tarafından on üç yıl hapse mahkûm edilmişti. Suçu Politika gazetesinin sorumlu yazıişleri müdürü olmasıydı. Aklınıza gelebilecek her türlü işkenceyi görmüştü. Burada onun hoşgörüsüne sığınarak verebileceğim ayrıntılar, tam o sırada kuracağı ailesini, dişlerinin büyük bir çoğunluğunu tekmelerle kaybetmiş olması, defalarca Filistin askısına alınması, bir pencereden aşağı atılmaktan son anda kurtulması...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevgili Tamer şu anda aklı ve biraz da şansı yüzünden hayatta.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazıyı size o hazırlayıp köşeye yerleştirecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece şans eseri olacak bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet, ilk defa şimdi bu onurlu insanlardan özür diliyorsa, bu insanların “ayaklar altına alınmış” itibarlarını iade ediyorsa, bir Başbakan ilk defa haksızca asılan gençlerin adını anıp, son mektuplarını okuyorsa, ağlıyorsa, buna timsah gözyaşı demek gaddarlıktır. Niyet okumak gaddarlıktır, en azından, budalalıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet sadece yasalarla değişmez. Devlet adamlarının tavırları, zihnî dönüşümü, cesareti, beyanları ve evet, bazen de onların gözyaşlarıyla değişir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır ile boykot arasında sıkışmayı seçenler lütfen bir zaman zehirlenmesinden mustarip olup olmadıklarını kontrol etsinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı fikirde olmak zorunda değiliz, sadece bu zamana, yanımıza gelsinler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 22.07.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-5747501802318052793?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/5747501802318052793/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=5747501802318052793' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5747501802318052793'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/5747501802318052793'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/devlet-bazen-de-gozyaslaryla-degisir.html' title='Devlet bazen de gözyaşlarıyla değişir'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-8007213472861010336</id><published>2010-09-26T00:13:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:14:33.502+03:00</updated><title type='text'>Alın işte gazetecilik</title><content type='html'>Aslında epeydir unutmuştuk. Ta ki Kafes ve Amirallere Suikast davalarını da içeren Poyrazköy Davası’nda tutuksuz yargılanan bir deniz kurmay kıdemli albay savunmasını Kardak Kayalıkları’na oturtuncaya kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlayalım, 25 Aralık 1995 tarihinde Figen Akat isimli bir Türk gemisi Kardak Kayalıkları’na oturmuş, gemiye yardımın Türkiye mi yoksa Yunanistan tarafından mı yapılacağı, kayalıkların hangi ülkenin mülkiyetinde olduğu tartışmasını ateşlemişti. Üç tane yabani keçinin yaşadığı bir kayalık, iki ülkenin kof siyasetinin eline elverişli bir malzeme vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu malzemeyi “basın” da çok iyi kullanıyordu. Kıbrıs konusuna özel hassasiyeti bulunan Hürriyet gazetesi aslında bu kadar ehemmiyetsiz bir meselenin iki ülkeyi savaşın kıyısına getirecek bir krize dönüşmesinde mutlaka rol almalıydı, aldı da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Fatih Altaylı o günleri yazıyordu dün köşesinde. “Bıktım bu Kardak’tan” başlığıyla, yazıişlerinde o günlerde yaşananları olduğu gibi aktarıyordu. Yazıişleri masasının başında Ertuğrul Özkök vardır. Haber Ajansı Müdürü Uğur Cebeci gündemi sunmaktadır. O sırada televizyon Kardak’a bayrak dikildiğini haber verir. “Bak Yunan gazetecilere. Adamlar ülkelerine toprak katıyor. Sen boş otur. Bir yere bayrak diktiğin mi var?” diye takılırlar Cebeci’ye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bu takılmalar Cebeci’nin milli gazetecilik hislerini çok rencide etmiştir. Ertesi gün gelir ve aynı masaya birtakım resimler fırlatır. “Alın işte size gazetecilik” der.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir helikopter kiralanmış, kayalığa inilmiş, Yunan Bayrağı yerine Türk Bayrağı dikilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte gazetecilik budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altaylı duruma önce gülüp geçmiştir. Ama o da ne! Özkök bayrağı tam sayfa manşet yapmıştır. Altaylı itiraz eder. Bu iki ülke arasında savaş çıkartabilecek bir çılgınlıktır. Özkök’le aralarında şu konuşma geçer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen Ertuğrul Özkök’ü yakaladım. “Abi, napıyoruz. Bu manşet savaş çıkarır. Bari bu kadar büyük vermesek” dedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özkök, Hürriyet’in geçmişte de benzer haberler yaptığını, Hürriyet’in misyonunda böyle haberler olduğunu, Kıbrıs davasına da böyle sahip çıkıldığını falan anlattı. İkna edemedim. Haber aynen çıktı gazetede. Bu arada ben de Ege Sanayici ve İşadamları Derneği’nin toplantısında bir konuşma yapmak için İzmir’e uçtum. Ertesi gün haber çıktı ve ortalık birbirine girdi. Tam dediğim gibi, neredeyse savaş çıkacak. Ben de İzmir’den dönüyorum. Havaalanında telefonum çaldı. Telefonda Özkök. Hayli neşeli, “Bak olanları gördün mü?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Gördüm, haklı çıktım” dedim. “Haklı çıkmadın. Türkiye’nin çıkarlarını koruduk ve gündem yarattık. Bodrum’a gider misin, senin kaleminden yazalım olan biteni” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, Hürriyet’in misyonunda böyle haberler vardır. Daha önce de, 1955’te Patrikhane ve Patrik Athenagoras’ın ENOSIS örgütü için Rum vatandaşlardan para topladığını yazmıştır. Ayşe Hür o dönemi 07.09.2008 tarihli “53.Yılında 6-7 Eylül Olayları” başlıklı Taraf yazısında şöyle özetliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada ilginç ve 6-7 Eylül olaylarının ortaya çıkmasına büyük etkisi olan şey ise; gazetelerin Kıbrıs meselesinin ortaya çıkmasından itibaren Türkiye’de yaşayan Rumlara yönelik olarak yazdıkları tahrik edici yazılardı. Hürriyet, Yeni Sabah’ın başını çektiği gazetelerin yazılarında; İstanbul Fener Rum Patrikhanesi ve Patrikhane’nin lideri Athinagoras, Kıbrıs’ta Makarios’un liderliğinde gelişen Rum hareketine karşı sessiz kaldığı gerekçesiyle eleştiriliyordu. Patrikliğe yüklenen gazeteler, Fener’in tüm Ortodoks dünyasını temsil ettiğini ve onun ekümenik sıfatıyla Kıbrıs’taki Makarios’a müdahale edebileceğini, aksi halde sessiz kalmanın Makarios’u onaylamak anlamına geldiği vurgulanmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kışkırtmalar sonucunda 6-7 Eylül’de Rum, Ermeni ve Yahudilere ait 4124 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, bir sinagog, iki manastır, 26 okul, aralarında fabrika, otel gibi yerlerin bulunduğu 5317 işletme yağmalanmış, 11 ila 15 vatandaş öldürülmüş, 300 kişi yaralanmış, 400 Hıristiyan ve Musevi kadına tecavüz edilmiştir. 1964’te ise yine Kıbrıs kışkırtmacılığı yüzünden 30 ila 40 bin civarında Yunan uyruklu ve Rum vatandaş 24 saat süre içerisinde yanlarına sadece 20 dolar almalarına müsaade edilerek sınırdışı edilmiş, kalan mallarına el konmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte gazetecilik de misyon da budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 19.07.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-8007213472861010336?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/8007213472861010336/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=8007213472861010336' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8007213472861010336'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/8007213472861010336'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/aln-iste-gazetecilik.html' title='Alın işte gazetecilik'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-3132532868282098438</id><published>2010-09-26T00:12:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:13:34.857+03:00</updated><title type='text'>Leibniz'in Kürt sorununa bakışı</title><content type='html'>“Herkes kaybettiğini yerine koymak istedikçe daha çok kaybediyor” dedi yaşlı ve bilge adam. “Birilerinin bundan vazgeçmesi gerekiyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim “intikam hakkını” elinin tersiyle itip “öldürme hakkından” vazgeçecek?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle görünüyor ki daha uzun bir süre Türkler ve Kürtler birbirlerini öldürmeye devam edecekler. Çünkü barışın iradesi terazide öldürme iradesini dengelemiş, onu sündürmüş değil. İki halkın adına konuşan ve eyleyen eli silahlı muktedirleri de vasatlık, şiddet ve bunların absürdlüklerinde birbirleriyle yarışıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Beni öldürecek misin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Evet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Ama para bende değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Doğru, ama kocanla bir anlaşma yaptık. Seninkini değil kendi hayatını seçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Ama bu gerekli değil. Beni öldürmenin hiçbir anlamı yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Herkes bana neyin gerekli olup olmadığını söylüyor! Yazı tura atacağım, kazanırsan hayatta kalırsın, söyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Hayır söylemeyeceğim. Buna ortak olmayacağım. Bu saçmalık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Nasıl olur! Nasıl söylemezsin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl anlatırız” diyor BDP’li vekil televizyonda. “Kırk-elli bin ölü var ortada. Tek taraflı silah bırak dersek, halkımıza biz bunu nasıl anlatırız? Halkımız ‘bunca yıl bu çocuklar neden öldü’ diye hesap sormaz mı?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ying ve Yang’ın tersten, ya da şerden okunuşu gibi, Türkler ve Kürtler, yani “böyle Türkler ve böyle Kürtler”, öylesine uyumla tamamlıyorlar ki birbirlerini. Ölmek isteyene öldürmek, öldürmek isteyene ölmek isteyenler bulabilirsiniz sonsuza değin. Saçma ve akıldışı olmasının hiçbir ehemmiyeti yok. Ne kadar absürd ve gereksiz olursa olsun. Şu kadın gibi, “Hayatım pahasına bu absürdlüğe alet olmayacağım” diyenler çıkmadıkça, ya da terazide daha ağır basmadıkça...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üç kare fotoğraf var. İlkinde Batman Beşiri’de 2005 yılında yakalanan PKK’li Abbas Emani’yi, “güvenlik güçlerinin” arasından bize doğru yürürken görüyoruz. Açık bir alan, her şey o kadar sakin ki! İkinci karede o grubu halay çekerken, veya çimenlere oturmuş sohbet ederken görürseniz hiç şaşırmazsınız. Arkadaş gibi yan yana yürüyorlar. Sanki bir tarlaya fiyat biçmeye gitmişler de, oradan dönüyorlar. Arabaya binip uzaklaşacaklar, evlerine varıp çocuklarını kucaklarında hoplatacaklar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci kare geliyor sonra. Yeşil tişörtü, fiyakalı bıyığı, kamuflaj pantolonuyla, Beyaz Toros’un altına girmiş bir cesede dönüşmüş aynı genç. Ölmüş. Öldürülmüş. Demin sakin sakin aralarında yürüdüğü o adamlar öldürmüş onu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra üçüncü kare. Aynı genç, çatışma bölgesine götürülmüş, yere yatırılmış. Yerdeki iki cesedi tamamlayıp, üçüncü olmuş. Çatışmada ölmüş rolü yapacak. Bir ölüye rol yaptırmak da bizim coğrafyanın hüneri olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Leibniz miydi onu diyen, hani “Evrende her şeyin boyutu aynı anda iki katına çıksa, kimse değişikliği farketmez” diyen. Korkarım, ya da niye korkayım canım, dünün ölme ve öldürme nedenleri aynı anda ortadan kalksa, hiçbir şeyin farkında olmayacağız biz, ölmeye de öldürmeye de devam edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da NASA bir açıklama yapsa ve dese ki, gezegenimize doğru son sürat devasa büyüklükte bir gök cismi yaklaşıyor, dünyanın üç gün süresi kaldı. Emin olun dünyanın geri kalanı sevişirken, PKK karakol basmaya, şehirlerde servis minibüsü bombalamaya, güvenlik güçleri de aynı kararlılıkla PKK’lıları “etkisiz hale getirmeye” devam edecek. Son âna kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu böyle bir absürdlük çünkü. Böyle bir akıl kaymışlığı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani İkinci Dünya Savaşı’nın bittiğini bilmeyen Pasifik’teki küçük birlikler bir süre daha savaşmaya devam etmişler ya. Bizimki de o hesap olacak. Ama başka hikâyeler de vardı Büyük Savaş’a dair. Yanılmıyorsam, Belçika’da bir bölgede, Almanlar ve Müttefikler arasında uzun süre sıfıra yakın kayıp yaşanmıştı. Çünkü iki tarafın askerleri de birbirlerini vurmuyor, hatta gündüz yiyecek ve ilaç yardımı yapıyorlarmış birbirlerine. Bölgedeki kilitlenmeyi fark eden üstler müfettiş gönderip durumu anladıktan sonra gerekli tedbirler alınmış, oradaki barışsever birlikler yerine, savaşan askerler gönderilmiş. Böylelikle “Yaşa-Yaşat” taktiğinde yapılan anlaşma bozulmuş, savaş yeniden başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elli milyon insanın öldüğü bu savaşta yaşanan bu olay ne kadar romantikse, savaşmak da bir o kadar absürd değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Artık köle değilsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Kölelik mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Evet, özgürsün artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;– Siz nasıl münasip görürseniz soylu efendim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedensiz yere öldüren tek canlı türü şu insan. Ama öldürmeyi reddetme iradesine sahip olan da tek canlı türü. O ilk günden beri, bu iki halk arasındaki mücadele sürüp gidiyor. Bakalım nasıl bitecek sonu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Taraf, 15.07.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/30936389-3132532868282098438?l=markaresayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://markaresayan.blogspot.com/feeds/3132532868282098438/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=30936389&amp;postID=3132532868282098438' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/3132532868282098438'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/30936389/posts/default/3132532868282098438'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://markaresayan.blogspot.com/2010/09/leibnizin-kurt-sorununa-baks.html' title='Leibniz&apos;in Kürt sorununa bakışı'/><author><name>Markar Esayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/17787432804218832184</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-30936389.post-8682934628250531100</id><published>2010-09-26T00:11:00.000+03:00</published><updated>2010-09-26T00:12:35.044+03:00</updated><title type='text'>O ıslaklık duygusu</title><content type='html'>Ne büyük haksızlık değil mi? Bu kadar gergin insanlar olmakla, bu kadar gergin bir ülke ve tabii ki dünyada yaşamakla, hayatı elimizden ıskalayıp kaçırıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve büyük büyük laflar ediyoruz durmadan. Siyaset yapmak misyon, siyasetçi ve uzmanlar da peygamberler gibi olmuşlar. Çözümler muştuluyor, öneriler diziyor, yargılıyor, kararlar veriyorlar. Geleceği anlatıyorlar bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz köşe kadıları da öyle...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok kibirli, çok havalıyız doğrusu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu köşe yazısı, hatta ciltler dolusu ahkâm ansiklopedilerinin bir tek kelimelik özeti vardır oysa:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BEN!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sürekli BEN’i kusuyoruz aslında. Ağzımızda utanmadan çiğnediğimiz yüce laflar, iddialar, amaçlar, öykünmeler, o BEN’in motifi sadece...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela fanı olduğum Pakize Suda’nın benden ve pek çoklarından daha iyi bir köşe yazarı olması, çok daha fazla okunmasının nedeni de bu; gerçek olması, kendisiyle, hayatla dalga geçecek, ti’ye alabilecek kadar içinde olması hayatın...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi günü. İstanbul’dayım. Metroda, rayların üzerinde kaykılarak ilerliyoruz. En az seksen yaşında, kentli cici bir nine, elindeki büyük bir gazetenin magazin ekini son satırına kadar âdeta içiyor yolculuk boyunca. Eskiden nasıl da küçümserdim böyle “boş” işlerle uğraşanları. Kaçmakla, yüzeysellikle, kolaycılıkla hadi itiraf edeyim aptallıkla suçlardım böylelerini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok de eski değil o “eskiden”. Hatta daha bir kısmımla öyle de sayılırım hâlâ. Büyük ihtimalle ölene değin, yine bir kısmımla ne kadar önemli bir insan olduğumu her gün mantra tekrarlar gibi tekrarlayacağım kendime. (Bu konuda müspet bir gelişme olursa, merak etmeyin sizle de paylaşırım:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metrodayız hâlâ. O kadın tüm özgünlüğü ile kendi hayatını yaşıyor. O kadın yaşıyor. Her halinden anlıyorum yaşadığını. Belki kocası hâlâ hayatta ve büyük bir ihtimalle ona âşık. Değilse de, her an âşık olabilir, “yaşına” “başına” bakmadan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okuduğu magazin ekinden başka hayatlara akıyor. Merak ediyor diğer yaşamları. Benim yargıladığım bir eylemi bu kadar yalın ve doğallıkla yapması beni kuşatıyor. Gerçekliği beni kuşatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadın yaşıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metrodan iniyorum. Hava her an patlamak üzere. Evime giden ana caddeye saptığımda yağmur aniden patlıyor. Bir kapı aralığına sığınıyorum. Islanmamak için. Önümden geçen genç bir çift, sırılsıklam olmaktan öylesine hoşnut ki, kız yanındaki delikanlıya “ne kadar romantik değil mi” diye soruyor. Cevabı belli. “Belli” cevap geliyor. Onların hemen arkasından bir çift daha geçiyor önümden. Arkadaki kız “Bak ne kadar romantik değil mi diyor” diyor yanındaki sevgilisine. Kahkahalarla gülüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önde giden çifte mi, yoksa kendilerine mi gülüyorlar?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne fark eder?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar yaşıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben sabırla yağmurun dinmesini bekliyorum. Islanmaktan hiç hazzetmem. Çok sonradan keşfettim nedenini. Küçükken yatılı okumuştum. Altımı her gece ıslattığım için, kadın hademe son çare yatağımı naylonla kaplamıştı. Uykuya dalmadan “Bu gece işemeyeceğim altıma” diye söz veriyordum kendime. Ama olmuyordu. Gecenin bir yarısı uyanıyor, bir çiş gölünün içinde buluyordum kendimi. Soğuk oluyordu. Kıçım pişik oluyordu. Sabaha kadar uyuyamıyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ıslaklık duygusunu hiç unutamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra, bir Kürt delikanlısı, elindeki siparişi teslim etmek için, kovuğuna sığındığım apartmanın kapısında, karşıma dikiliyor. Elindeki şemsiyeyi gözüme sokacakken son anda kenara çekiliyorum. Zili çalıyor, kapı açılıyor, o giriyor. Yerimde çakılmış haldeyim. Yağmur hiç dinecek gibi değil. Islaklık duygusundan nefret ediyorum. Sabırla dinmesini bekliyorum yağmurun. Siparişi teslim eden Kürt genci, apartmanın kapısını açıyor, kapalı şemsiyeyi önde bir kılıç gibi tutarak yanımdan sokağa fırlıyor, tam o anda önümüzden geçen bir genç kız salise farkla şemsiyenin sivri ucu tarafından şişlenmekten kurtuluyor. Yağmur çok hızlı yağıyor. Hayat çok hızlı akıyor. Genç kız terslense de yoluna gidiyor. Gülerek, “Az daha şişliyordun kızcağızı” diyorum Kürt gence. “Dikkatli ol biraz”...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öğreniyoruz ağabey” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedense gözlerim nemleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metrodaki o yaşlı, kentli seksenlik kadın yaşıyor, ardı ardına önümden geçen o genç iki ç
